31 Ocak 2012 Salı

KAR VE KEYİF

Kar yağışını çok severim. Kar yağınca mutlu olurum.
Hele bir kaç santim yükseldiyse kar yığını yerde, üstüne bastığımda çıkan gırç gırç seslerine bayılırım.
Asla engel olmaz bana kar yağışı, fırlarım sokaklara, gezerim de gezerim. Bu güzel doğa olayını yaşamak bana müthiş mutluluk verir.
En büyük keyfi ise, eğer şartlarım uygunsa Sultanahmet'e çıktığımda alırım. Bembeyaz örtü altında bu tarihi yer olağanüstü güzel görünür.
Yıllar önce okuduğum çok eski bir İstanbul kitabının tam orta yerinde bir fotoğraf vardı. Sultanahmet meydanının karlar altındaki görüntüsü, Ayasofya, Sultanahmet Camii ve At meydanı. Hamileydim bu kitabı okuduğumda ve o gün karar verdim, kar yağdığında bir gün çocuğumu da alıp gidecektim buraya. Bir kaç yıl sonra bu hayalimi gerçekleştirdim. Yanımızda annem ve babam da vardı, çok keyif aldık. Dede torun kartopu oynadılar, sonra acıktık, doğru Selim Usta'ya köfte yemeğe.
Bir kaç kez de kâh yalnız kâh arkadaşlarımla gittim.
Bu keyfi artık yaşayamıyorum ne yazık...
Bir kaç yıldır ne zaman kar yağsa benim dünya kadar işim oluyor. Sabahtan akşama İstanbul'da koşturuyorum.
Tıpkı bugün gibi.
Öyle soğuk ki İstanbul, internet gazetelerinde okudum son otuz yılın en soğuk günüymüş ve ben gene sokaklardaydım. Sabah Kadıköy, öğleden sonra Levent. Dönüşte köprünün ayağında bir otobüs beklemişliğim var ki of ki offf. On beş dakika insana bu kadar uzun gelebilir ve bu kadar dondurucu. Tepeden tırnağa dondum desem yalan olmaz. Ancak şimdi ısınabildim, battaniyenin altında.
İşin kötüsü yarın da sokaklarda olacağım ve yarın daha da soğuk olacakmış. Haydi hayırlısı bakalım, hasta olmadan atlatırsam bu İstanbul turunu iyidir.
Ama, özlediğim kar keyfini en kısa zamanda tekrarlamayı istiyorum. Hafta sonuna bir denk gelse...
Keyifli günler...

29 Ocak 2012 Pazar

AŞK ROMANI


Arkadaşımın kız kardeşi "aşk romanı dönemine girdim gene" dedi, bendeki Jane Eyre'yi isterken. İlginç bir tesadüf, ben de tam o sırada bir blogcu arkadaşıma, "neden aşk romanı okumak istemiyorsun ki?" diye yazıyordum.
Aşk romanlarını küçümser bazı insanlar, oysa ben oldukça önemsiyorum. (blogcu arkadaşımın bu nedenle okumadığını düşünmüyorum, tercihi sanırım, o tam bir kitap kurdudur.)
İnsanların dönemleri oluyor gerçekten, mesela ben bazen sadece aşk romanı okuyabiliyorum, kafamın çok dolu olduğu zamanlar özellikle. Rahatlatıyor, başka bir dünyaya çekiyor beni. Bazen sırf tarih okuyorum, yenileniyor zihnim, bazen de siyaset. Çok ender olarak ise hepsini bir arada götürebiliyorum. Bunu genç kızlığımda çok rahat yapardım, üç dört kitabı aynı anda okuyup bitirebilirdim. sabah ayrı, öğle ve akşam ayrı türleri okuyabilirdim. Şimdi hem zaman yetmiyor hem gerek görmüyorum.
Aşk romanına geri dönelim:)
Aşk, insanın hissettiği en güçlü duygulardan biri. Hayatın temel taşlarından bana göre. Aşık olduğun insan buna değer değmez, o ayrı. Öyle güçlü bir duygu ki bu, insanın gözü hiç bir şey görmez oluyor. Kimisi buna hastalık diyor, geçene kadar insanı allak bullak eden bir hastalık.
Bu kadar güçlü bir duygunun, dolayısıyla hayatın büyük gerçeğinin anlatıldığı, sulandırılmamış gerçek aşk romanlarını neden okumayalım ki? Bu, insanın değerini düşürmez ki. Bilakis duygusal bakımdan daha güçlü yapar.
On üç on dört yaşlarımda diğer kız arkadaşlarım haldır haldır aşk romanı okurken ben siyasi içerikli köy romanları okurdum. Çok da keyif alırdım, bilmediğim coğrafyaları dolaşır, oraların bilmediğim insan profillerini tanırdım. Bir de sanat dergilerinin tiryakiliğine tutulmuştum, o kadar ki bazen ne anlatıldığını anlayacak yaşta olmadığımdan zorlanır, ama inatla okurdum. O zorlanmayı bugün gibi hatırlıyorum, ilginç bir dönemdi. Lise yıllarımda ise ilk kez aşk romanı okumaya başladım. Aslında bunlara aşk romanı denmezdi, bilen bilir Beyaz Dizi vardı bir zamanlar. Okuldan gelir gelmez atardım kendimi yatağa, bitirene kadar okurdum. Zaten hiç bir edebi değeri olmayan, sabun köpüğü gibi şeylerdi. Ben aslında yerli ve yabancı klasikleri okurken bol bol aşk romanı okumuştum, hem de son derece düzeyli, hayatın içinden öyküleri anlatanları.
Bir dönemdi Beyaz Dizi hayatımda, geçti gitti kısa zamanda. Yıllar sonra bir gün bir gazete bayiinde rastlamıştım ikinci eline bu kitapların, sırf aynı heyecanı duyayım diye aldım, hayal kırıklığına uğradım:)
Şimdilerde aşk romanından çok tarih okuyorum. Osmanlı'nın gerileme ve çöküş dönemi ilgimi çekiyor daha çok. E, orada da bolca aşk, entrika var zaten:) İdare edip gidiyorum işte.
Bol kitaplı ve aşklı günler dilerim efendim.
Esen kalın.

28 Ocak 2012 Cumartesi

KEYF-İ YALNIZLIK

Unutmuşum sanki şarkı dinlemeyi. Asırlar geçmiş gibi geldi üzerinden.
Kendimi keyifli hissedince bu akşam açtım Radyo Alaturka'yı, keyfime keyif kattım. Özlemişim bu halimi. O kadar yoğun, o kadar yorgun ve o kadar isteksizdim ki uzun zamandır. İnsan alışıyor mu ne bu isteksizlik haline de? Yok, alışamam, alışmamalıyım, zaten alaturka dinlememin sebebi de bu ruh halinden çıkmak içindi. Çıktım hayırlısıyla:)
Münir Nurettin Selçuk söyledi az önce. Onun sesini ne zaman duysam, kendimi eski zamanlarda bir yalının penceresinde Berger koltuğumda oturup denizi seyre dalmış, kahvemi yudumlar bulurum. Münir Nurettin böyle bir etki yapıyor bende.
O eski zamanlarda olmayı isterdim doğrusu. Yalı olmasa da olur (olsa daha iyi olur tabi de:) yeşil panjurlu küçük bir evde de aynı keyfi yapmayı isterdim. Deniz yerine bahçeyi seyre dalabilirdim.
Nezaketin, görgü kurallarının, saygının itibarını kaybetmediği o zamanlarda bu kadar yorulmazdı zihnim, insanlarla anlaşmak bu kadar zor olmazdı belki.
Bence hayatın en yüce duygusu olan AŞK, asıl o zamanlarda layıkıyla yaşanırdı. Erkek gene erkek, kadın gene kadındı belki ama, bu kadar duygusuz, bu kadar çıkarcı olunmazdı.
Bakınız eski şarkıların sözlerine, ne söylemek istediğimi hemen anlayacaksınız.
"Bir bahar akşamı rastladım size, sevimli bir telaş içindeydiniz. Neden başınızı öne eğdiniz?"
"Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın"
Mesela...
Bir yalnızlık akşamı bu akşam.
Keyifli bir yalnızlık. Tek başına oturulan mükellef sofra, tek başına dinlenen muhteşem Türk müziği şarkıları.
Ve sonra kurulan eski zaman hayalleri:)
Esen kalın.

27 Ocak 2012 Cuma

MERHABA

Merhaba,
Bu sayfada ilk kez yazıyorum.
Yaklaşık bir buçuk yıldır başka bir blog sitesinde yazdıklarımı yayınlıyordum. Çok da severek yaptığım bu paylaşımlara üzülerek son vermek zorunda kaldım. Güncelleme, arayüzü değiştirme gibi adlar altında bir takım değişiklikler yapılıyor bir çok sitede. Onların var olmalarının nedeni olan kullanıcılarına sorulmuyor, seslerine kulak asılmıyor. Hatta ses çıkarmalarına izin bile verilmiyor. Tüm bilgilerimiz ortalığa saçılıyor, mahremiyetimiz hiçe sayılıyor. Facebook örneğin, zaman tüneli diye bir uygulaması var akıllara seza. Ayrıca çok karmaşık ve göz yorucu. İsteğe bağlı idi zorunlu hale getiriliyormuş. Zaten isteğe bağlı bu tünele geçenlerin eskiye dönmesine de izin verilmiyordu. Olur mu böyle şey Allah aşkına? Sen hem varlığını kullanıcılarına borçlu ol hem de onları hiçe say.
Bu durumda sanırım ilk yapacağım iş facebook hesabımı kapatmak olacak.
Tıpkı acımadan eski blog sayfamı terkettiğim gibi.
Bir merhaba yazısı olmaktan çok, öfke dolu bir yazı oldu, farkındayım. Ama beni anlayacağınızı biliyorum.
Hepinize tekrar MERHABA!
Güzel, keyifli yazılarda buluşmak üzere.