30 Mart 2012 Cuma

4+4+4

4+4+4 mecliste kabul edildi.
Gözümüz aydın olsun. Okullarımız özgürleşecek, modernleşecekmiş. Devletin göreviymiş, her şeyi hazırlayacak, vatandaşına tercihi sunacakmış.
Ne tercihi Allah aşkına, resmen dayatma, resmen karşı devrim. Bir de teşekkür etmiş milletvekillerine, tarihi bir düzeltme yaptıkları, adlarını tarihe yazdırdıkları için. Kesintisiz eğitimi tashih ettikleri için. (!)
Din bezirganlığı yapıp da bunu başkalarına mal edebiliyor ve halkın büyük çoğunluğunu inandırabiliyorlar ya, en çok buna üzülüyorum.
Haber izleyemez oldum son zamanlarda, tahammül sınırlarımı zorluyor, aklımı yerinden oynatıyor.
Hayır efendim, okullarımız özgürleşmeyecek, baskıcı sistemin esareti altına girecek, çocuklarımız donuk, eblek bakışlı, dünyadaki gelişmelerden bihaber, kul zihniyeti taşıyan, sorgulamayı bilmeyen vatandaşlar olarak yetişecek.
Yazık, çok yazık...

26 Mart 2012 Pazartesi

MUTLULUK

Mutlu olma sebepleri üzerine yazmış Müjde'ciğim.
Ben de düşünüyorum bunu epeydir. Çünkü eskisi kadar mutlu hissetmiyorum kendimi. Eskisi kadar umutlu da değilim hayattan üstelik.
Sebepleri çeşitli tabi. Öncelikle ülkenin durumunun iş hayatına olan etkileri var. Gitgide bozulan denge iş hayatında geleceğimi belirsiz hale getiriyor. Bundan yaklaşık on yıl önce böyle değildi. Yaptığın işi ve karşılığında alacağın parayı bilirdin. Beklentilerini büyük oranda karşılayabilir ve bunun sonucu olarak plan yapabilirdin. Şimdi ne planı Allah aşkına, günlük yaşayıp gidiyoruz işte. Değerlerini yitirmiş bir dolu insanla aynı ortamda iş gereği biraraya geliyor, senin yaptığının değerinini zerre kadar anlamayan, sadece kendine yontan insanlarla çalışmak zorunda kalıyorsun.
İyi niyetli olmak hiç işe yaramıyor artık. Ne kadar iyi niyetli olursan o kadar kullanıyorlar seni, tepene biniyorlar tabiri caizse.
Her şey o kadar paraya tahvil edilmiş ki, bazen bir insanla konuşurken şaşıp kalıyorum. Ben konunun sosyal kültürel yanıyla ilgili bir şey anlatırken bir bakıyorum karşımdaki o konuyu paraya bağlamış, para ile ilgisini anlatıyor bana. Ben bundan hoşlanmıyorum. Paranın önemini reddettiğimden değil, tam tersine para çok önemli bu hayatta. Kazanmak zor, harcamak kolay. Ama her şey değil, her şey paraya bağlı olmamalı.
Hayatta merhamet-acımak gibi, sevgi-aşk gibi duygular da var. (dı)
Mesela Müjde'nin Bücürük'ü var, benim de oğlum. Bunlar en büyük mutluluk kaynaklarımız. Onlar olmasa, onlara duyduğumuz sevgi olmasa dayanmak daha zor olurdu bir çok zorluğa diye düşünüyorum.
Ama bir karamsarlık da kaplamıyor değil içimi. Her şeyin tepe taklak edildiği, düşüncenin suç sayıldığı, eleştiriye tahammülün kalmadığı, kadının adının iyice yok edildiği bir ülkeye çocuk büyütüyorum. Büyüdüğünde o da benim gibi şaşıracak bir çok şeye biliyorum.  Görgünün, kültürün esamesinin okunmadığı insanlar arasında bazıları tarafından 'dinozor' olarak dalga geçilecek.
Üzülüyorum.
Ama başka türlü yetiştirmeme de olanak yok oğlumu, yaşadığı topluma uysun diye değerlerinden yoksun bir insan olmasına asla gönlüm razı olamaz.
Mutluluk...
Mutlu olma sebepleri...
Kişiden kişiye değişiyor.
Değişmeyen tek sebep İÇ HUZURU.
Ne para ne pul.
Bence!

25 Mart 2012 Pazar

SAĞOLASIN YAN KOMŞUM

Ne güzel bir pazar günü!
Uzun zamandan sonra ne güzel gülen yüzüm!
Sabah erkenden neşe ile kalkmak ne güzel! İşe gitmek için bile olsa:)))
Efendim, sıra ile geldi hepsi şu son bir ayda. Önce grip, sonra böbrek taşı ağrılarım, şimdi de nezle. Ama öyle böyle değil, hapşır hapşır durmuyor mübarek, bu yaşıma geldim böyle şey görmedim.
Neyse, nezle olduk diye işe gitmeyecek halimiz yok, yani böyle bir lüksüm yok. İşler günlü, bugün yapmadın yarın işin biter alimalah.
Kalktım sabah erken, müziğim kulağımda yürüdüm geldim işe. Önce bakayım dedim gazetelere neler oluyor alemde. Medyatava sitesinde Oray Eğin ile ilgili haber dikkatimi çekti. Bir yıla yakındır yazmayan Oray Eğin, açtığı kişisel blog sitesinde yazmaya başlamış, ilk olarak da yeni kaybettiği babasıyla, ölüm ve yalnızlık duygusuyla ilgili yazmış. Çok dokundu, içime işledi, güneşli bir pazar sabahında belki yapılacak en son işti böyle bir yazı okumak, ama oldu bir kez, hem hayatın da gerçekleri bunlar elbet.
İşimi yaparken bir yandan radyo dinliyorum. Harika, cıvıl cıvıl müzikler çalıyor DJ kız. Durmadan da, pazar gezmesi yapanları yayına alıyor, "Bu havada evde durulmaz, hadi herkes dışarı" gibi cümleler kuruyor. Mola veriyorum arada ve Facebook'a bakıyorum, ne göreyim, millet poz poz fotoğraflar yayınlamış, mobil yayına vermiş maşallah:))) Her bir tanıdığım bir mesire (!) yerinde.
Hiiiççç keyfimi bozmadan işime dönüyorum, bir an önce bitsin de ben de kendimi atayım dışarıya, en azından gün batmadan kısa da olsa şöyle bir yürüyeyim değil mi ama?
Neyse ki planladığımdan önce bitirip attım kendimi sokağa. Yürüdüm geldim evimin marketine:) Küçük bir alışveriş ve hadi bakalım mutfağa, yemek yapılacak. Bu arada hapşırık bitmedi tabi, durmaksıızn hapşırıyorum.
Kapıyı açarken yan komşumdan gelen yüksek sesli müzik yayını aklımı çeldi, Ferdi Özbeğen Kandil'i söylüyordu. Pazar ruhuna ne kadar uygun olduğunu düşündüm o anda. Yıllar var ki dinlemedim bu şarkıyı. Arşivimde de var, fakat şimdi ben de aynısını çıkarıp çalsam olmayacak. Geçtim CD rafımın karşısına, çektim Zeki Müren'in Kahır Mektubu'nu. Zeki Müren söylüyor ben yemek yapıyorum. Yıl 1983, Mudanya'dayız ablamlarla birlikte. Eniştem arabasının teybine koymuş Kahır Mektubu'nu bangır bangır bağırtıyor. Temmuz sıcağı ve o zamanlar tertemiz olan Mudanya sahili...
Bilen bilir, Kahır Mektubu pek uzun pek kahırlı bir şarkılar toplamıdır. Dolayısıyla yemek yapımı süresine eşit geldi yani.
Hızımı alamadım, ne kadar eskilerden şarkı şarkıcı varsa döktüm saçtım ortalığa, ne Füsun Önal'ı kaldı ne Nilüfer'i ne Tanju Okan'ı. Penceremin önünde kahvemle birlikte bir sigara yaktım, dinledim, dinledim, dinledim...
O şarkıları ilk dinlediğim günleri yaşadım, şarkıcıların o günkü hallerini anımsadım, güldüm.
Vallahi ne iyi geldi, sağolasın yan komşum:)))

14 Mart 2012 Çarşamba

REYTİNG İÇİN Mİ?

Oğlum hasta, ben hasta...
Kırılıyoruz ikimiz de, onu okula göndermedim bugün. Benim ise bir randevum olduğu için işe gitmem gerekti. İşimi bitirip öğlende eve geldim dinleneyim diye.
Yemek yerken televizyonda kanalların birinde evlenme programına denk geldim, hemen geçecekken ilgimi çekti. Bir kavga vardı ekranda, gelin adayı ve ona talip olan damat adayı eni konu kavga ediyorlardı. Sonuna kadar izlemeye karar verdim, bakalım ne olacak diye.
Bu kadar düzeysiz, bu kadar pespaye bir program görmedim desem yeridir.
Bu evlenme programlarını hiç izlemem, ama arada denk geldiğinde gördüğüm kadarıyla eskileri daha iyiydi sanki. Daha bir yaşını başını almış, yalnızlık çeken düzgün insanlar gelip yaşamlarına yeni bir sayfa açmak istiyorlardı kanımca.
Bugün gördüklerim ise akla zarar sahnelerle doluydu. Gençten bir kadın, talibi olan damat adayına bağırıp çağırıyordu, bir dövmediği kaldı adamı. Neymiş efendim; evi barkı yokmuş da ne demeye ona talip olmuş? Neyini beğenip etkilenmiş, yoksa derdi başka bir şey miymiş?
Bir de seyirciler var, onlara da çiftlerin birbirine yakışıp yakışmadığını soruyorlar, nedense... Gelin adayı beğenmediği yorumların sahiplerine hakaret etmekte hiç bir sakınca görmedi; doğru beslenmedikleri için beyinlerinin kıt olduğunu söyledi. Nasıl olmuş da oraya gelmiş bilmiyorum, kibar bir beyefendi kendi gibi kibar bir yorum yaptı, ona da dişlerini gösterdi gelin hanım, onun gibilerle muhatap olmayacağını söyledi.
Sunucular ise başka bir alem, aynı düzeysizlik, pespayelik onlarda da yaşanıyordu tabi. Seyirciler, aman sunucu hanım sunucu bey, kavga ediyorlar lütfen ikaz edin deyince; ne kavgası canım, tartışıyorlar işte demekle yetindiler ve yangına körükle gittiler. Bir de o, şıkşıkırdım, bol makyajlı, topuklarının uzunluğundan zor yürüyen sunucu kız, gelin adayına, 'abi yapma yaaa' demez mi? Pes dedim doğrusu, pes yani.
Efendim en sonunda gelin kızımız, damat adayının çıkıp dışarıda görüşme ve birbirini daha iyi tanıma teklifini şiddetle reddedip, 'Hadi canım sende, ne tipimsin, ne dengim, huyumuz, suyumuz, görgümüz, kültürümüz hiç uyuyor mu birbirine? Git sen dengini bul" diye de bağırdı ve oturduğu koltuğun üzerinde duran kürkünü, evet kürkünü gösterişli bir hareketle giyip çıktı gitti.
Program bittiğinde kendi saflığıma güldüm. Tamamen mizansen kokuyordu ortalık, buram buram hem de. Ben de saf saf, 'nasıl olabilir böyle konuşmalar, kavgalar Allahım diye oturduğum yerde dövünüyorum.
Bu reyting denen şey nasıl rezil bir şeydir ki, hem insanları aptal yerine koyuyor hem de tüm insani değerleri birer birer aşağılıyor.

12 Mart 2012 Pazartesi

HAYAT BÖYLE

Hayat denilen şey bu galiba. İki gün önce ye, iç, dans et, eğlen, bu akşam da genç bir ölümün yıldönümünde gözyaşı dök.
Bir yıl önce ayrılmıştı bu dünyadan Mustafa, amcamın oğlu. Benden bir yaş büyüktü.
İnsan çok kötü oluyor yaşdaşı birinin ölüm haberini aldığında. Hele bu kişi çok yakın akrabasıysa daha da kötü hissediyor.
Geçen yıl bu zamanlar tam anlamıyla bir şoktu yaşadığım. Ne erken bir ölümdü, nasıl iç acıtıcıydı, vicdan azabı yüklüydü. Yengemin ve amcamın peşinden oğulları da gitmişti işte. Kanser denen illet uğramazdı bizim aileye, ama onlar bu illetin kurbanı oldular, uzun yaşayan bir sülaleyiz, ama onlar henüz hayatlarının baharında sayılırken gittiler.
Çeşitli bahanelerle yıllardır görüşmemiştik Mustafa'yla. Ölümü vesilesiyle birden bire akraba olduğumuzu hatırladığımız bir dolu insan biraraya geldik.
Ölüm de bir işe yarıyordu demek ki biz kalanlar  için. Akraba olduğumuzu hatırlatıyordu bize. Çok sık görüşemiyoruz, hayat şartları malum, herkesin koştuğu bu şehirde biz de koşuyoruz kendi çapımızda, bir çemberin içinde koştur koştur dur halindeyiz. Ama biliyoruz ki gönüllerimiz birlikte.
Bir yıl nasıl da geçmiş, Hekimbaşı mezarlığında onu toprağa verdiğimizde durduramadığım hıçkırıklarım dün gibi gözümün önünde.
Bu hıçkırıkların nedeni vicdan azabıydı biliyorum.
Ölümün soğuk yüzünün en olmadık zamanda görünmesiydi.
Hayatın ne kadar kısa, dünyanın ne kadar boş, hırsların ne kadar anlamsız olduğunun bu genç ölüm ile bir kez daha hatırlatılmasıydı...

11 Mart 2012 Pazar

MÜZİK VE DANS

Hep böyle oluyor, ne zaman kendimi zorlayarak bir yere gitsem keyifle dönüyorum.
Bu akşam da öyle oldu. Bizim derneğin yemeği vardı, gidip gitmemek arasında epeyce ikilemde kaldıktan sonra kararımı verdim ve gittim. Ne iyi yapmışım, düşündüğüm sıkıntıların hiç birini yaşamadım.
Zaten bizim masamız çok eğlenceliydi, 'Bütün kızlar toplandık masası' da denebilirdi rahatlıkla. Bekarlar, dullar, kocasız gelenler hepsi bizim masadaydı. Hepsi de neşeli, canlı, konuşkan.
Canlı müzik de eşlik edince yerimizde duramadık hiç birimiz.
Daha önce benim de içlerinde bulunduğum Türk sanat Müziği korosunun elemanları da vardı, bu vesileyle onlarla da görüşme imkanı yakalamış oldum. Özlemişiz birbirimizi. Şarkılar söyledik, danslar ettik, yedik içtik.
Bir karı koca vardı, orta yaşlı, ilk dansı onlar yaptı. Belli, ders almışlar, o kadar güzel dans ediyorlardı ki hayran hayran baktım. Dans eden erkeği seviyorum, erkekliğine halel gelmesin diye kendini sahneden soyutlamayıp, sakınmasız zarif hareketlerle dansını sergileyen erkekleri takdir ediyorum. Ne de güzeldiler, imrendim doğrusu.
Malum, bizde erkekler danstan öcü görmüş gibi kaçıyor, oysa yurt dışında, özellikle Avrupa'da dans bilmeyen erkek ise hiç makbul sayılmıyormuş.
Şimdi, 'Memlekette sorun dolu, senin de sorun ettiğin şeye bak' diyebilirsiniz. Öyle değil, dans da bir sanat sonuçta ve sanat yönünden gelişmiş toplumlar medeni toplumlardır. Edebiyat, resim, heykel, müzik insanı insan yapan değerlerdendir. Ekonomik durumumuz ne olursa olsun zaman ayırabilmeliyiz sanata. Resim heykel sergisi gezmek için, müzik dinlemek, dans etmek için para gerekmiyor. Okumak için de öyle. Gazete kitap almak için para vermek istemiyorsak internet var, her türlü yazıya, bilgiye ulaşabiliyoruz orada. Bugün, hiç param yok diyen insanların bile cebinde bir değil bazen iki telefon var, dolayısıyla evlerinde internet de var. 'Param yok' bahanesi hiç inandırıcı değil yani.
Neyse, gene nereden nereye geldim:)
Ne zamandır gitmiyordum böyle müzikli bir eğlentiye, ihtiyacım varmış ne yalan söyleyeyim. Çok mutlu döndüm evime.

10 Mart 2012 Cumartesi

GÖZLERİN ÖYLE SÖYLEMİYOR

Herkesin gözlerinde derin bir keder var, saklı bir hüzün var, kaygı var.
Bu aralar kiminle konuştuysam bunu görüyorum. Ağzı umutlu sözler söylüyor, heyecanını anlatıyor, gözleri ise apaçık onu yalanlıyor.
Herkes böyle de ben farklı mıyım?
Hayır.
Sabahları aynaya baktığımda gülen değil, hüzünlü gözlerle karşılaşıyorum. Değişsin diye dudaklarıma gülen bir ifade konduruyorum, yok, olmuyor. Gözlerim sahteliği kabul etmiyor.
Dün bir arkadaşımla birlikteydim. Her şey yolundaymış, öyle söylüyordu, artık hayatın güzelliğinin tadını almaya başlamış. Çok sevindim, sonunda uzun zamandır yaşadığı depresyon havasından çıktığı için. Ama bir an, dinlemeyi bırakıp gözlerine takıldım, onlar başka başka şeyler anlatıyordu. Kaygı yüklüydü, kederi atamamıştı.
Bugün başka bir arkadaşımla ders arası sohbetteydim. Konumuz bambaşkaydı, yeni bir atılımın eşiğindeydi, heyecanlıydı, ama kaygılıydı. Haksız da sayılmazdı. Yalnız, insanın yeni bir atılımın eşiğinde daha coşkulu, heyecanlı olması gerekmez miydi?
Dünya öyle hızla değişiyor ki, hayat şartları öyle zorluyor ki bizi, en mutlu olmamız gerektiği zamanlarda bile sonuna kadar yaşayamıyoruz bu duyguyu.
Çok mu kompleks oldu hayatlarımız? Çok mu fazla şeye yetişmeye çalışıyoruz? Gelirimiz az giderimiz mi çok? Bu hüzünlerin, kaygıların sebebi biraz da parasal mı yoksa? Yoksa aradığımız aşkı mı bulamıyoruz, aşka inanmayan adamların arasında? Bulsak artık o nesli tükenmiş romantik adamı mutlu olur muyuz?
Bazen, "Keşke diyorum, sokaktaki şu avare kadın gibi, evindeki şu televizyon dizisinin geleceğinden başka bir şey düşünmeyen kadın gibi olsaydım. Bu kadar çok şeye kafamı yormasaydım, sorgulamasaydım, didiklemeseydim. Belki daha mutlu hissederdim kendimi."
Bilmiyorum...
Gözlerimin artık hüznü, kederi değil, neşeyi, heyecanı yansıtmasını istediğimi biliyorum yalnızca.

8 Mart 2012 Perşembe

UMUT

Biz, muhasebeci mali müşavirler bir süredir zorunlu eğitimlere tabi tutuluyoruz. Değişen kanunlar ve getirilen yeni standartlara uyum sağlamak için. Tercihe göre hafta sonu, hafta içi gündüz ya da hafta içi akşamları. Ben hafta içi akşam gurubundayım.
Haliyle yorucu oluyor, gündüz rutin günlük işlerin üzerine, akşamları da odamızın eğitim salonlarını dolduruyoruz. Her yaştan insan var, yirmili yaşlarda da, yetmişli yaşlarda da. Bu eğitimleri almazsak meslekte varolmamız zor.
Akşam eğitimleri kırkbeşer dakikalık üç ders, on beşer dakikalık iki ara şeklinde oluyor genellikle.
Eğitim gören meslektaşların rahatı için düşünülmüş bir görevli var her ilçe salonunda. Önceden gelip havalandırma, temizlik vs. işleri yapıyor, çayı demliyor. Hemen her akşam yüzünü gördüğümüz, bir şekilde diyalog kurduğumuz için artık bizden biri gibi olup çıkıyor. Bir de benim gibi sınıf sorumlularından biri olunca daha çok diyalog kuruluyor.
Bizim Üsküdar ilçemizin görevlisi UMUT. Engelli bir arkadaş. İlk gördüğüm günde içim ısındı güler yüzüne, sempatikliğine, konuşkanlığına.
Öyle çalışkan ki, karınca gibi maşallah, her yere yetişiyor, ara verilir verilmez öğretmenin çayını sektirmeden masasına koyuyor. Döküleni, saçılanı anında temizliyor. Arada bizlere de lâf yetiştiriyor. Bu lâf yetiştirmeler sırasında anladık ki, eğitimler bir dönem fazla sürse fahri mali müşavir olup çıkacak.
Bu akşam tam son derse girmek için elimdeki kâğıt çay bardağını mutfaktaki çöp kutusuna atıyordum ki, Umut seslendi:
-Abla, hep soruyordun ya, bugün kahve alındı, sana şöyle koyu bir kahve yapayım mı, açılırsın.
-Ciddi misin? Hemen yap Umut, vallahi iyi gelecek, dedim.
Ama salona içecek götürmek yasaktı, ne yapayım diye düşünürken, teorik dersin nasıl olsa bittiği, örneklemelere geçildiği aklıma geldi ve bu örnekler bizlere verilen kitapçıklarda vardı. Hiç tereddüt etmeden dersi astım. Mutfakta Umut'la sohbet etmek daha cazipti benim için. O, artık servis bittiği için temizliğe başlamıştı, ben oturduğum sandalyede kahvemi içerken, o da temizliğini yaparken koyu bir sohbete daldık.
Bitlisli'ymiş, orada doğmuş, dört yaşındayken ailesi İstanbul'a göçmüş. "Tam yirmi yıl hiç görmemiştim, ilk defa bu yıl gittim" dedi. Doğduğu yer olduğu için çok heyecanlanmış, memnun olmuş gittiğine, ama gördükleri canını sıkmış, üzülmüş biraz. "Boş" diyor, "bomboş her yer, hep yaşlılar var. Sivas'tan sonra zaten doğu hep boş. Ekilip biçilecek, yatırım yapılabilecek araziler boş. Neyi, hangi parayla ekip biçeceksin, kime satacaksın, neye niçin yatırım yapacaksın ki? İnsan kazanamayacağı şeye yatırım yapar mı?" diyor. Yalnız, merkezde aynen buradaki gibi büyük alışveriş merkezi varmış, ona şaşırmış. "Zaten, doğunun Paris'i diyorlar Bitlis'e" dedi. Ben doğunun Paris'i olarak Diyarbakır'ı biliyordum ama (?)
Beş kardeşlermiş, en küçüğü oymuş. Bir güvenlik şirketinde kadrolu olarak çalışıyormuş. Bizim odamızın anlaştığı bu güvenlik şirketi yollamış onu buraya. Ek gelir olmuş böylece, yorgun ama mutluydu bir süre için de olsa daha fazla para kazanabildiği için.
Bir sürü ilginç şey anlattı bana. Japonlar neden durmaksızın fotoğraf çeker, yazı tura oyununda yazı gelme olasılığı neden daha fazladır vs. gibi. İnterneti çok seviyormuş ve bütün bunları oradan öğreniyormuş.
"Buraya gelmeden önce muhasebecilerin çok kolay para kazandığını sanırdım" dedi. "Ne zormuş sizin işiniz, hele bu eğitimlerden sonra daha da zor olacak, belli oluyor" diye de ekledi.
Her gün orada olduğu için öğretmenlerin analizini de çıkarmış kendince, "Bu çok iyi anlatıyor, şu sadece okuyup geçiyor, onun dersinde herkes uyuyor" gibi.
Benim kahvem, onun da temizliği bitmişti, ders te neredeyse bitecekti. Sohbete doyamadım, ama artık salona geçmem gerektiğinden isteksizce ayrıldım yanından.
Dersi nasılsa kitaplardan da öğrenebilirim, ama bir UMUT'u her zaman bulamazdım.
O yüzden bu sohbet çok iyi geldi, çok daha fazla şey öğretti bana.

5 Mart 2012 Pazartesi

NE YAPARSINIZ?

Kendi doğrularını büyük bir inançla, sürekli başkalarına kabul ettirmeye çalışan, işine gelmediğinde karşısındakinin söylediğini asla duymayan, duysa da anlamak istemeyen, üstüne üstlük anlasa da yanlış anlayan bir insan tipi var.
Konu din olduğunda hiç sorgulamayan, düşünmeyen, dini kullanıp siyaset yapanları dindar sanan, onlar ne yaparsa doğru kabul eden bir insan tipi de var.
İyilik yapacağını düşünüp, aslında nasıl bir kötülük yaptığının farkında olmadan başakalarının hayatına sonuna kadar ve hırsla müdahele eden bir insan tipi de.
Bu üç özelliğin tek bir insanda toplandığını düşünün...
Ne yaparsınız?
Hiç bulaşmazsınız o insana değil mi? Mümkün olduğunca uzak durursunuz. Zaten başka ne yapılabilir ki, deli mi divane misiniz, bulaşıp da hayatınızı heder mi edeceksiniz?
Peki ama, ya bu insan en yakınınızsa? Kanınız, canınızsa?
Atsan atılmaz, satsan satılmazsa?
Ne yaparsınız?
Benim gibi uzun zaman idare ettikten sonra dayanamaz, bomba gibi patlar mısınız yoksa metanetinizi sonuna kadar koruyabilir misiniz?

2 Mart 2012 Cuma

SAKLI HAZİNELER

Dünkü yazımda, sadece kitaplık kaldı yeni evimde yerleştireceğim demiştim. Akşamları yavaş yavaş diziyorum raflara. Ama bu akşam hiç bir şey yapamadım, çünkü kolilerden birinin içinde öyle bir şeye rastladım ki koltuğa mıhlanıp, bir de keyif kahvesi yapıp işi gücü bıraktım.
Kalın bir dosya içinde gazete küpürleriydi karşıma çıkan. Küpür de sayılmaz hani, kesik yok, bütün bütün gazeteler bunlar. En eskisi 5 mayıs 1980. Bende yaş on dört o sırada. Yugoslavya devlet başkanı Mareşal Tito 87 yaşında ölmüş. Ölüm haberi 3 saat gizlenmiş, bekleniyormuş ama, bütün dünya şaşırmış. Tito, yoğun devlet işlerinden fırsat buldukça eğlenmek için davetler de düzenlermiş. Eşiyle bir eğlentide kahkaha atarken pozları var gazetenin birinci sayfasında.
Sonra 13 Eylül 1980. Askeri darbe haberini veren gazete. Manşet: "Terörün sonucu: Yönetim Milli Güvenlik Konseyi'nde. Atatürk Yolunda Devam."
Demirel, Ecevit ve Erbakan gözetim altında, Türkeş ise kayıpmış. Orgeneral Evren, demokrasinin sağlam temellere oturtulacağını, anayasa, seçim ve partiler yasasının değiştirileceğini, seçime gidileceğini açıklamış. (!) Dernekler kapatılmış, İşçi ve memur sendikaları faaliyetten men edilmiş. Yeni Yönetime karşı yapılacak her türlü direniş en sert şekilde kırılacakmış. (Kırıldı)
7 ekim 1981, Mısır devlet başkanı Enver Sedat suikast sonucu öldürülmüş. Ortadoğu'nun en zarif kadınlarından biri olan eşi Cihan Sedat dul kalmış, onu en yakın dostu ve bir süre önce kendisiyle aynı kaderi paylaşmış olan devrik İran şahının dul eşi Farah Pehlevi teselli etmiş. Gazeteye Kahire'de iki acılı dul diye manşet olmuşlar. 
13 haziran 1982. Nazlı Deniz Kuruoğlu Avrupa güzeli seçilmiş. "Yaşamımda değişiklik olmayacak, dansı bırakmayı düşünmüyorum." demiş. Şimdi hatırlayan var mı acaba onu?
1 mayıs 1988. Hürriyet gazetesinin kırkıncı yılı özel sayısı. Emin Çölaşan, gazetenin o günkü sahibi Erol Simavi ile uzun bir röportaj yapmış. "Gazetemde kirli insana yer yok." demiş Erol bey.
Benim, gazetede en çok sevdiğim bant karikatürlere de rastladım, çizgi romanlara da.
Bizimkiler'de Hüdaverdi, Pırtık, Fatoş'ta Fatoş ile Kocası Basri, Güngörmüşler'de Tonton ile Kocası Patron. Dedektif Nik.
Yazan ve Çizen Faruk Geç'in gerçek hayat hikayeleri notunu koyduğu çizgi roman köşesi, yine Yazan ve Çizen Cemal Dündar'ın kurgu çizgi roman köşesi.
O yıllarda televizyon tek kanaldı ve sadece TRT vardı. Yayın saati 18:00 den 23:00'e kadarmış.  Televizyon program sayfası ise eni konu detaylı. Bu sayfalardan birinde bir eleştiri yazısı dikkatimi çekti. Başlığı, TV'nin değiştirme oyunu. Mizahi bir dille televizyon yöneticilerinin sık sık yayınladıkları programı değiştirdiklerini, bunu oyun haline getirdiklerini ve bu oyunu çok sevdiklerini söylüyor.
En güldüğüm ise, Bülent Ersoy'un verdiği bir röportaj oldu. "Ben bir defter yaprağı gibiyim." demiş." Türkiye'de ses sanatçılığını bıraktığını ve halktan biri olduğunu söylemiş. Halktan biri olarak, bu söyleşiyi ise Hilton Oteli kral dairesinde yapmış. (!)
Gazete sayfalarının arasında bir de Hayat mecmuasının bir sayfası çıktı. Niye saklamışım diye bakarken kocaman bir boğa simgesi ile gözgöze geldim. Benim iflah olmaz burç sevdam işte. Burcum ile ilgili ilginç bulduğum ne varsa arşivlemişim.
Gazeteler ile geçmişe yaptığım bu gezinti tüm yorgunluğumu aldı vallahi. Üstelik geçmişte o haberleri gazetelerde okurkenki ruh halimi, düşüncelerimi hatırladım.
İlginçti, çok ilginçti hem de.
Esen kalın...