29 Mayıs 2012 Salı

BIRAK O DÜŞÜNSÜN

Sen, inanıyorsan kendine,
Biliyorsan yanlış yapmadığını,
Dert etme.

Aslanlar gibi sevip,
Sahip çıktıysan sevgine,
Üzülme.

Anlatmaya çalıştın, anlamadı mı?
Sözün yerine özünü koydun görmedi mi?
Uğraşma.

Gün gelip anlayacaktır,
Su da yolunu bulacaktır,
Lakin geç olacaktır,
Düşünme.

Bırak O düşünsün.
N.D.





28 Mayıs 2012 Pazartesi

GEÇMİŞİN SAYFALARINDA GEZİNTİ

Bir kez daha inandım hayatın sürprizli olduğuna. Hele kendini berbat hissederken gelmiyor mu bu sürprizler, tepeden tırnağa mutlulukla doluyorum.
Dün akşam üzeri Facebook'a göz atayım derken yeni bir arkadaşlık isteğiyle karşılaştım. Baktım ki o da ne, liseden bir kız arkadaşım. Şaşkınlığımı tarif edemem. Hemen yazışmaya başladık; neredeyiz, ne yapıyoruz, evlendik mi, boşandık mı, çocuğumuz var mı falan. Meğer geçtiğimiz cumartesi bizim lisenin günü varmış, epeyce bir arkadaş toplanmışlar. Beni de sormuşlar birbirlerine, hiç bir haber alamadıklarını söylemişler. Bir çoğu birbiriyle en az ayda bir görüşüyormuş. İlişkilerini koparmamışlar, ne güzel.
Sonra bugün, çok iyi hatırladığım başka bir arkadaşım, adaşım, arkadaşlık isteği göndermiş, onunla henüz yazşmadık ama, bol bol yayınladığı fotoğraflara baktım. Dünkünden daha fazla şaşırdım. O kadar çok lise arkadaşım vardı ki bu fotoğraflarda ve hemen hepsinde eskiden kalan, onları tanıyabilmemi sağlayan bir şeyler vardı ki duygulanmadan edemedim. Hatta öğretmenlerimiz vardı hâlâ görüştükleri. Bir gün içinde hepsini birlikte tek tek görmek, incelemek hafif yollu bir şokla birlikte tuhaf bir de haz verdi.
Benden hiç haber alamadıkları çok doğru. Sır oldum adeta, çok şey yaşayıp çok şeyi sığdırdığım o yıllar sanki hiç yaşanmamış gibi davrandım, sanki yoktu o yıllar, hafızamın bir köşesini kesip atmıştım sanki. İstemedim, kimseyi aramak sormak, o yılları hatırlatacak bir kimse ya da olayla karşılaşmak.
Oysa ben ilkokul öğretmenim ve arkadaşlarımla bile görüşüyorum. Bu başka bir şey...
(Sebebini kimse sormasın, anlatmam)
Adaşımın profilinden çıkıp onun listesindeki diğer lise arkadaşlarımın profillerine daldım sonra. Gerçekten tuhaf bir duyguydu. Peşinden lise yıllığımı çıkarıp baktım tek tek sayfalara.
Ne kadar genç, çocuksu yüzler vardı karşımda. Kimler hayatta ne olmak istemiş, şimdi ne olmuş? Ben ne olmak istemiştim, ne oldum?
Bir çok insan Facebook'u zaten bu amaçla kullanıyor galiba; ben ise hiç aramamıştım eski okul ya da çocukluk arkadaşlarımı. İyi oldu, iyi ki aramış bulmuş beni arkadaşım. Bunun verdiği mutluluk sayesinde halet-i ruhiyemi değiştiriverdim bir anda.
Esen kalın.

27 Mayıs 2012 Pazar

ORHAN BORAN'I KAYBETTİK...

Televizyonun olmadığı radyo yıllarında Türkiye onu, mükemmel Türkçesi, kibar esprileri, nezaketi ve beyefendiliği ile tanımıştı.
Ne mutlu ki bana onu radyoda dinlemek olanağına kavuşan şanslı insanlardan biriyim. Henüz okula başlamadığım günlerden hatırlıyorum, o küçücük yaşımda radyonun başına geçip onun sesini duymaktan aldığım keyfi. Hele Yuki; sevgili Yuki ile konuşmalarını heyecanla bekler ve neşeyle dinlerdim. Hayali bir kahramandı Yuki, Orhan Boran'la komik, heyecanlı, gerçek dışı olaylardan, gündelik sorunlardan bahsederler, kimi zaman da ahlaki değerleri gündeme getirirlerdi. Zaman zaman Yuki, şakanın ölçüsünü kaçırır, Orhan Boran'dan güya bir tokat yer, "Viiik!" diye kısa bir çığlık atardı. Bir de Kayınbirader tiplemesi vardı, yaşımın getirdiği algı eksikliğinden olsa gerek, ondan Yuki kadar keyif almaz ama dinlerdim yine de.
Bugün Can Ataklı'nın gazete yazısında okuduğum bir detay beni çok güldürdü. 'Kendisiyle de dalga geçmesini bilirdi Orhan Boran' deyip devam etmiş:
"Şöyle anlatmıştı Orhan Boran. “Bizim kayınbirader telefon etti, ‘acele gel’ dedi. Birine bir şey oldu zannedip sokağa fırladım, az ötede bir taksi parketmişti, hemen kapısını açtım. Şoför umursamaz bir tavırla ‘çalışmıyorum’ dedi. Nedenini sordum ‘Abi şimdi Orhan Boran’la Yuki başlayacak, oturup onu rahat rahat dinleyeceğim’ demez mi. Çok keyiflendim, ama şeytan dürttü, ‘Ama ben sana iki kat para vereceğim’ dedim. Şoför motoru çalıştırdı ve ‘Kim takar Orhan Boran’ı, atla abi’ dedi.”
2002 yılında yakalanmış kolon kanserine, demiş ki: "Hayatımın son yıllarını saçlarım dökülmüş olarak geçirmek istemiyorum. Öleceksem insan gibi bu halimle öleyim. Şu dünyayı sefil halde terk etmek istemiyorum. Hayranlarım beni hep bu halimle hatırlayacak, saçları dökülmüş olarak değil!" Böylece kemoterapi tedavisini reddetmiş. Sizi bilmem ama ben de böyle düşünüyorum. Kanser denen illeti Allah herkesten uzak tutsun, tutsun da, geldiğinde nasıl olsa götürüyor insanı. Kemoterapiydi, dünya para tutan ilaçlarıydı derken bu sektöre servet dökmek istemiyorum. İnsanlıktan çıkmış bir halde hayata veda etmek de istemiyorum.
Ölümünün ardından yayınlanan görüntülere baktınız mı? Geleneklere uygun olarak Suadiye'deki evinin kapısına konan terliğini gördünüz mü? Kapı zilinin çerçevesindeki kırığı fark ettiniz mi? Ne kadar mütevazı bir apartmanda oturduğunu görünce elinizde olmadan şimdiki sanatçı geçinenlerin saray yavrusu evleriyle kıyasladınız mı?
Gerçek bir sanatçı daha göçtü bu dünyadan. Kolay gelmiyor böyleleri, nur içinde yatsın...

26 Mayıs 2012 Cumartesi

HÜZÜN BENİM GÖBEK ADIM MI YOKSA?

Midemdeki taş gibi ağır sıkıntı, boğazımdaki yumrukla yürüdüm Hatice ablaya giden yolu, yokuş yukarı. Bir evrak bırakacaktım ve biliyordum ki o beni yemeğe alıkoymak isteyecekti. Bu akşam yapamazdım, evrakı bırakıp hemen eve gidip bir duş alıp yatıp dinlenmeyi düşünüyordum. Bu kafayla neyin sohbetini yapar, neye gülebilirdim ki? Fakat benim için de bir tabak konmuş olan sofrayı görünce daveti reddedemedim. Fazla kalmaz yedikten sonra çıkarım diye düşündüm.
Her zamanki gibi yine yanılmışım. Hatice ablayla birlikte olacağım da derdim tasam mı kalacak? Kaç kez tecrübe ettim üstelik.
Harika bir yemeğin ardından sade kahvemizle yaptığımız sohbetle hem kahkahalara boğuldum hem kafamdaki sıkıntı dağıldı. Ve hem de yeni yeni şeyler öğrendim hep olduğu gibi. Saatin kaç olduğuyla falan ilgilenmedim, bıraktım kendimi sohbetin akışına.
Bir kez daha mutlu oldum ve şükrettim ki böyle güzel dostlarım var.
Şimdilerde bir dosttan ayrılacağım için ise çok üzgünüm. Aslında ayrılık denmez, ofis değişikliği nedeniyle komşuluğumuzu sonlandıracağız sadece, irtibatı kesmeyeceğiz, ama aynı şey olmayacak tabi. Bir çok insan karşı cinsle dostluk, arkadaşlık olmayacağını düşünür ve bunda çok da yanılır. Benim böyle bir kaç dostum var, hiç bir art niyetsiz, samimiyetsizlikten uzak. İşte komşum, dostum olan beyefendi ile artık aynı mekanda olamayacak olmamdan dolayı gerçekten üzgünüm. Çünkü öyle iyi bir insan ki, artık rastlayamayacağımız türden, adam gibi adam yani. Dürüst, prensipli, ilkeli, sağlam karakterli.
Bunun için de şükrediyorum, böyle bir insanı tanıdığım için. Umarım gerçekten irtibatı kesmeyiz ve dostluğumuzu sürdürürüz.
Yoruldum bugün. Yıllarca çalıştığım eski işyerimi tasfiye etmiştik kâğıt üstünde. Artık fiiliyatta da tasfiye ediyoruz. İşte günümün hemen tamamına yakınını orada klasör klasör evrak toparlaması ve temizliğiyle geçirdim. Yıllarca oturduğum masamın başına geçince sanki hiç bir şey değişmemiş, hâlâ orada çalışıyormuşum gibi hissettim. Telefon etmem gereken bir yer vardı, fihristi elime alır almaz daha sayfasını açmadan numaranın hatırıma gelmesine hayret ettim. Çekmecelerimi açtım kapadım, masamın üzerinde ellerimi gezdirdim, okşadım onu. Sanki birazdan çalışanlardan biri kapımı açıp içeri girecekmiş ve ben ona yapması gereken işi söyleyecekmişim gibi geldi. Alt kata, öğle yemeklerini hazırlayıp yediğimiz bölüme gittim, her şey nasıl da değişiyordu insansız kalınca. Tozlanmış dolap içleri, mutfak gereçleri, eskiciye satılmış masaların yokluğundaki boşluk...
Hüzünle ayrıldım oradan.
Ah keşke akşamüzeri yaşadığım hüzün de olmasaydı...

24 Mayıs 2012 Perşembe

BÖYLE Mİ?


Can böyle mi acır?
Böyle mi kanar yürek?
Midende bir yumruk,
Boğazında hıçkırıklar,
Çıkamayan...

Hayal kırıklığı mı bu yoksa?
İnanç yitimi mi?
Yoksa ikisi de mi?
N.D.

İNTERNETİME KAVUŞTUM

Merhaba,
Bir haftadır internetle başım dertteydi. Bugün öğrendim ki dert olan internet değil bilgisayarımmış. İnternete bağlı gibi görünüp bir türlü bağlanamıyordum. Meğer bilgisayarıma virüs girmiş, internet bağlantımı engelliyormuş. Gündüzleri işyerinde bağlantım var ama, işten başımı alıp iki satır yazmak bir yana göz bile atamıyordum. Bir keresinde Müjde'ciğim yazmıştı, internetin neredeyse elimiz ayağımız olduğunu. O olmadığında nasıl da eksik hissettiğimizi. Gerçekten öyleymiş, yazamadıkça, arkadaşlarımın yazdıklarını okuyamadıkça içim daraldı vallahi. Faydası da olmadı değil, eski kitap okuma düzenime geri döndüm. Epeydir okuyamadığım yoğunlukta okudum. Her boşlukta, her fırsatta ve bu beni çok mutlu etti.
En çok da sabah okumalarını sevdim. Erken kalkıyorum ben, saat altı gibi. Kahvaltıdan sonra oğlumu okula yolcu ettiğimde saat altı kırk beş oluyor ve benim en keyifli saatlerim başlıyor. Yapıyorum bol köpüklü sade Türk kahvemi, oturuyorum pencerenin önüne, açıyorum kaldığım yerden kitabımı, artık Allah ne verdiyse. Bazen saati unutuyorum, öyle dalıyorum ki, hemen apar topar hazırlanp çıkıyorum evden. Bu halimi çok özlemişim doğrusu. Kitaplara dalıp gitmeyi yani. Bir de yeni bir şey geliştirdim, hazırlanırken televizyonda haberleri izlemiyorum artık. Açıyorum müzik kanallarından birini, değmeyin keyfime. Sabah işe daha bir istekli gidiyorum böylece.
Biraz düşünceliyim son günlerde, öfkemi kontrol edememe durumu yaşıyorum. Bunun için kendime kızıyorum. Kendime kızarak sorunun çözülmeyeceğini de biliyorum, daha soğukkanlı olabilmek ve çözüm yolları bulabilmek için düşünüp duruyorum.
Böyle değildim ben, ne oldu, nasıl oldu da öfkemin esiri oldum? Bir kısmının nedenini biliyorum fakat bu mazeret değil elbet. Olayları kişiselleştiriyorum bazen ve bu hiç hoşuma gitmiyor. Sanırım bir empati sorunum var. Kendi gençliğimi, o yaşlardaki duygu, düşünce ve davranışlarımı şöyle bir gözden geçirip ona göre karar vermeli, ona göre tartmalıyım karşımdakini.
Biliyorum, fakat beni engelleyen bir şey var sanki, bu bildiklerimi uygulayamıyorum.
Hayatımda bir gelişme daha var tabi, belki o da bir sebeptir gerginliğime. Ofisimin yerini değiştiriyorum. Dört yıldır alıştığım düzen bir parça da olsa başkalaşacak. Bir yandan seviniyor bir yandan üzülüyorum. Aslında üzülmemeliyim, çünkü şimdiye kadar hayatta üzüldüğüm hemen her şey sevinç olarak geri döndü bana.
İnşallah bu da öyle olur.
Esen kalın.

17 Mayıs 2012 Perşembe

SEKSENLER VE ÜMİT BESEN

Hep bildiğimiz şey; hayat ne kadar garip! Ne kadar değişik! Ne kadar sürprizli!
Biliyoruz da, gene de yaşarken şaşırıp duruyor, elimiz azıcık kalem tutuyorsa da içimizi döküyor, temcit pilavı gibi ısıtıp önünüze koyuyoruz.
Tüm günümü katı iş hayatı gerçekleriyle geçirip mantık yürütmeye çalışarak bitirdim. Eve geldim, oğlumla hoşbeş, yemek derken televizyonda Fatmagül'ün Suçu Ne?' yi izlemeye daldım. İzlerken de bir yandan blog arkadaşlarımın yazılarını okuyorum. Sevgili Gülçin öyle bir yazı yazmış ve öyle bir şarkı yayınlamış ki beni benden alıp götürdü. Ta otuz yıl önceye hem de. 
'Seksenler' ve Ümit Besen!
Büyük yaram, acım, çaresizliğim, eksikliğim, vicdan azabım. Ne yaparsam yapayım azalmıyor. O kadar yıl geçti, on yıl önce öyküsünü yazdım, içimi döküp rahatladım. Ya da öyle sandım. 
'Seksenler' dizisini izlemeye başladığımda başlangıç müziğini duyduğum an anladım ki hiç bir şey değişmemiş. O kadar keyifliydim, o kadar neşeliydim ki şarkıyı duyduğum an gözümden yaşlar boşanıverdi. 
Otuz yıl önce sönen bir hayatı anlatıyor bana Ümit Besen, otuz yıl önce yerleşip kalan vicdan azabımı. "Allah'ım yoksa ölene kadar bitmeyecek mi?" lerle dolu çaresizliğimi. 
Hayat garip dedim, sabah başka, öğle başka, akşam bambaşka. Genelde bir günde bir dolu şeyi sığdırıyorum hayatıma, bazen günlerce yaşanacak hikayeleri bir günde yaşıyorum. Her gün gelin oturun karşıma, her gün anlatacak hikayem vardır benim. 
Ama işte böyle yürek dağlayıcı olunca dayanamıyorum. Ağlaya ağlaya kalmıyor gözümde yaş. 
Sevgili Gülçin ne bilsin? Canım benim, hasretle yazmış seksenli yıllarda yaşadıklarını. Ne bilsin gelip bana dokunacağını, dokunup yaramı kanatacağını. Çok da güzel yazmış ayrıca, her zamanki duyarlığıyla. 
Ama işte... Tam yerine rast geldi... Koyacak manzaram da yok ki...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

GARİP TELLER



Saçlarımı kestirdim bugün. Çok değil, bir iki santim. Düzlüğe kat yaptırdım biraz. Bu bile yetti, nasıl rahatladım anlatamam. 
Aslında kuaför koltuğuna oturana kadar karar verememiştim, kısacık da kestirebilirdim yani. Son anda vazgeçtim, kıyamadım. Epeydir dokunmuyordum ve oldukça uzamıştı, uzun saçı seviyorum, ama bakımı da kolay olmuyor çalışan kadına. Bari dedim, bir iki santim kısaltıp kat yaptırmakla yetineyim. 
Kuaför koltuğuna oturmayı pek sevmem, zaten senede iki kez kesim işlemi için giderim o kadar. Çok kötü müşteriyim yani. Düğünde bayramda bile kendim yaparım saçımı, boya da olmadığından kuaförümün yüzünü yok denecek kadar az görüyorum. Bu akşam baktım toraman bir çocuk oturuyor kasadaki bilgisayarın başında. Oğluymuş, ne kadar da büyümüş, son gördüğümde üç dört yaşlarındaydı, şimdi gelmiş sekiz yaşına. Şaşırdım, kim bilir en son ne zaman görmüşüm? 
Kuaför koltuğunu sevmem dedim, ama ne zaman sıkıntılarda boğulsam, başa çıkamasam dertlerimle, hemen soluğu orada alırım. Saçımı kestirince sanki bütün sıkıntılarım biter. Bazen de hırsımı çıkarırım saçımdan, çok kızdığımda, elimden bir şey gelmediğini düşündüğümde. Ne suçu varsa garip tellerin? 
Bir çok kadının benim gibi yaptığımı biliyorum. Bazıları ise alışverişe sarıyor, derdi tasası mı var ver elini alışveriş merkezleri, doldur paket paket kollarını, boşalt cüzdanı rahatla, ohhh... Ya sonrası? O alınanların parasını kendin ödüyorsan vay haline, bir de onun için tasalan bakalım şimdi. İnsan daha çok depresyona girer gibi geliyor. Bendeniz biraz cimri olduğumdan öyle hırsımı alışverişle falan gideremem, ne kadar berbat hissedersem hissedeyim kendimi ancak kuaför paklar beni. Kestiririm rahatlarım, benim yöntemim de böyle işte. 
Esen kalın.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

ŞAMPİYON BELLİ OLDU (!)

Bir futbol yazısı yazacağım aklıma gelmezdi doğrusu.
Ne yapayım ki televizyonda gördüklerim karşısında duyarsız kalamadım. Kadıköy yıkılmış, perişan edilmiş. İnsanlar evlerinden çıkamıyor, olacak şey mi bu? Araçlar devrilip ateşe verilmiş, cam çerçeve kırılmış. Başka ülkelerde de böyle mi yapıyor taraftarlar, bir şampiyonluk maçı sonrası hep olaylar mı çıkıyor? Yoksa bizim insanımıza has bir özellik mi bu? 
Televizyonda futbol yorumcuları konuşuyor, Futbol Federasyonu'nun kupayı maçın hemen sonrasında vermesi kararını eleştiriyorlar. Bilinmeliydi diyorlar, Fenerbahçe stadında Galatasaray'a kupa verilmemesi gerektiği. Sergen diyor ki: 'Bence PLAY OFF (doğru mu yazdım bilmiyorum) bu sene ilk ve son kez oynanmıştır, seneye oynanmaz. Nerede var Allah aşkına bu uygulama bir kaç ülkeden başka? İngiltere'de niye yok mesela?' Bu uygulamanın ne olduğunu tam olarak bilmemekle birlikte oğlum sebebiyle ucundan kıyısından öğrendiğim kadarıyla bu yorumlara katılıyorum. Federasyonu da hatalı buluyorum. Skandal üstüne skandal oldu, bir kabus yaşattılar Kadıköy'de. Yazık değil mi insanlara? Yazık değil mi maça giden kadın ve çocuklara? 


Kendimi bildim bileli Fenerbahçeli'yim, babadan geçme. Çocukken fanatikliğe varan bir tutkuyla bağlıydım takımıma. O zamanlar radyodan veriliyordu maçlar ve biz babamla her pazar maç dinlerdik. Spor Toto oynardı babam, ben de takip ederdim. Yıllar geçti, futbolun hayatımdaki yeri azaldı, şimdi ise tamamen yok oldu. Hele şike iddialarından sonra çok da itici gelmeye başladı. Büyük bir endüstri futbol. Müthiş paralar dönüyor, aklın almayacağı miktarlar futbolculara veriliyor. Bu ülkede spor denince futbol anlaşıldığı sürece de devam edecektir bu durum. Bu kadar yoksulluğun, yoksunluğun olduğu bir ülkede buna o kadar üzülüyor ve şaşıyorum ki.  Ve taraftarlar; müthiş organize oluyorlar, dünyanın parasını alıp bazen sahada ter bile dökmeyenler için sokaklara çıkıyorlar. 
Keşke başka şeyler için de böyle organize olsalar, ülkede yaşanan sorunları içselleştirip kırıp dökmeden sokaklara düşüp eylem yapsalar. Ütopik ve saf bir hayal benimki biliyorum. Beyinlere afyon gerek, yoksa nasıl kör olacak gözlerimiz, sağırlaşacak kulaklarımız. Sonra gerçekleri görür de sesimizi falan çıkarırız maazallah...
Sonuçta,
Eski bir Fenerbahçeli olarak Galatasaray'ın şampiyonluğunu kutluyor ve Şampiyonlar Ligi'nde başarılı olmasını diliyorum. 
Yazmamış olmayı dilediğim bu futbol yazımı da burada sonlandırıyorum.
Esen kalın.

11 Mayıs 2012 Cuma

İNSANLAR, İNSANCIKLAR



İnsanlar ikiye ayrılır, gamlılar ve gamsızlar. 
Sorumlular ve sorumsuzlar olarak da, eşekler ve semerleri olarak da tabi.
Ne kadar çok sorumlu olursan, yüklendiğin görevi ne kadar dert edinirsen, sırtına semer vuran o kadar çok olur. 
Ne rahattır bu insanlar, hiç bir şeyi dert edinmezler, nasıl olsa daima işleri yapacak, sorunları çözecek birileri vardır. Bunlar da ikiye ayrılır, yapılanın değerini bilip teşekkür edenler ve umurunda bile olmayıp bunu, yapanın görevi sayanlar. 
Mutlaka yaşıyorsunuzdur bu durumları; en yakınınıza, ailenize bakın. Her ailede yükü çeken bir kişi mutlaka vardır. Hadi aile kalabalık diyelim, olsun olsun iki kişi, o kadar. Evin faturaları, alışverişi vs. gibi şeylerle kazara ilgilenen bir kişi oldu mu, artık diğerleri nasılsa ilgilenen var diyerek ipe unu serip oturmayı tercih eder. 
İşçi statüsünden kendi işinin sahibi statüsüne geçişimin dördüncü yılındayım. Bu süre içinde o kadar değişik insanlar tanıdım ki, hayretten ağzımın açık kaldığı çok oldu. Bunun iki sebebi olabilir diye düşünüyorum, hayret edişimin yani. Birincisi, tam yirmi iki yıl boyunca çok düzgün bir şirkette çalışmış olmam. Prensipli, ilkeli işverenlerimin olması, verilen sözlerin zamanında yerine getirilmesi, sorumluluklardan kaçılmaması. İkincisi ise yetiştiğim ailenin çocuklarına dürüstlük, doğruluk, çalışkanlık aşılaması. 
Tam anlamıyla sudan çıkmış balığa döndüm diyebilirim bu dört yılda. Ne kadar izole ve hijyenik bir hayat yaşamışım ben. Herkesi de öyle sanma yanılgısına düşmüşüm. Kimsenin bir şeyi dert ettiği yok. Devlete borcu olanın umurunda değil, iş yaptırdığına emeğini vermemek ya da mümkün olduğunca geciktirmek marifet, çalışanından en çok almak en az vermek iş adamlığı... 
Bu mudur yani? 
Bu insanların gece yatağına yattığında nasıl uyuduğunu merak ediyordum, artık etmiyorum. Öyle mışıl mışıl uyuyorlar ki, kendilerini haklı çıkaracak sebepleri öyle güzel bulmuşlar ki. 
Bir arkadaşımın, "insan ailede değil sokakta yetişiyormuş" sözü ne kadar doğru geliyor şimdi. 
Öfkeliyim, isyanım büyük, nedenlerim niçinlerim çok fazla. 
Fakat artık bu neden niçin sorularını sormaktan da vazgeçiyorum. Hayatı kendi bildiğim gibi yaşamaya devam diyorum. Kalbim katılaşmadan, ama onların düzenine de uymadan yaşamalıyım, hakkını vererek. 


7 Mayıs 2012 Pazartesi

TERAS KEYFİ

Yeni yaşım iyi başladı:)
Sabah, meslek derneğimizde kahvaltılı toplantıya katıldıktan hemen sonra sevgili dostum Hatice ablaya gittim. İşimizi hallettikten sonra birer kahve içtik. Sohbet arasında, "Sen bu aralarda bir günde doğmuştun, o gün gel de terasta keyif yapalım." dedi. "Dün doğmuştum" deyince hemen akşam daveti yaptı ve ben de hemen kabul ettim.
Ne iyi yapmışım da kabul etmişim:) Ne zaman Hatice ablayla bir araya gelsek zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. En berbat ruh halimle bile gitsem neşeyle çıkıyorum o evden. 
Bu akşam da öyle oldu. Sarayburnu ve Marmara manzarasına hakim terasında, birer kadeh kırmızı şarap eşliğinde yemek yedik, sohbet ettik. 
Nevi şahsına münhasır kadınlardan biridir Hatice abla, çocukluğumdan tanırım onu. Babam boyacıydı, inşaatlardan çok evlerde çalışırdı, bu evlerden biri de onun eviydi. Ailece tanışırdık, babam onun evinde boya işindeyken biz de annemle arada giderdik. Çocukken de onun o karizmatik kişiliğinden etkilenirdim. Neşe dolu, yaşam enerjisi yüksek, kadın gibi kadın ama aynı zamanda erkek-kadındı o. Ayağı yere sağlam basan, her işini kendi halleden, yerinde duramayan, deyim yerindeyse Atom Karınca gibi, müthiş bir kadın. Edebiyata ve resme ilgili, şiir yazan, resim yapan bir kadın.
Yıllar içinde kesintiye uğrasa da hep sürdü ilişkimiz. Ben kendi işimi yapmaya başladıktan sonra artık iş ilişkimiz de var onunla ve sık sık görüşüyoruz. Hem iş hem keyif buna diyorlar herhalde. 
O kadar çok şey anlattırıyorum ki ona ve daha anlattıracak o kadar çok şey var ki. Girip çıktığı ortamlar, yaşadığı tecrübeler hayli ilginç olduğundan dinlemeye doyamıyorum. Eskiden çalıştığım işyerinin sahipleri olan güzel insanların da kuzeni olduğundan daha bir yakın hissediyoruz kendimizi. 
Geçtiğimiz yıl bilgisayar aldık ona, fırsat bulduğumca belli bir düzen içinde dersler verdim, hevesi ve heyecanı ile bu konuda da başarılı oldu. Şimdi istediği siteye girip istediği bilgiye ulaşıyor, alışveriş bile yapıyor.
Hiç bir şey için geç olmadığını kanıtlıyor böylece. 

HAYAT ÇOK GÜZEL!



Ne güzel bir gündü...
Sabah, pazar kahvaltımızı üç kardeş, çoluk çocuk birlikte güzel bir mekanın bahçesinde yaptık. Kız kardeşimin doğum günüm sebebiyle ayarladığı bir toplantıydı. Aynı zamanda güzel gelinimizin de 1 mayıstaki doğum gününü birlikte kutlamış olduk.
Hep sevdiğim toplantılardır bu aile toplantıları. Hep güleriz, neşelenir kahkaha atarız. Sanki hiçbirimizin derdi tasası yoktur, bırakırız her şeyi arkada. Önemli olan o anda orada birlikte güzel zaman geçirmektir. 
Keşke daha sık ve daha başka sevdiklerimle de birlikte olma fırsatımız olsa. 
Çok arayan oldu, çok mesaj aldım ve çok mutlu oldum bugün. 
Ama aldığım en güzel ve en ilginç mesaj, sevgili ablamın cimcime kızı, canım yeğenim Gizem'den geldi gecenin bitimine yakın. Paylaşmadan yapamayacağım, çok güldüm:)
"Nurten ablacım doğum günün kutlu olsun. Yeni yaşın sana hep sıcak çaylar, bol paralı müşteriler, gönlüne göre bir sevgili eş, bir sürü Bursa seyahati, okunacak kaliteli kitaplar, dinlenecek güzel müzikler, çok güzel bir ilham perisi, sıcak ve ıslak bir yaz tatili, soğuk ve karlı bir Uludağ tatili (tabi bizimle birlikte) getirsin." 
Canım benim, bir tanesi bile gerçekleşse yeter. 
Hepinize teşekkür ederim, tüm yakınlarım ve sanal olan olmayan tüm arkadaşlarım, iyi ki varsınız.


5 Mayıs 2012 Cumartesi

ÜÇÜ BİR ARADA!

Bu yıl hıdrellez ve dolunay aynı güne denk geldi. Yılın en güçlü dolunayı diyorlar. 
İnanırsınız, inanmazsınız sizin bileceğiniz iş. 
Ben inanıyorum; hem dolunayın gücüne hem de hıdrellez dileklerine. 
Yarın gece dileklerimi bir kâğıda yazacağım, olmasını istediklerimi sembol olarak yerleştireceğim gülün dibine. Dolunay için de ritüellerim var tabi, yalnız onlar bana kalsın:))) Arkadaşımın izni olmadan anlatamam.
Hıdrellez ve Dolunay aynı güne denk geldi dedim ya, aynı güne bir de benim doğum günüm denk geldi:) Bir kaç yıldır heyecandan uzak kalan bendeniz bu yıl daha şimdiden heyecanlanıyorum. Bir yaş daha almamla hiç ilgisi yok bunun. Ben hissettiğim yaşta olduğumu biliyorum ve gelen her yeni yaşımı mutlulukla karşılıyorum. Gitgide daha bir BEN oluyorum çünkü. Tek şikayetim gözlük numaramın artması ve genetik şeker musibetinin ne yaparsam yapayım gittikçe yükselmesi. 
Doğum günlerim hep özel olmuştur benim için. O gün hiçbir şeyin moralimi bozmasına izin vermem. Bahar aylarının en güzelinde olduğumuzdan hava da güzel olur, benim içim kıpır kıpır, kanat takıp uçacak gibiyimdir adeta. Arkadaşlarımın, eş dostumun beni aramaları kadar mutlu eden bir şey yoktur. Hediye ile ise işim hiç yoktur. Olmasa da olur, içtenliğini bildiğim sevgi dolu dilekler yeter de artar bile. 
Esen kalın


2 Mayıs 2012 Çarşamba

AH BEYNİM AH!

Çok yorgunum. Her bakımdan. 
Beynimi toparlayamıyorum son günlerde. Üşüşen o kadar çok şey var ki, hangi biriyle başa çıkacağımı şaşırdım. 
İşe gidiyorum, her gün ayrı sorunla, ayrı angarya ile karşılaşıyorum, eve geliyorum açıyorum televizyonu, "hay açmaz olaydım" diyorum. Çevremdeki insanların bazılarını "keşke tanımaz olaydım" diyorum. Her gün beni hayrete düşüren yeni bir olay oluyor maşallah. Şöyle bir sakin sakin geçen günüm yok. Haldır haldır, koştur koştur yaşıyorum işte. 
Hayır, hımbıllıktan nefret ederim, koşuşturmaya bayılırım, ama bu nedir Allah aşkına? Hem ne için ve nereye kadar böyle koşturup duracağım? Çok değerli bir yakınımın bir sözü vardı, "nar-ı hayat fid dünya" diye. Yani hayatta rahat yokmuş, dünya rahat yeri değilmiş, sık sık söylerdi.
Aslında dünya rahat etme yeri olmayabilir, sorun yok bana göre. Fiziksel olarak koş koşabildiğin kadar ne çıkar ki? Benim derdim ruhsal rahatlıkla ilgili, beynimin içi rahat olsun, huzur bulsun yeter. 


Bazen, "keşke çocuk kalsaydım" diyorum. Hele televizyondaki "Seksenler" dizisini izledikten sonra daha bir depreşiyor bu isteğim. Gerçi oradaki başlangıç müziği beni her seferinde ağlatıyor, o da ayrı. Ümit Besen söylüyor ve ben her seferinde gidiyorum ta 1983 yılına, o talihsiz trafik kazasının olduğu 18 ağustos gününe.  Bunun hayatımın hangi döneminde sona ereceğini de merak ediyorum. Yoksa ölene kadar geçmeyecek mi?


Bu dizide çocukluğumdan çok şey buluyorum. O kadar birebir yaşıyorum ki, keyifle hüzün yan yana yürüyor. Bir gülüyorum bir ağlıyorum, oğlum önceleri şaşırıyordu, alıştı bana, şimdi merak edip soruyor o günlerdeki yaşamı. Orada gördüklerine inanamıyor, telefonla konuşmak için komşuya ya da bakkala, pastaneye gitmeyi, şehirler arası görüşmede saatlerce beklemeyi. Sağ-sol çatışmalarını, insanların gece sokağa çıkmaktan korkmalarını. Tek kanallı ve siyah beyaz televizyonu. Merdaneli çamaşır makinelerini vs.
Zordu belki yaşam teknolojik bakımdan, ama sanırım şimdikinden daha mutluydu insanlar. Ne kadar paran varsa o kadar harcardın, kredi kartı denen tüketimi körükleyen canavar yoktu. Her dakika zır zır çalıp rahatını bozan cep telefonları da yoktu, bağımlılık yaratan internet de. İnsanlar daha fazla yüz yüze görüşüyor, daha fazla okuyordu. 
En önemlisi insani duyguları, değerleri yitirmemiştik o zamanlarda. Büyük çoğunluk samimi ve idealistti, daha yurtseverdi. Paraya tapmıyorlardı şimdiki gibi. 
Sabah bir tanıdığımın evindeydim, bir iş için gitmiştim oraya, tam çıkarken bir kadın geldi ve tanışınca gitmemi geciktirip kalmaya karar verdim. Benim de ucundan kıyısından tanığı olduğum yıllar ve insanlar konumuz oldu. Bilmediğim ne çok şey öğrendim ve ne çok keyif aldım o sohbetten. Kalabalık evlerde yaşanan hayatın sıcacık huzurunu duydum içimde. Eski insanların prensip ve ahlakını dinledim onların şen şakrak dilinden. 
Şimdi?
Şimdi yok hiç bir yerde huzur. İnsanlarımız her daim acılı, her daim öfkeli. Benim inanmadığım, onaylamadığım, aklımın sınırlarını zorlayan projeler üretip insanını hiçe sayan bir yönetimle yönetiliyor ve eskisinden daha zor koşullarda para peşinde koşup duruyoruz. Sevgi, saygı ve güven kalmadı memlekette. Kimse kimseyi sevmiyor, kimse kimseye saygı duymuyor ve en kötüsü kimse kimseye güvenmiyor. Oysa güven olmazsa hiç bir ilişki yürümez ki. 
Çok yorgunum...
Bu gidişle daha çoook yorulacak bu beynim. 
Şaşırmak, hayatiyet belirtisiymiş. Hâlâ çocuk saflığıyla yaşayabiliyorsun demekmiş. 
Ama yoruyor insanı bir yandan da. 
Karar veremedim, çocuk safiyetiyle yaşamaya devam mı, yorulmamak için büyüyüp kalbimi katılaştırmak mı?
Esen kalın.