29 Şubat 2012 Çarşamba

YENİLİK...

Çok şükür...
Çok şükür sonunda sayfama kavuştum.
Sanki yuvamı kaybetmiştim, yeniden buldum.
Yazamıyorum uzun zamandır, takip eden dostlarım bilir. Yeni bir eve, yeni bir hayata adım attım. Bu arada o kadar işle meşgul oldum ki başım döndü fırıl fırıl, adeta fırıldak gibi. Bir yanda işim, hem rutin hem ekstra işlerim, bir yanda taşınma telaşı, yeni eve uyum derken elimi değdiremedim klavyeye. Arada bir girip arkadaşlarım ne yazmış diye bile bakamadım.
Neyse ki artık daha rahatım, henüz tam yerleşemedim ama, en azından sadece yerleşmeyi düşünmekten başka düşüneceğim şey kalmadı.
Kitaplarım...
Şimdi sadece onları nasıl daha düzenli bir şekilde kitaplıklara sıralayabilirim diye düşünüyorum. O kadar çoklar ki, eşyalarımı taşıyan hamallar bile sanırım en çok onları taşırken zorlandı. Salonumda kitap kolilerinden oluşan bir dağ var yerleşmeyi bekleyen. Yavaş yavaş ve daha kullanışlı olarak sıralamalıyım onları.
Yeni ev, yeni hayat dedim, gerçekten öyle. Alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kalıyorsun mecburen. Daha önce sağında olan şey şimdi solunda mesela, elin gayri ihtiyari sağına gidiyor önce.
Mutfak...
Eski evimde mutfak açıktı, Amerikan mutfak diyorlar. Şimdi ayrı bir yerde, alışacağım elbette, ama ne kolaydı açık mutfakta iş yapmak. Hiç bir şeyden uzak kalmıyordum, ne televizyondan ne de gelen konuklarımla yakından ilgilenmekten.
Prizlerden tutun da tüm detaylara kadar değişiklik var tabi.
Ama seviyorum yeni evimi, içim hemen ısınmasa buraya taşınmazdım zaten.
Sonuçta, değişiklik iyidir, yeniliktir ve yenilik heyecandır, tazelenmektir. Onca yıl oturduğum evden ayrılırken hiç üzülmedim desem yeridir. Demek ki zamanıymış, Bu yeniliğe ihtiyacım varmış.
Hangi alanda olursa olsun, yenilik isteyenlerin darısı başına diyor, uzun zaman sonra yazdığım bu yazıyla hepinizi kocaman bir MERHABA ile selâmlıyorum.

18 Şubat 2012 Cumartesi

ZORUNLU AMA KEYİFLİ ZİYARET

Merhaba,
Bir kaç gündür uzak kaldım blogdan. Bana sanki aylar geçmiş gibi geliyor. Sayfamı, sizleri ihmal etmişim gibi.
O kadar yoğunum ki, hem mesleki açıdan hem ev, aile durumları açısından. Zorunlu mesleki eğitimlerimiz başladı bu hafta. Akşamları üç buçuk saat eğitim, bir de üstüne sınıf sorumlu yardımcısı görevi de eklenince beş saati buluyor. Zaten her ayın ikinci ve üçüncü haftası da iş açısından zorlu geçiyor. Abondone olmuş durumdayım yani.
Önümüzdeki hafta da taşınma telaşım olacak, varın siz düşünün artık.
Neyse, bu akşam zorunlu bir akraba ziyareti yaptık ve biraz olsun nefes aldım diyeyim. Zorunlu ziyaretin neresinden nefes aldığımı merak edebilirsiniz doğal olarak. Benim tuhaf bir huyum var, istemeyerek gittiğim yerlerden mutlu olarak geri dönmek gibi. Bu istememe durumu kişilerle ilgili değil tabi, zaman darlığı ve haleti ruhiye bozukluğundan. Yoksa istemediğim kişilerin olduğu yerlere, hele böyle durumlarda asla gitmem.
"Şimdi sırası mı bunun? Bu kadar işimin arasında olacak iş mi? Nereden çıktı, başka zaman mı yoktu?" gibi söylene söylene gittiğim bu zamanlarda sohbet öyle güzel ilerler ki "Ne iyi etmişim de gelmişim" derim.
Bu akşam da böyle oldu.
Bartın'daki akrabalarımızdan yaşlı bir yengemiz kurban bayramı arifesinde beyin kanaması geçirip hastaneye kaldırılmıştı. O gün bugündür bitkisel hayatta yaşam mücadelesi veriyor. Kızı İstanbul'da, gidip geliyor her hafta, yapacak hiç bir şey yok, doktorlar asla ümit vermiyor.
Annemler Bartın'a gitmeden önce kızına bir ziyaret yapalım dedik. Huriye'ciğim benim genç kızlık arkadaşım, yaşıtız. Almanya'da işçiydiler, orada büyüdü. Her yaz Bartın'daki köyümüze gelirlerdi, biz de yazlarımızı orada geçirirdik, arkadaşlığımız orada başladı. Sonra yıllar geçti tabi, o erken evlendi, çocukları üniversite çağına geldi. Epey uzun zaman görüşemedik, sadece bir kaç yaz Bartın'da kısa bir iki görüşme, o kadar.
Bu akşam güya kısa bir ziyaret yapacaktık, bulmuşken birbirimizi konuş konuş bitmedi. Geçmişe gitmedik, bugünü konuştuk hep. Genellikle uzun ara verilen ilişkilerde yıllar sonra bir bakıyorsun, o tanıdığın artık başka biri olmuş, ya yerinde saymış ya da geriye gitmiş, çok başıma geldi. Ama Huriye'ciğimle konuşurken gördüm ki zaman onun lehine işlemiş, hem fiziksel hem ruhsal olarak. Çok menun oldum buna. Yıllar sonra aynı dili konuşuyor olmak müthiş sevindirdi beni. Annemle kızkardeşimin "Hadi gidelim artık" ısrarlarını tekrar tekrar duymak zorunda kaldık.
Yaa, hep böyle oluyor işte. Her seferinde, "İstemiyorsun ama bak memnun kalacaksın." diyorum kendime, ama bir sonrakinde gene aynı şeyi yapıyorum.
Huylu huyundan vazgeçmiyor yani:)

14 Şubat 2012 Salı

ANNEANNEM VE KABUSLARIM

Anneannemi hiç tanımadım. Annem de tanımamış, üç dört yaşlarındayken bir barsak hastalığından ölmüş.
Tanımayı, anneanne sevgisini tatmayı çok isterdim. Yıllarca annemin nüfus kâğıdında sadece adını gördüğüm kadın kanlı canlı karşımda olsun isterdim.
Babaannem vardı, yıllarca birlikte yaşadık, rahmetli iyiydi hoştu ama, sevgisizdi. Anneanneler farklıdır, daha sevgi doludur, yani en azından benim tanıdığım anneanneler böyle. Belki annemin bile göstermekten imtina ettiği sevgisini ondan alabilirdim, kim bilir?
Geçen gün erkek kardeşim sormuştu, "Abla, anneannemin adını biliyor musun?" diye, bir iş için gerekliymiş. Fark ettim ki ailede annemin dışında benden başka bilen yok onun ismini. Bırak ismini, kızlık soyadını bile biliyorum ne tuhaf!
Şahizar. Anneannemin adı Şahizar imiş. Çocukluğumda çok müzikal gelirdi bana bu isim, hâlâ öyle gelir ya, yıllarca, "Keşke ismimi Şahizar koysalarmış" dedim. Artık, iyi ki koymamışlar diyorum. Çünkü Şahizar, ağlayan, dert çeken, içli demekmiş. İnsanın, kendisine konulan adın kaderini yaşadığına inanıyorum ben. Zaten anneannem de hep dertli, acılı, ağlayan bir kadınmış. Dedemi de savaşta kaybedip erken yaşta dul kalınca iki çocukla, iyice kötülemiş.
Sonrası, yetim kalan, amca yanında şiddet ve sevgisizlikle büyüyen iki çocuk. Alamadıkları, tarifini bile yapamadıkları sevgiyi, büyüyüp anne olduklarında kendi çocuklarına da veremeyen iki yetim çocuk.
Hep düşünmüşümdür, anneannem olsaydı, çocukluğumun sokağı Gümüşarayıcı'da gördüğüm o kabusları görür müydüm diye. Bahçe duvarına yaslı komşu evlerin damlarında beni kovalayıp duran ucubeleri yıllar sonra bile görüyorum. Kabuslarım hiç değişmiyor, ucubeler kovalıyor, ben kaçıyorum ve nefes nefese uyanıyorum.
Ne olmuştu acaba, beni bu kadar etkileyen ne olmuştu da o kabusları görmüştüm? Bu ne güçlü bir etkiydi ki hâlâ görmeye devam ediyorum?
Oysa en sevdiğim evdi o ev. Çok fazla ilki yaşadığım yerdi. Ama öyle bir şey olmuş ki beni fena sarsmış, malesef hatırlayamıyorum.
Bilmeyi ise çok istiyorum.
Dertli, içli, ağlayan da olsa anneannem yaşasaydı bizi severdi biliyorum.
Sevgi ile büyüyen çocuklar kabus görmezler.

10 Şubat 2012 Cuma

GELDİLER


Geldiler gene bana...
Sıkıldım, bunaldım, daraldım, enerjim iki seksen yerlerde, sürünüyorum.
Geçen gün evden çıkarken taktım kulaklığı, niyetim güzel güzel müzik dinleyerek, mümkünse seke seke, hoplaya zıplaya işime gitmekti. İlkin öyle oldu, hoş tınılarla ruhum coştu, kaldırımda birikmeye başlayan karlara basarak, hoplaya zıplaya değil ama ahenkle yürüyordum. Otobüs durağına geldiğimde yürümekle otobüse binmek arasında ikilemde kalıp düşünürken durağın arkasına geçmişim. Bir baktım bir kedi, bodrum kat dairenin pencere demirlerinin içine girmiş öylece duruyor. Birden gözgöze geldik, o bana baktı ben ona, ne o ayırıyor gözlerini ne ben. Maviydi gözleri. Ne kadar böyle bakıştık bilmiyorum, gözlerimden pıtır pıtır yaşların indiğini hissettiğimde döndüm arkamı ona. Sildim eldivenli ellerimle gözyaşlarımı. Kulağımdaki müzik de değişmişti, tam damardan veriyordu derdi kederi şimdi. Yani ağlamak için mavi gözlü kediciğe ihtiyacım yoktu artık. Aslında benim ağlamaya ihtiyacım vardı, bıraktım otobüs durağını ardımda, başladım yürümeye. Hem dinliyor hem ağlıyordum, şarkılar sırasını savıp gidiyor, gözyaşlarım ise sel olup akıyordu. İşyerime geldiğimde, adetim olduğu üzere hep açık bıraktığım ofisimin kapısını sıkıca kapattım, kaldım kendimle başbaşa. Pardon şarkılarımla başbaşa... Sonra sıra 'O' şarkıya geldi, aynı mazohist duygularla dinledim, bitti tekrar başa aldım, bir daha bir daha derken defalarca.
Ne kadar uzun zaman olmuştu ağlamayalı, ağlamayı unutalı...
Ne güzel idare edip gidiyordum, en çetrefilli sorunlar karşısında bile mantığımı kullanıp gerçekçi davranabiliyordum. Kendimi de tebrik ediyordum, artık duygusallığa yenik düşmüyorum diye.
Şimdi ne istiyorum biliyor musunuz?
Sımsıcak, sessiz bir sahil kasabasındaki deniz kenarında, masmavi gökyüzünün altında, her türlü iş güç stresinden uzak, her türlü duygusal baskıdan arınmış bir halde uzanıp roman okumak. Hiç bitmesin diye ağır ağır, tadını çıkara çıkara okumak.
Bugün yapılması şart olanlar, yarına yetişmesi gerekenler, hafta sonu gidilmesi planlanan akraba evleri, hiç biri umurumda olmasın istiyorum. Sadece ben, romanım ve o sessiz sahil kasabası olsun.
En azından bir kaç gün...

7 Şubat 2012 Salı

CUMHURBAŞKANI EŞLERİ

Bu akşam yine kitaplığımın başına dikildim ve günün yoğunluğunu dağıtmak, kafamın doluluğunu boşaltmak için haleti ruhiyeme uygun kitap aramaya başladım. Kıpkırmızı kapağı ve altın rengi başlık yazısıyla gözüme takılan CUMHURBAŞKANI EŞLERİ kitabını çekip aldım raftan.
İnkılâp Yayınevi'nden 2006 basımı kitabın yazarı gazeteci Ayça Atikoğlu.
Bartın'daki evimize bir yaz tatiline giderken almıştım ve deniz-güneş atmosferinde keyifle, tadını çıkara çıkara okumuştum. Bu akşam başlangıç yazısını okumaya başladığımda tekrar aynı keyfi aldığımı hissettim. Oldum olası biyografileri severim; hele tarihe not düşmemiş bile olsalar ünlü ve tarihi bir kişilik olanlarınkini daha çok severim.
Kitapta anlatılana göre Çankaya Köşkü'nde cumhurbaşkanı eşleri hakkında hiç bir kayıt yok. Doğum ve ölüm tarihlerini gösteren bir kayıt bile. Yani neredeyse yok sayılmışlar bu kadınlar. Yazar, aradığı bilgilere köşkten ulaşamayınca, yaşamayanların akraba ve tanıdıklarına, yaşayan eşlerin de kendilerine ulaşmaya çalışmış. Akraba ve tanıdıklarda ketumluğun yanısıra unutkanlık ve yanlış hatırlama, bizzat kendilerine başvurulanlarda ise konuşmayı reddetme durumu ile karşılaşmış. Tüm bu engellere karşın bence bir ölçüde doyurucu bir eser çıkmış ortaya.
Önce sırasıyla, eşlerin Çankaya'ya geldikleri dönemlerde Türkiye'nin durumuyla eşlerin durumunun paralellik gösterdiği analizini aktarmış yazar. Atıfet Sunay'ın dışa dönük kişiliğiyle birlikte toplumun da hareketlilik göstermesi, Emel Korutürk'ün sola yakınlığı ve sanatçı kişiliğiyle sola açılmaya başlayan Türkiye'nin paralellik oluşturması gibi örneğin.
Bizde Cumhurbaşkanı eşlerine biçilmeyen rolün ABD'de tam tersi olarak çok önemli olduğunun da altını çizmiş. Jackie Kennedy'yi örnek vermiş ve yaptığı işleri anlatmış.
Latife Hanım'dan başlayıp Nazmiye Demirel ile bitiyor eşler. Semra Sezer kesinlikle konuşmayı ve bilgi aktarımını reddettiği için kitapta yer almamış.
Her zaman Emel Korutürk'e bir sempatim olmuştur. Fotoğrafından bile taşan zerafet beni etkilemiştir. Dolayısıyla ilk okumamda yaptığım gibi sıra takip etmeyip gene Emel hanımın dünyasına daldım.
Yazar da zaten Emel hanımın tüm cumhurbaşkanı eşleri arasında her bakımdan yerinin ayrı olduğunu belirtmeden edememiş.
İstanbul'un köklü ailelerinden Cimcozlar'ın kızı olan Emel hanımın soyu Yunanistan'daki Mora'ya uzanıyor. Liseden sonra Lozan'a gidip sanat tarihi okumuş. Sanata ve sanatçılara yakın oluşu bundan. Kendisi aynı zamanda ressam. Çankaya'da şarkıcı değil sanatçı ağırlayan, devrimci kadınlara davet veren ilk cumhurbaşkanı eşi. Babasının da sanat çevresiyle içli dışlı olmasından dolayı Abidin Dino, Bedri Rahmi, Semiha Berksoy, Fikret Mualla gibi sanatçı dostları olmuş. Özellikle ressam Fikret Mualla ile yakından ilgilenmiş. Paris'te parasız pulsuz ölen ressamın mezarını Türkiye'ye getirtmiş. Neredeyse her gün geçiyorum ben bu naif, çocuksu ressamın Karacaahmet'deki mezarının önünden.
Kitapta, Emel hanımın kişiliğinde karşımıza çıkan sürpriz ise, kuralları çok önemsemesine karşın kuraldışı kişiliklere bayılması. Diyor ki: "Hiç çılgın değilim ama, çılgınlara bayılırım. Semiha Berksoy'u çok takdir ederim efendim."
Altıncı cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk'ün zarif eşi Emel hanım, bugün doksanlı yaşlarının ikinci yarısını İstanbul Moda'daki aile apartmanında sürüyor.
Çankaya Köşkü, onun gibi zarif, seçkin bir kadının ev sahibeliği yaptığı dönemi çok arıyordur, eminim.

3 Şubat 2012 Cuma

KURTULUŞ SON DURAK


İş güç bahanesiyle oldukça seyrekleşmeye başlayan sinemaya gitmelerim oğlum tarafından şikayet konusu olmaya başlayınca dayanamadım. Onu kırmamak adına ve anneme kandil ziyaretimi erteleyip fırça yemek pahasına teklifini kabul ettim.
Akşam yemeğini de dışarıda yedikten sonra KURTULUŞ SON DURAK filmine girdik. Biliyorsunuzdur, kadına şiddeti anlatan bir film bu. Oğlumun seçimiydi, daha önce bir kez tek başına gidip izlemişti, çok beğenmiş bir kez de benimle görmek istedi. Son hafta gösterimiydi, iyi ki gitmişim.
Barış Pirhasan senaryoyu yazmış, oğlu Yusuf Pirhasan da yönetmenliğini yapmış. Kim bunlar biliyor musunuz? Yıllar önce çekilen Fatmagül'ün Suçu Ne filminin senaryosunu yazan Vedat Türkali'nin oğlu ve torunu. Yani üç kuşak kadın dostu diyebiliriz bunlara.
Film çok komik; kadına şiddeti anlatan filmin nesi komik olur değil mi? Vallahi komik, kahkahalarınızı tutamıyorsunuz, bazen gülmekten koltukla birlikte sarsılıyorsunuz. Ama filmin sonunda perdeden jenerik akarken çalan müzikle birlikte hüzün de sarıyor insanı, kalkmak istemeyebiliyorsunuz, benim gibi.
Kurtuluş'da Saadet Apartmanı'nda yaşanıyor tüm hikâye. Apartmanın adı Saadet ama, dairelerindeki kadınlarda saadet namına bir şey yok. Erkekler güçlü, örgütlü, mağrur; kadınlar güçsüz, şiddete maruz ve mağdur. Bir gün bir şekilde, apartmana yeni taşınan Eylem'le birlikte küçük bir örgütlenme oluşturuyorlar ve olaylar bundan sonra başlıyor.
Sinemada erkek egemenliğinin, şiddetin, küfürün kıyametin bolca olduğu bir dönemde böyle güzel bir iş çıkarttıkları için Barış ve Yusuf Pirhasan'ı tebrik ediyorum. Ve tabi oğlumu da. Henüz on altı yaşında böyle bir filmi seçip izleyip annesine önermesi dolayısıyla.
Film bitip eve geldiğimizde açtığımız televizyonda, bir dizi sahnesinde kadının kocası tarafından aldatıldığını anlaması üzerine bana dedi ki: "Kadınlar aldatıldığını hemen anlıyorlar anne, hissediyorlar galiba. Ama erkekler aldatıldığını hiç anlamıyor." "Sence neden?" dedim ben de. Oğlumun yanıtı, "Çünkü erkekler, karılarının kendisinden başkasına bakacağına inanmazlar", oldu.
Çok şaşırdım, oğlum doğru söylüyordu. Erkekler egolarına öyle düşkün ki ve kendilerini o kadar mükemmel görüyorlar ki, sahip olduklarını sandıkları kadının (bu sahiplik de ayrı bir mesela ya, neyse) bırak başka bir erkekle birlikte olmasını, bir başkasına bakacağına bile ihtimal vermiyorlar.
Yazık... Böyle olunca tabi, çantada keklik zihniyetiyle her şey güllük gülistanlık sanırkan bir de bakıyorlar kuş kafesten uçup gitmiş.
Nereden nereye geldim yine:)
Ben en çok apartmanın adını sevdiğimi düşündüm film bitiminde. Saadet isimli bir apartmanda oturmayı birden bire çok istedim.
Saadetime bir katkısı olur mu acep?
Esen kalın.

ZAVALLI KÖPEK

Dün gece Müjde arkadaşımın sayfasından verdiği linkteki haberi okuyunca ve fotoğrafları görünce kendimi gerçekten çok kötü hissettim.
Gerçek bir hayvansever olan arkadaşım yaşadığı üzüntüden yazısını bile yazamamış, kısa kesmişti. Oysa onun bu tür insanlarla ilgili söyleyecek ne çok sözü vardır...
Zavallı bir köpeğe insan görünümlü hayvanlar işkence yapmışlar. Onu bulup yaşatmaya çalışan veteriner çok uğraşmış ama köpekçik fazla dayanamayıp hayata veda etmiş. Öyle böyle değil, eni konu, insafsızca, acımasız vahşilikte işkence etmişler, patilerine ve vücudunun çeşitli yerlerine asit dökmüşler. Zavallının patisi matisi kalmamış, iskeleti çıkmış ortaya. Çok acı çektiği belli iken bile veterinerin çektiği fotoğraflarda objektife gene de sevgiyle bakabilmiş. Müjde'ciğim bunun üzerine "yok:((( Allah yok" diye yazmış. "Olsaydı bu zavallının patilerinin bu hale gelmesine izin vermezdi", demiş. (Bunu zaman zaman ben bile düşünmüyor değilim, ki Allah'a çok inanırım)
Bunu bir arkadaşımla paylaştım bugün. Çok etkilenmiştim. Bana değişik bir şey söyledi: "Allah'ın ilgilendiği bedenler değil ruhtur. Dünyaya çeşitli defalar geldiğimize inanan biri olarak, o köpeğin bu hale getirilmesinin ve ona bunu yapanların yaratılmasının mutlaka bir sebebi var diye düşünüyorum."
"Mesela, o köpeğe bunu yapanlar dünyaya öteki gelişlerinde belki veteriner olup bir çok köpeğin hayatını kurtaracaklar. O köpek de belki önceki hayatında hayvanlara eziyet eden bir insandı, şimdi bu hale getirildi."
diye de ekledi.
Yıllarca köpeğine çocuğu gibi bakıp ilgilenmiş, ölünce özel mezara gömmüş olan arkadaşımın nasıl acı çektiğini gözlerimle gördüm. O da gerçek bir hayvanseverdir.
Ben malesef hayvanlara bu kadar yakın olmayı beceremedim hiç. Hep uzaktan sevdim, ama kıllarına bir zarar gelmesine dayanamadım, zarar görmüş hayvanları gördüğümde gözümden yaş gelmesine ise engel olamadım.
Her ne sebeple olursa olsun hayvanlara zarar gelmesin. İnsanlar insan olmayı öğrensin artık...

2 Şubat 2012 Perşembe

BARIŞ MANÇO

Bugün Barış Manço'nun ölüm yıldönümü.
On üç yıl olmuş, dün gibi sanki.
Hiç bir sanatçı yahut herhangi bir kişinin fanatiği olmadım hayatımda, ama bu adamı çok sevdim ben. Bazen baba, bazen arkadaş, bazen sevgili gibiydi bana. Daha altı yaşında çocukken ablamın pikabında onun Dağlar Dağlar plağından sesini dinlerken mest olurdum. Bunu da bugün gibi hatırlıyorum. Şimdi sesini her duyuşumda bir iki damlanın gözlerimden yuvarlanmasına engel olamıyorum.
Çok başkaydı O. Gerçek sanatçıydı, öncüydü, öğreticiydi, alçak gönüllüydü.
Televizyonda oğlu Doğukan Manço anlatıyor onu, ilgiyle izliyorum. Gayet düzgün, hiç bir duygusal sömürüye kaçmadan, efendice. 
Ruhu şadolsun...