28 Nisan 2012 Cumartesi

YENİ BLOG EKLE!

Sekiz gündür bir şey yazmamışım. Yazmayı bırakın sayfama bile doğru dürüst girmemişim.
Şimdi bakıyorum, karşımda 'YENİ BLOG EKLE' kalemi:) öylece bakıyorum sadece. Ne ekleyeyim, ne yazayım?
Kafam öyle dolu ki, günlerim öyle harala gürele geçiyor ki, yaşarken yazmayı düşündüğüm bir dolu şeyi biraraya getirip de bir bütün yapamıyorum. Bu kadar yoğunluğun içinde Allah'tan Ahmet Ümit'in son romanını okumayı sürdürebiliyorum. Tek tesellim bu, okuyabiliyor olmak. Çünkü böyle durumlarda okumayı bile canım istemeyebiliyor.
Madem sayfam gözüme gözüme soktu 'YENİ BLOG EKLE'kalemini, ben de bu kadarcık yazayım bari dedim:)
Hiç birini günlerdir okuyamadığım sevgili blog arkadaşlarıma SELÂM olsun diye... 

20 Nisan 2012 Cuma

HOŞ SADA

Dün Kadıköy'e gelirken belediye otobüsünde karşımda iki yaşlı adam oturuyordu. İş yoğunluğundan başı dönen bendeniz kendi halimde, başka dünyada olduğumdan önce fark etmedim onları. Bir ara sohbetleri kulağıma çalındı. Aman Allah'ım nasıl güzel sohbet ediyorlardı. Artık içinde bulunduğum dünyadan çıkıp onları izlemek şart olmuştu.
Otobüste tanıştıkları birbirlerine sordukları sorulardan belliydi. Biri seksen iki, diğeri seksen yaşındaymış. En az on yaş genç gösteriyorlardı oysa. Biri Köy Hizmetleri'nde mühendis olarak çalışmış, emekli olmuş. Diğeri astsubay emeklisiymiş, on beş yıllık da ticari hayatı olmuş.
İkisinin de ortak bir özelliği vardı, spor. Yürüyorlar ve yüzüyorlarmış. Bu kadar dinç görünmelerinin sebebi budur muhakkak.
Bir de yaşam sevinçleri. İkisinin de gözleri ışıl ışıldı, hayata yeni başlayan gençlerden daha parlak. Benimki de laf; günümüzde hayata yeni başlayan gençlerin durumunu bilmiyorum sanki. İş, aş, gelecek kaygısı yaşayıp da gözlerinin ışıldaması mümkün mü? En yakın örneğim yeğenim, dört yıl okudu, öğretmenlik diploması aldı, iki yıldır asgari ücretle devlet okulunda ücretli öğretmenlik yapıyor. Hiç bir garantisi yok, plan program yapamazsın, ansızın yerine kadrolu bir öğretmen atanabilir ve boşta kalırsın. Yıl ortasında yeniden başvuru hakkın da yok, yandın yani. Üç senedir de KPSS denen illet sınava giriyor, kadrolu olabilmek için.
Yani benim yaşlıların yaşam sevinciyle dolu olmaları doğal. Belki onlar da gençliklerinde sıkıntılar yaşadılar, ama eğitim aldıkları zaman iyi bir iş bulabildiler. Şimdiki zaman gibi değildi o zamanlar.
Neyse...
Hayatlarının son baharını yaşadıklarını bilen yaşlılar ortak bir yargıya vardılar sohbet sürerken; 'Mühim olan, bu dünyada bir hoş sada bırakmaktı.'
Çok hoşuma gitti ve gülümsedim, zaten benim onları izlediğimin farkında olan yaşlı beyler de bana gülümsedi. Ne yazık ki son durağa gelmiştik.
Üsküdar dolmuşunda kulağımda hep o söz vardı; 'HOŞ SADA'
Keşke herkes böyle düşünüp buna göre yaşasa, keşke kırıp dökmeyi, bağırıp çağırmayı, ölmeyi öldürmeyi marifet saymasa.
Esen kalın...

16 Nisan 2012 Pazartesi

KADIKÖY İSKELESİ VE VAPURLAR


Oğlumun okulunda veli toplantısı vardı bugün. Genellikle sevmem bu toplantıları, ama hiç de aksatmam. Bu kez kısa sürdü ve çıkışta arkadaşımla buluştuk.
Nereye gidelim sorularını ardı ardına sıraladıktan sonra Kadıköy'deki tarihi Beşiktaş iskelesinin üstünde bulunan Denizyıldızı kafesine gittik. Burayı hep görürdüm, fakat hiç gitmemiştim. 2000 yılında İTÜ Denizcilik Fakültesi mezunlarının da desteği ile yenilenip hizmete açılmış. Giriş merdivenlerinden yukarı çıkarken sanki Büyükada iskelesinin üstündeki Turing kafeye çıkıyoruz sandık. Aynı ortam, aynı hava; galiba bu tür yerlerin özelliği bu. Aslında bir lokantaymş burası, cuma ve cumartesi günleri de canlı müzik ve solist varmış.
Hava güzeldi, dışarıya oturalım dedik, deniz kenarında bir masa bulduk şansımıza. Tam karşımızda Eminönü'ne giden vapurlar, inenler, binenler. O kadar çok vapur yanaşıp kalktı ki ve o kadar çok insan kalabalığı oluştu ki. Pazar günü ve açık hava insanları evlerinden dışarıya atmış.
Vapurların isimlerine baktım, Şehit Mustafa Aydoğdu, Şehit Necati Gürkaya. Bunlar 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında şehit olan askerlerimiz. Bir de yeni vapurlar var tabi, onların isimleri daha farklı, Caddebostan, Fahri Korutürk gibi. Caddebostan küçük, Farhri Korutürk ise en son yapılan büyük ve konforlu vapurlardan.
Yirmi altı yıl önce işe ilk başladığımda Üsküdar'dan Eminönü'ne vapurla geçerdim. Her gün beklerken iskelenin bekleme salonunda gözümü uzaktan yaklaşan vapura dikerdim, adını tahmin edebilmek için. Genellikle de doğru çıkardı tahminlerim. Her vapurun kendine has özellikleri var çünkü. Kiminin bacası ve direği birleşik, kiminin ayrı ama direği önde, kiminin de ayrı ama direği arkada. Kimi kocaman, sanırsın transatlantik, kimi de küçücük, sanırsın tekne:)
Çok eğlenirdim isim tahmin ederken kendi kendime.
Bugün o kafede vapurlara bakarken bunlar aklıma geldi. Sonra daha uzaklara, karşı kıyıya, Topkapı Sarayı ve Ayasofya ile Sultanahmet camilerine bakıp ne kadar şanslı olduğumuzu dillendirdim arkadaşıma. Bir deniz şehrinde yaşıyorduk ve istediğimiz zaman deniz kıysına inip güneşin ışığının vurduğu çıpıl çıpıl dalgacıkları seyre dalıyorduk. Hiç kalkmak istemedim yerimden, ama evde de bir dolu iş beni beklediğinden mecburen ayaklanıp evin yolunu tuttuk.
Fiyatları çok da ucuz değildi, ama sevdim bu kafeyi. Manzarası yeter, eni konu yiyip içecek değilim ya, arada bir çay kahve içmeye gidilebilir. Ben hep böyle yaparım, fiyatları uçan bir işletmeye bile sırf görmek için gider (görülecek bir yerse tabi) bir çay ya da kahve içip dönerim. Eski Sultanahmet Cezaevi, şimdiki Four Seasons Otel gibi, eski Çırağan Sarayı, şimdiki Çırağan Kempinski Otel gibi.
Aslında işe gidip çalışmayı planladığım, veli toplantısı nedeniyle iptal ettiğim, böylece bir kaçamak yaptığım güzel bir pazar günüydü.  

14 Nisan 2012 Cumartesi

SEYYAL TANER'LE CUMARTESİ KEYFİ


Ne güzel bir cumartesi akşamı! Nasıl keyifli...
Bütün gün çalıştım, çıkışta yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Aldırmadım, sıvadım pantolonumun paçalarını, elimde şemsiye yürüdüm. Kısa bir alışveriş sonrası evimin kapısını açarken bu akşamın keyifli geçeceğini hissettim. Yalnız olacağım, kendimle kalacağım bir akşam...
Mükellef bir sofra hazırladım kendime. Oturdum televizyonun karşısına, kanalları dolaştım, bir şey bulamayacağım derken 24 kanalında Naim Dilmener'in hazırlayıp sunduğu Bir Şarkısın Sen programına rastladım. Konuk Seyyal Taner'di ve program yeni başlamıştı. Orada kaldım, kumandayı bıraktım elimden.
Yeni bir albüm çıkarmış Seyyal Taner, adı 'Etnik Rock'. Altı şarkılık bir albüm, sadece bir tanesi eski şarkısı, 'Seni Çok Özledim'. Çok sevdiğim bu şarkının Çiğdem Talu-Melih Kibar ikilisine ait olduğunu bu akşam öğrendim. O kadar güzel yorumlamış ki yeni bir şarkı gibi dinleniyor. Diğerleri yeni, bir tanesi de Neşet Ertaş'ın 'Doyulur mu' adlı türküsünün rock uyarlaması.
İnternetten dinledim tüm şarkıları, albüm güzel olmuş, ses hâlâ muhteşem, performans harika. Fakat o çok sevdiğim şarkı dışında pek benim dinleyeceğim bir albüm değil. Etnik Rock tarzı yani.
Programdaki sohbet harikaydı. Altmış yaşındaki Seyyal Taner'in gözlerindeki cıvıltı yıllar öncesindeki gibi. Kısa bir müzikal geçmiş anlatıldı ve yeni albümün nasıl ortaya çıktığı konuşuldu daha çok. Majör Müzik'ten çıkmış albüm. Sahipleri arasında Selda Bağcan ve Arda Uskan var. Bu isimler sanatçının otuz küsur yıllık arkadaşları. Zaten müzik piyasasının bu kısır döneminde onlar ikna etmiş albüm yapmaya.
Seyyal Taner benim 70'ler 80'ler döneminden sevdiğim sanatçılar arasındadır. 'Erkekler dünyasında Amazonlar'ın kraliçesi gibi dolaştım' demiş, çok doğru. Türkiye'nin ilk kadın rock şarkıcısı, sahneye şovu getiren ilk şarkıcı, medya tarafından Türkiye'nin Tina Turner'i olarak lanse edilen kadını. Sahnede özgür kadının simgesi. Bir çok şarkısı hit oldu, dillerden düşmedi yıllarca. 'Son Verdim Kabimin İşine, Naciye, Seni Çok Özledim, Alladı Pulladı, Leyla, Şarkım Sevgi Üstüne' bunlardan bir kaçı. 
İsmiyle ilgili de bir açıklama yaptı programda, Seyyal, yüz yılda bir gelen çok hareketli bir yıldızın ismiymiş, babası ansiklopedileri karıştırıp bulmuş ve kızına bu ismi vermiş. 'İsimlerin tesadüfen konulmadığına inanıyorum' diyor. Ben de inanıyorum, Seyyal Taner, ismi gibi hareketli bir yıldız değil de ne? Üstelik bu isimde bir kişiye de rastlamamış şimdiye kadar. Yüz yılda bir gelen kısmı da tutuyor sanki:)
Yemeğimi nasıl bitirdiğimi hiç anlamadım, ağzım açık izlerken programı. Silip süpürmüşüm sofrada ne varsa:)
Üzerine de bir keyif kahvesi içtim tam oldu.
Bu akşamın keyifli geçeceği içime doğmuştu ya, tek bir programla kat kat keyifleneceğimi ise düşünmemiştim doğrusu. Ben şimdi o jenerasyondan beğendiğim diğer şarkıcıları da dinleyeyim, İlhan İrem, Atilla Atasoy mesela. Ruhum dinlensin, huzurlu bir uyku çekeyim sabaha kadar.
Esen kalın.

13 Nisan 2012 Cuma

GİTTİ Mİ GELMEZ

Çantada keklik değildir sevilen
Köle İsaura, hiç değildir.
Ne yüzündeki gülücük
Ne gözlerindeki muziplik
Yeter onu durdurmaya.

Sen sanırken kendini
Hâlâ Aslan Kral,
Bir bakmışsın gitmiş
Minik oyun Fare'n.

Sor kendine NEDEN diye
İstersen elli kere,
Gelmez aklına
Sevginin emek istediği
Bir kere bile.
N.D.

HÜZÜN

Akşam üzeri işyerinde çalışırken dinledim.
Pek iyi geldi. Işık hızıyla bitirdim işlerimi:)
Hüzün ve işbitiricilik!
Garip değil mi?
Olsun:)))
Siz dinleyin, en azından Ahmet Özhan'ın güzel sesiyle mest olun...

12 Nisan 2012 Perşembe

BENİM 'BA BEYLİ BALA BULA' MACERAM !

Müjde'ciğimin "Ba beyli bala bula da bambirleyli bap bup" yazısını okuyunca hem güldüm hem de eski günlerim geldi aklıma. Müjde, yazısında Kuran kurslarındaki ezber yönteminden bahsediyordu.
Yazısının başlığı öyle tanıdık ki bana...
Ben 6 yaşında Kuran kursuna başlamıştım. Aslında buna kurs denmezdi, özel eğitimdi. Yeni taşındığımız mahalledeki bakkalımızdı hocam. (!) Artık imam eskisi miydi neydi hiç hatırlamıyorum, annem sağdan soldan duymuş herhalde, beni onun yanına kuran öğrenmeye göndermişti o yaşta. Her gün okul çıkışı belli bir süre bakkala gider, tezgahın yanında bir taburede bakkal amcadan Kuran öğrenirdim. Adam kaç yaşındaydı şimdi hatırlamıyorum, ama gözümün önündeki görüntüsünden vardı herhalde otuz yaşlarında diye tahmin ediyorum. Şimdi olsa gönderir miydi annem oraya acaba? Ortalıkta tecavüzcü, sübyancı adamların haberlerinden geçilmiyor malum. Neyse, o zaman göndermişti işte ve ben de kuzu kuzu gitmiştim. Arada müşteriler gelir, onların işini görür sonra yine bana dönerdi ve gayet ciddi öğretirdi. Allahtan!
O yıl Kuran'ı öğrendim, üstüne bir de hatim indirdim. (Bilmeyenler için, hatim: Kuran'ı baştan sona okumak demek) Sonraki yıllar kendi kendime okudum durdum Kuran'ı, ta ki yeni bir mahalleye taşınana kadar. İlkokulu bitirmemiştim henüz. O yaz mahalle camisinin Kuran kursuna gönderildim kız kardeşimle birlikte. Her gün, artık sabahla öğle arası mı, öğle ile ikindi arası mı gene hatırlamıyorum gidiyorduk camiye. Bir erkek hocamız vardı, orta yaşlı. Aynen filmlerdeki gibi elinde de kızılcık sopası, düzen sağlamak gerektiğinde sallardı o sopayı, bazen hedefini bulurdu da. Halının üzerine, yere dizlerimizin üzerine otururduk, rahle hocanın önünde dururdu. Bizim elimizde cüz denen küçük kitapçıklar olurdu. Ezber yöntemi de Müjde'nin yazısındaki gibi tekerleme şeklindeydi. Çok gülerdik hatırlıyorum. Derslerden sonra camiyi temizlerdik, görevimizdi. Önce içerisini sonra dışarıyı, avluyu. İçerden halıları çıkarır tek tek silkelerdik, taşları sile sile bir hal olurduk. Çocukluk, hiç istemeyerek gittiğim halde bu türden de olsa bir sosyalleşme olduğu için mutluydum.
İki ya da üç yıl gittim, din hakkında bir dolu şey öğrendim, bir dolu dua ezberledim, on kez Kuran'ı hatim ettim. Tamamen annemim isteği ile oldu bunlar. Annem o kadar baskıcıydı ki o yaşta karşı çıkmak imkansızdı benim için. Bir de, mahalledeki hemen tüm kızlar gidiyordu camiye. Başka bir seçenek yok gibiydi.
Hep düşünmüşümdür, okulda da din dersi görüyorduk biz ve çok modern, dünya tatlısı, halen görüştüğüm ilkokul öğretmenimiz bu konuda da bizi gayet iyi yetiştiriyordu. O yaşlarda camiye gitmek yerine tiyatroya, konserlere, müzelere gitseydik daha iyi olmaz mıydı? Çünkü camide sadece Kuran'ı ve duaları Arapça okuduk, Türkçe'sini öğretmediler. Dini bilgiler konusunda da yeterli değildi hoca. Ben bunları ileriki yaşlarımda kendi seçtiğim çeşitli kitaplardan okuyup öğrendim. Nasıl inanacağımı kendim belirledim. Sorgulamadan öğrenmek yerine nedenini niçinini merak ederek, araştırarak öğrenmek gerekli.
6 yaşında başladığım bu serüven sonunda çok şükür şimdiki ben olabildim. Olamayabilirdim, bir çok arkadaşım gibi. Verileni olduğu gibi kabul eden, sorgulamayan hatta bunu günah sayan bir zihniyet geliştirebilirdim. Annemim tüm itirazlarına rağmen kitap okuyordum çünkü. Elime ne geçerse hem de. En büyük şansım da orta okuldaki Türkçe öğretmenim Nurhan Karal'dı. Zaten okumayı deli gibi severken onun sayesinde daha edebi, daha sosyolojik, toplumsal içerikli kitaplara yöneldim ve bunlar benim bakış açımı genişletti.
Annem hep hayıflandı bana engel olamadığı için, itirazlarına rağmen isteği dışındaki kitapları okuduğum için.
Ama benim kendime ait bir hayatım vardı ve ben başkasının istediği gibi bir hayat değil, kendi seçtiğim, kendi doğrularım, kendi inançlarım olan bir hayatı yaşamak istedim. Çok şükür başardım.
Şimdi getirilmek istenen (getirildi bile) eğitim sistemini kesinlikle onaylamıyorum. Küçücük zihinleri kendi doğrularıyla doldurup, dünyaya dar açıdan bakan insanlar yetiştirecekler. Yeni nesil kitap falan da okumuyor ki artık, değişik düşünceleri öğrensin. Bağımlı, güdümlü medyanın yayınladığı, özel mesajlar içeren haber ve dizilerin esiri olmuş durumdalar. Bilgisayardan başlarını kaldıramıyorlar.
Üzülüyorum, hem de çok.
Ah Müjde'ciğim, bak beni nerelere götürdün. Halbuki unuttum sanıyordum:)))

8 Nisan 2012 Pazar

KIZIMI SÖZLEDİK:)

Bu akşam çok özeldi benim için.
Yeğenimi, kız kardeşimin kızını sözledik. Yeğenim sözcüğü yabancı geliyor bana, çünkü O benim kızım gibidir. Oğlum doğmadan önce oydu benim çocuğum, çok gezdik tozduk, çok şeyler konuştuk, çok şeyler yaşadık. Oğlumdan sonra da durum değişmedi, ona abla oldu, evimizde kaldığı zamanlarda ben sanki bir kız bir oğlan annesi iki çocuklu bir kadındım. Çeşitli sebeplerden dolayı birlikte yaşadığımız uzun zamanlar bizi birbirimize daha çok yaklaştırdı. Yani ben bu akşam bir bakıma kendi kızımın sözünün törenindeydim. Canım benim, çok da güzel olmuştu.
Ama heyecanlı değildim, itiraf etmeliyim. Artık böyle şeyler beni pek heyecanlandırmıyor. Sadece en sonunda, hani nikahta EVET deyip imzayı basıyorlar ya, o zaman nedense fazla duygusallaşıyor ve başlıyorum ağlamaya. Kimin nikahı olursa olsun:)
Bu tür bir kız isteme, söz yapma töreninde bulunmamıştım uzun zamandır. Sanırım en son on beş yıl önce erkek kardeşiminkinde bulunmuştum.
Bizim kızla oğlan çok önceden tanıyorlar birbirlerini, hatırı sayılır da bir flört dönemleri var. Dolayısıyla formalite gibi gelebilir bu tören. Ama geleneğe uyarak yapılması gerekenler yerine getirildi. İki hafta önce kadınlar, yani anneler ve teyzeler biraraya geldi, bir nevi tanışma yani. Ne zaman ne yapılacağı kararlaştırıldı ve sonunda bu akşam resmi tören için toplanıldı. Bir kısım birbirini tanıyordu zaten, eskiden oturulan mahalleden komşuluk dolayısıyla. Ben de eskiden o mahallede oturmama rağmen sadece damat adayımızı tanıyordum, diğerleriyle de tanışmış olduk böylece.
İyi insanlar, sıcakkanlılar, sorun yaşanmadan, sıkılmadan bitirdik geceyi. Ailelerin de birbirine denk olduğunu gördük. Bu oldukça önemli bir şey. İki insan evleniyor, ama ne kadar inkar edilirse edilsin aslında aileler de birbiriyle evlenmiş oluyor. Biz çok eğlendik, güldük bu akşam. İnşallah böyle devam eder.
Hayırlısı olsun.
Şu KPSS denen illet sınav da bir bitsin bakalım, atamalar da yapılsın, kızım inşallah istediği yere atanıp kadrolu öğretmen olsun, gönül rahatlığıyla evlensinler. Tek dileğim bu sınavdan iyi bir not alması ve asgari ücrete mahkum ücretli öğretmenlikten kurtulması.

6 Nisan 2012 Cuma

HEP VE HİÇ

Kaç yaşında olursa olsun, insan o yaşa gelinceye kadar bir çok şeyi defalarca yapar.
Her gün yaptığı yaşamsal ihtiyaçlarının dışındakileri de keyfe keder tekrarlar. Bu keyfe keder durumu da insandan insana değişir tabi. Benim için keyfe keder olan başkası için zorunlu olabilir. Yapmazsa rahat edemez, artık yaşamsal sayılır onun için.
Bir de kaç yaşında olursa olsun, o yaşa kadar hiç yapmadığı şeyler vardır insanın. Kimisi ister de yapamaz, kimisi bile isteye yapmaz. İsteyip de yapamayanlar, o her ne ise istedikleri, oluncaya kadar kendilerini mutsuz hissedebilirler. Uzun zaman sonra olduğunda ise, sandıkları kadar mutluluk duyarlar mı, orası da ayrı. Yaşamadan bilemiyoruz bazen, istediklerimizle mutlu olup olamayacağımızı. Kimimiz gerçekten mutlu oluyor, kimimiz ise bu isteğinde direnmenin yanlış olduğunu anlayıp hayıflanıyor.
Bile isteye, kararlı bir şekilde bazı şeyleri hiç yapmayanlar mutlu olma konusunda daha şanslı galiba. Çünkü zaten yapmıyorlar ve bundan da mutsuzluk duymuyorlar. Dolayısıyla mutlu sayılırlar.
Düşündüm de, ben neleri yaşamsal sayıyorum da yapıyorum ve neleri çok gereksiz bulup hiç yapmıyorum?
Şunlar çıktı:
Her gün mutlaka Türk kahvesi içerim, ama iki fincanı geçmemeye çalışırım.
Her gün mutlaka evde kahvaltı ederim, zorunlu olarak edemediğim ender zamanlarda müthiş rahatsızlık duyarım.
Her gün mutlaka kitap okurum, ama bir iki satır ama yüz elli satır, fark etmez, ille okumalıyım.
Her gün mutlaka yazarım, ama blogda bir yazı ama kısa bir günce ama yarım da kalsa bir öykü taslağı.
Her hafta cuma günleri akşam yemeğim mutlaka balıktır. Oğlumla yaşadığım en büyük keyiftir cuma akşamları.
Hayatımda hiç saçımı boyatmadım, boyatmayı da düşünmüyorum. Boyatırsam başka bir ben olacakmışım gibi geliyor ve ben başka bir ben istemiyorum.
Hiç fondöten sürmedim yüzüme. Maske gibi geliyor ve ben maskeleri sevmiyorum.
Hiç spor salonuna gitmedim. En keyif aldığım spor açık havada tempolu yürüyüştür. Şanslıyım ki yaşadığım yerde deniz var ve ben yürüyüşlerimi sahilde yapıyorum.
Doğduğum yer dışında başka bir yerde hiç yaşamadım, seviyorum Üsküdar'ımı. (Allah mecbur etmesin)
Bir de, siteleri hiç sevmiyorum. Maddi gücüm olsa bile o kilometrelerce uzak, lüks, izole evlerde yaşamayı asla istemem. Şehir merkezinde olmalıyım ben. Otomobile bağlı olmadan evimden çıkıp rahatça gidebilmeliyim her yere.
Düşündüm, bunlar çıktı işte.
Niye düşündüm durup dururken?
Bir televizyon reklamı yeni bir site projesini tanıtıyordu, mutlu görünen insanlar kapalı spor salonuna doluşmuş, deli gibi spor yapıyorlardı. Birden, hiç spor salonuna gitmediğim aklıma geldi. Ne iyi yapmışım da gitmemişim derken bunları ekledim düşünceme:)
Esen kalın.

3 Nisan 2012 Salı

HER ŞEY GÜZEL

Şu teknolojiden on küsur gündür çektiğimi başka bir şeyden çektim mi acaba? Yarattığı stres de cabası. Olması için cansiperane uğraş verdiğim güzel arkadaşımın işi bu kadar mı ters giderdi, insan bu kadar mı şanssız olurdu yarabbim?
Artık her şey on-line oldu ya, bir izin başvurusu yapacağız, tabiri caizse anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi. Her şey tamam, belge yükleyeceğiz, bir türlü yükleme butonu açılmıyor. Ne ALO çağrı numaraları ne Ankara'daki teknik yetkililer kaldı başvurmadığım, yok, olmadı bir türlü. On-line dışında başvuru da kabul edilmiyor, önce internetten başvuracaksın, sonra belgelerin aslını postalayacaksın. Artık umudumu kesmiştim, yine de son kez deneyeyim dedim bugün. Aa, oldu, vallahi oldu, sanki bir mucize oldu. Aman diyerekten, elimi çabuk tutayım belgelerin hepsini bir çırpıda yükleyeyim de bir sorun çıkmasın derken vallahi oldu. Aldığım başvuru çıktısına inanamaz gözlerle baktım uzun süre.
Artık bugün başka hiç bir iş yapmasam da olurdu, ne gam... Bir tüy kadar hafifledim, her şey ama her şey çok güzeldi şimdi bana. Ne saçma eğitim reformu ne zamlar ne de sinir bozucu salı meclis grup toplantıları:) Hiç bir şey keyfimi bozamazdı.
Uzun zamandır ilk kez iş çıkışı eskiden olduğu gibi yürüdüm kulağımda müzikle. Ağır ağır, şarkı sözlerini yüreğime akıta akıta. Gerçi bazı şarkılar melankolik yapmadı değil beni, ama onu da mazoşistliğime verdim gitti:)
Çok mutluyum vallahi, Allah kimsenin keyfini bozmasın.
Hadi esen kalın...

2 Nisan 2012 Pazartesi

YOLCUYDUM DOSTA DOĞRU

Pazar sabahı güneşle uyandım, erkenden, sabahın yedisinde. Çünkü yolcuydum bir dosta doğru, uzağa.
Uzak dediğin de Gebze, alt tarafı bir saat, ama minibüsle hiç çekilmiyor doğrusu. Niyetim trenle gitmekti, planladığım çıkış saatini geçirince mecbur kaldım minibüse, çünkü pazar sabahı tren seferleri seyrek olabilirdi, bakmamıştım tarifeye.
Minibüs nerdeeee, tren nerde tabi. Tıkır tıkır rayların üzerinde giderkenki keyfin tarifi mi olur? Otur rahat koltuğunda, daya pencereye başını, seyret yolunun üzerindeki güzellikleri. Evler, insanlar, hayvanlar, ağaçlar, kısacağı canlılık, kısacası hayat...
E-5 karayolunda git git bitmek bilmedi bir saat dün. O sopsoğuk uzanan yol, çevresindeki soğuk binalarla benim de sıcaklığımı aldı götürdü. Güneş vuruyordu yüzüme oysa... Bir yerden sonra uyumayı seçtim ben de. Şoförün arada bir başvurduğu ani frenleri dışında açmadım gözlerimi, görmek istemedim adına modern denen kule yapıları, pıtırak gibi biten alışveriş merkezlerini.
Gebze'de indiğim yerde misafiri olacağım evin babası karşıladı beni. Taksiye binip gittik eve, beni heyecanla bekleyen yaşlı teyzeme.
Apartman komşumdu teyzem benim. Bir kaç aydır oğlu saydığı yeğeninin yanında kalıyor, hasta. Kış da uzun sürünce gelemedi. Ben gittim o gelemeyince, sadece o mu özledi, ben de çok özlemiştim onu.
Canım, beni görünce gözleri nasıl ışıdı, nasıl yaşardı, nasıl sarıldık ve ayrılamadık birbirimizden...
Zayıflamış, bir deri bir kemik neredeyse, zaten kilolu olmamıştı hiç ama, böyle de görmemiştim onu. Saçlarını kesmiş, değişik olmuş. Pamuk gibi bembeyaz saçlar kısalınca biraz da genç göstermiş onu doğrusu. "Bakamıyordum, taramak bile zor geliyordu" dedi.
Taze ekmekli, ballı tereyağlı uzun, ama upuzun bir kahvaltı yaptık. Tanıdıklardan, eskilerden konuştuk durduk. "Artık gelemem herhalde" dedi, "Burada bitireceğiz galiba hikayeyi." Dayanamadım, engel olamadığım yaşlar aktı durdu gözlerimden. "Hele dur bakalım, ne bitirmesi, o hikayeye çok şey ekleyeceğiz daha." deyip avutmaya çalıştım. İnandı göründü, inanmadığını biliyordum.
Bir sürü fotoğrafını çektim, hem yalnız hem birlikte, hiç fotoğrafımız yoktu bizim, olsun istedim.
Güneşle uyandığım İstanbul'daki evime müthiş bir sağanak yağmurla döndüm. Gökyüzü de onu da dinlemişti anlaşılan...