28 Haziran 2012 Perşembe

VELİLERİN HAKLI İSYANI

Bir haftadır İstanbul'da yer yerinden oynuyor.
Halen faaliyette olan 19 adet Etüt ve Beslenme İlköğretim Okulunun, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'in açıklamasıyla normal okul statüsüne dönüştürüleceğini öğrendik. Böylece bu okullarda okuyan yüzlerce öğrenci ve velisi mağdur olacak.
Nedir Etüt ve Beslenme okulları?
Milli Eğitim Bakanlığının 28.11.1997 Tarih ve 8983 Sayılı Etüt ve Beslenme İlköğretim Okulları Yönergesi doğrultusunda resmi ve özel statüde kurulmuş bulunan okullardır. Kuruluş asıl amacı: Anne ve babası çalışan öğrencilerin gereksinimlerini karşılayabilmektir. Anne ve babanın mesaide olduğu saatlerde öğrenci okulda bulunmakta, okul programının yanında zorunlu etüt derslerine de devam etmektedir. Öğrenci dört saat sabahtan ve iki saatte öğleden sonra olmak üzere toplam altı ders saati okul öğrenimini gördükten sonra 3 (üç) saatte zorunlu etüde kalmaktadır. Etütte anne ve babasının gözü arkada kalmadan güvenilir ve onun için hazırlanmış eğitim ortamında öğretmenleri gözetiminde  derslerine çalışmakta, folklör, bale, gitar, satranç vb. etkinliklere katılmakta ve bir sonraki günün hazırlığını eve götürmeden okulda tamamlayabilmektedir. Özel statüde bir devlet okuludur. Öğlenleri yemek, ikindilerde kahvaltı verilmektedir. Eğitim için değil, yemek ve etüt için para alınmaktadır. Özel okullarla kıyaslandığında bu para çok cüz'i kalmaktadır. 
Benim oğlum da bu okullardan birinde okuyup geçtiğimiz yıl mezun oldu. Ben bu sayede gözüm arkada kalmadan rahatça işime gidebildim. Çocuğumu nereye, kime bırakayım diye bir derdim olmadı. Ödevlerini hep okulda etüt saatinde yaptığından eve ders getirmeden başarılı olabildi. Aynı şekilde erkek kardeşimin oğlu da bu okulda okuyor.
Şimdi tutmuş bu okulları normal okul statüsüne çeviriyorlar. Duyduğum an inanamadım. Meğer 4+4+4 sistemine uymadığı ve bu sistem ile daha çok okula ihtiyaç olacağı için dönüştürülüyormuş bunlar. Gerekçesi buymuş. Biliyorsunuz yeni sistem ile okullarımız, ilköğretim okulu, ortaokul ya da İmam Hatip orta okulu diye ikiye ayrılıyor. Sonrası ise eskisi gibi lise. Bu sistemde İmam Hatip orta okulu açığı oluşuyor ya, harıl harıl İmam Hatip açmak için çalışıyorlar ya, işte bizim okulları da bu amaçla kullanacaklarmış. Hükümet yanlısı yazar Nazlı Ilıcak bile yazdı bunu açık açık ve gereksiz ve mağdur edici bir uygulama olduğunu söyledi. Bu okulların dönüştürülme kararına ne kadar şaştıysam Nazlı hanımın yazısına da o kadar şaştım doğrusu. Kırk yılda bir doğru bir şeyler söyledi, hayret.
Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu kararına karşı geçtiğimiz pazar Kadıköy'de Basın açıklaması ile bir eylem gerçekleştirdi veliler. Bu pazar da aynı şekilde eylem yapacaklar. Her ne kadar benim çocuğumun artık ilişiği kalmasa da destekliyorum tüm velileri. Erkek kardeşimin oğlu da 7.sınıfa gideceğinden o da etkilenmeyecek, ama annesi eyleme katıldı, onu kutluyorum.
Bugün sana, yarın bana. Daha neler olacak kim bilir? Duymuşsunuzdur, ilkokullarda artık İslamî boyama kitaplarıyla ders yapılacakmış. Ne güzel! Boyama kitabının da islamîsi mi olurmuş Allah aşkına? Bu nasıl bir zihniyettir?
Eylül ayında okullar açıldığında ne büyük bir karmaşa olacağını ve bir kaç ay içinde ortaya çıkacak sorunlarla boğuşulacağını şimdiden görüyorum.
Enine boyuna düşünülmeden, doğru dürüst plan proje yapılmadan uygulamaya konan kurallar, yasalar yüzünden eğitim sistemimiz kevgire döndü. Hallaç pamuğu gibi atıp savurdular öğrencileri, velileri. Sbs denen saçma sistemi getirdikten çok kısa bir zaman sonra ne büyük bir yanlış yaptıklarını anlayıp geri döndüler. Şimdi başka yanlışlarda direniyorlar. Bir tane akîl adam çıkmaz mı bizi yönetenlerin arasından yarabbim?
Çalışan kadınların kurtarıcısı olan Etüt ve Beslenme okullarını dönüştürmek sizce ne anlama geliyor? Ben söyleyeyim; kadının çalışmasına ne gerek var ki, evde oturup baksınlar çocuklarına. Başka bir anlam çıkaramıyorum ben. 19 tane düzgün okuldan ne istediler anlayamıyorum.
Umarım, mağdur edilen velilerimizin yaptıkları haklı eylemler biraz ses getirir ve geri adım atılır.
Esen kalın.


22 Haziran 2012 Cuma

BANA BİR ŞEYLER OLDU


Bana bir şeyler oldu. Elim ne yazmaya ne okumaya gidiyor.
Gündüzleri canavar gibi çalışıyorum, akşam olunca koltuğa yığılıyor kalıyorum. Sonra da erkenden uykum geliyor, yatıyorum.
Bir şeyler yazayım istedim geçen akşam, oturdum bilgisayarın başına, birden hepsi anlamsız geldi, vazgeçtim. Oysa başka zaman olsa ne de güzel döktürürdüm, alır başını giderdi yazı. Olmadı.
Ne oldu bana?
Büyük bir hayal kırıklığı mı yaşıyorum? İnsanlardan mı umudumu kestim? Yalnız kalma arzum had safya mı ulaştı?
Bugün mesela, bir akrabam aradı, borç istedi. Ne yaptım dersiniz?
"Param yok, ama olsaydı da sana verip vermemeyi düşünürdüm. Sen beni hiç işin düşmediğinde, hal hatır sormak için aradın mı da şimdi borç istiyorsun?" dedim.
Sonrası, büyük rahatlık, kuş gibi hafifleme. Artık böyle, kimsenin beni aptal yerine koymasına izin vermeyeceğim.
Sonra yine bugün bir toplantı, beş erkek bir de ben. Kadını adam yerine koymamaya alışmış beş ağaç kütüğü. Zorla kendimi adam yerine koydurttum, beni muhatap olarak kabul etmelerini sağladım.
Ama yoruldum...
İnsanlarla uğraşmanın elbette zor olduğunu biliyorum. Yumuşak başlılığım  yüzünden istismar edilmişliğim çoktur. Fakat artık yorulduğumu hissediyorum ve bu yorgunluk bana bugünkü davranışlarımı yaptırttı.
Değer ve kadir bilmezlerin arasında yaşıyor olmak canını sıkıyor insanın. Hele bunu göz göre göre yapıp umurunda bile olmayan insanların arasında.
Bu akşam böyle, sizin de canınızı daha fazla sıkmadan esen kalmanızı dileyerek son veriyorum iç döküşüme.

14 Haziran 2012 Perşembe

UYGUNSUZLAR


Öğleden sonra gazetemin televizyon sayfasına göz atarken gördüm. 'Günün en iyi seyirliği' diyordu UYGUNSUZLAR için. Marilyn Monroe ve Clark Gable’ın başrollerini paylaştığı, senaryosunu Arthur Miller'in yazdığı ve John Huston'un yönettiği 1961 yılı yapımı bu filmi izlemeye karar verdim. Clark Gable benim aşkım, Marilyn Monroe ise hayran olduğum güzel kadın. Tüm işlerimi filmin başlayacağı saate kadar bitirdim ve geçtim televizyonun karşısına.
Monroe ve Gable'nin kariyerleri boyunca en iyi performanslarını sahneledikleri film diye yazıyor gazetede. Buna rağmen yayınlandığı dönemde pek ilgi çekmemiş, filmden sonra Gable'in, bir kaç yıl sonra da Monroe'nun ölümü ile efsane haline gelmiş.
Konusuna gelince, 60’larda yeni boşanmış bir kadın olarak Batı Nevada’ya gelen Roslyn ve eski kovboy Gay’in aşkını anlatıyor, tüm doğallığıyla, duygusal karmaşalarıyla.
Sert yapılı Gay ile naif, yumuşacık Roslyn'in aşkı nasıl da güzel. Roslyn nasıl da çocuk saflığında, hatta bir kedi sokulganlığında. Gay nasıl da sert görünüşünden umulmayacak kadar romantik ve açık sözlü. Sevdiğini söylemekten sakınmayan bir kovboy. Aralarında yaş farkı var, ama bir yandan da sanki yok. Öyle yakışıyorlar yani birbirlerine.
Mutlu sonla bitiyor film.
Bütün filmlerin mutlu sonla bitmesini isteyen ben sevinemiyorum bu mutlu sona.
Size tavsiyem, zaten melankolik bir ruh halindeyseniz izlemeyin bu filmi, daha beter olursunuz, benim gibi.
Uyku da tutmaz, oturur gece vakti yazarsınız işte böyle:)

12 Haziran 2012 Salı

YENİ NESLİN ÇALIŞMA HAYATI

Çalışma hayatına başlayalı yirmi altı yıl oldu. Bunun yirmi iki yılını bir şirkette tek muhasebe sorumlusu olarak geçirdim. Dört yıldır da bağımsız olarak sürdürüyorum mesleğimi.
Tek muhasebe sorumlusu dedim ama, muhasebe dışında da iş neyi gerektiriyorsa yaptım. Gerektiğinde boşluk doldurdum, bir joker gibi çalıştım. İrsaliye de yazdım, mal sevkiyatına da yardımcı oldum, tahsilat takibi de yaptım. Çay kahve servisi ve temizlik işlerini de boş olduğumda yahut eleman eksikliğinde rahatlıkla yaptım. Hiç gocunmadım, gocunacak bir şey yoktu ki. Benim hayatta öğrendiğim bir şey varsa o da şudur; yaptığın her işten mutlaka ama mutlaka bir şey öğrenirim. "Benim görevim değil, işimle ilgili hiç değil" deyip de işten kaçtığım görülmemiştir. Herkes pürüzlü işlerden kaçar, ben severim, çünkü her pürüz bana bilmediğim yeni bir şey öğretir. "Şunu nasıl yaparız Nurten ya da bunu yapabilir miyiz?" dendiğinde yanıtım hiç Hayır olmamıştır. Yapılmayacak iş yoktur, mutlaka bir yolu bulunur.
Ve bütün bunlar benim gelişmeme katkı yapar. Zorlu yollardan geçmeden geliştiremez kendini insan. Oturarak, rahat rahat kim neyi başarabilmiştir ki?
Babamın bir sözü vardır, "Ben çalışmazsam ölürüm" diye. O kadar inanıyorum ki buna. Emekli olup da bir köşeye çekilenlerin sağlıklarının daha çabuk bozulduğunu sanırım hepimiz görüyoruz. Emekli olmayan, olmak istemeyenlerin yahut emeklilikten sonra kendilerine bir şekilde uğraş bulanların ise daha sağlıklı oldukları da apaçık gözümüzün önünde.
Dört yıldır bağımsız çalışıyorum dedim ya, bu süre içerisinde hem piyasayı tanıma hem de yeni nesil çalışanları gözlemleme imkanım oldu. Arkadaşlarımın yanlarında çalışan gençleri gördüm, anlatılanları dinledim, hayretler içerisinde kaldım. Ve şimdi, benim çalıştırılmasına yardımcı olmam istenen bir genç kız var. Arkadaşlarımın yaşadığı tecrübeyi bizzat yaşıyorum malesef. Malesef diyorum, çünkü inanın akıl almaz durumlarla karşılaşıyorum. Yok, ben böyle şey görmedim, bu kadar yıllık çalışma hayatımda böyle şeye rastlamadım.
Bu gençlerin en büyük özelliği sorumluluk duygularının sıfıra yakın olması. Hiç bir şey için hiç bir şekilde sorumluluk hissetmiyorlar.
Hedefleri yok, ne yapacakları konusunda en ufak bir fikirleri yok. Serseri mayın gibiler.
Umursamazlar, yaptıkları hatalardan ders almak gibi bir düşünceleri yok.
Yaptıkları işi en iyi yapmak gibi bir kaygıları hiç yok.
Mümkün olan en az işi yapıp en çok parayı almak istiyorlar.
Alt kadrolarda çalışmadan yahut işin mutfağından geçmeden, tecrübesizliklerinin de farkında olmadan hop tepeye oturmak istiyorlar.
Saygısızlık had safhada, üstlerinin yanında nasıl davranılması gerektiğinden bihaberler. Bu, biraz aldıkları aile eğitimi ve terbiyesiyle de ilgili elbet. Bu gençlerin sadece iş yaşamında değil, özel ve sosyal yaşamlarında da böyle olduklarını görüyorum.
Örneklemeye geçeyim de konuyu pekiştireyim istiyorum.
İlk olarak işe geliş gidiş saatlerini alayım. Kesinlikle kendilerine söylenen saatlere uymuyorlar, isterseniz defalarca söyleyin, onlar bildiğini okuyor.
İşyerinde kahvaltı diye bir şey oluşmuş, kimse evinde kahvaltı etmiyor, zaten geç geliyor işe bir de kahvaltı keyfi yapıyor dakikalarca.
Zırt pırt çalan cep telefonlarından illallah geldi. Tam birlikte iş yaparken çalan telefona hiç bir zaman "şimdi müsait değilim, sonra görüşelim" denmiyor. Uyarı aldığı halde bu böyle devam ediyor.
Ziyaretçi çokluğundan geçilmiyor. Orasının bir işyeri olduğu unutulup mahalle kahvesi moduna geçiliyor.
Ajanda tutmak diye bir alışkanlık yok. Söz uçar yazı kalır, ama arkadaşlar hafızalarına o kadar güveniyor ve buna rağmen o kadar da yanılıyorlar, yine de inatla yazmıyorlar yapacakları işleri ajandaya.
Kısacası, kavak yelleri başında, hop tirinam, leylim ley dolaşıyorlar ortalıkta iş yapıyorum diye.
Biz de genç olduk, bizim de kavak yelleri esti başımızda. Ama yok, böyle bir sorumsuzluk yaptığımı ben hiç hatırlamıyorum.
Ne oldu? Neden oldu?
Bu yeni nesli bu duruma nasıl getirdik? Nasıl getirdik diyorum, çünkü onların anne babası bizim nesil. Biz bir yerlerde bir yanlış yaptık ki böyle oldu.
Mutlaka, sorumluluk sahibi, terbiyeli, çalışkan gençler de var, ama yazık ki azlar.
Ben sorumluluğum altındaki genç kıza çalışma şevki verebilecek miyim bilmiyorum, ama neden böyle olduğu konusunda düşünmeye devam edeceğim.
Esen kalın.

9 Haziran 2012 Cumartesi

ÇILDIRMAYA AZ KALDI

Evet sevgili arkadaşlarım, çıldırmaya az kaldı. Yakında başımda hunili bir profil resmimi görürseniz şaşırmayın.
Bir hafta önce bugün ofisimi taşıdım. Taşınma yerleşme, yerleştirme derken daha yeni duruma alışamadan meslek eğitimlerimiz başladı. Dört tam gün eğitim, ikisi bu haftaydı, ikisi gelecek hafta. Dünya kadar işimin arasında iki tam günümü eğitime ayırnca (zorunluluktan) birikim birikim üstüne, gel çık işin içinden. Üstüne bir de ateşim çıkmasın mı? İkinci gün eğitimi yarıda bırakıp yatak döşek yatmayayım mı? Kolumu kaldıracak halim yok. Ateşe hiç alışık değilim, azıcık çıksa derman kalmıyor bende. Otuzyedi doksanla ikiseksen devrilip kaldım.
Allah'ım ne çekilmez bir durum, antibiyotik, vitamin iç iç dur. Peşinden sıcak bassın, uykun gelsin, sırılsıklam ter içinde uyu, kalk, üstünü değiştir, tekrar yat, sabah kalk kendini biraz iyi hisset işe git, öğlene doğru gene ateşin yükselsin, hadi gene eve, gene yatak döşek.
Bu arada bir de belalım var benim, durmadan arıyor. Eski patronunum şoförüdür kendisi, halis, su katılmamış bencildir. Bir işi var halletmemi istediği, zırt pırt telefon. Bir de ödemeli arıyor ki, hemen basıyorum tuşa kapatıyorum. O yine tınmıyor, bu kez normal arıyor. Taşındım, yerleşiyorum, sonra diyorsun anlamıyor, hastayım yatıyorum diyorsun, geçmiş olsun diyor kaldığı yerden devam ediyor. Ölür müsün öldürür müsün? Bir şekilde sıyrıldım, pazartesiye Allah kerim artık.
Bu nedenle sevgili arkadaşlarım, yazamamak, hiç birinizi okuyamamak bir yana bloga giremedim bu süre içinde.
Aslında size şahane bir konum vardı bugün yazacak. Yeni neslin iş anlayışı, çalışma şekli, prensip(sizlik) leri hakkında epey bir döktürecektim. Çok dertliyim çünkü ve de şaşkın. Başımda bir bela daha var yani. Ama bunu yarına bırakayım, uzun ve derin bir konu.
Şimdi iyiyim çok şükür, fiziken bomba gibiyim, ama ruhen, yukarıda dedğim gibi çıldırmaya az kaldı.
Ben esenleyemedim, siz esen kalın bari.

2 Haziran 2012 Cumartesi

YAZMA ŞENLİĞİ VE HAYAL KIRIKLIĞIM


Bir kaç gündür siyasi gündemi takip etmiyorum. Oh ne rahatım, ne sinirlerim bozuluyor ne moralim. Kürtaj ve sezaryende bıraktım.
Zaten işim başımdan aşkın, ofisimi taşıdım, yorgunluktan ayaklarımın altı sızlıyor, bacak kaslarım kesik kesik ağrıyor.
Buna rağmen bugün işten çıkınca Bedri Rahmi'nin Kalamış'taki evine gittim arkadaşımla. Her yıl haziran ayının ilk hafta sonu yapılan Yazma Şenliği'ne katıldık. Biraz nefes alayım dedim, yorgunluk atayım. Nefes de aldım, yorgunluk da attım, fakat ne yalan söyleyeyim hayal kırıklığına uğradım. Bedri Rahmi büyük bir sanatçıydı, Eren hanım da öyle. Türkiye'nin hemen her yerinde resimleri, duvar panoları var. Bedri Rahmi'nin şiirleri, denemeleri kitap kitap raflarda. Müthiş keyif duyuyorum onların desenlerini kumaşlarda görmekten.
Ancak, bu yıl umduğum gibi değildi şenlik. Tembel davranış kokusu sinmişti şenliğin yapıldığı bahçeye. Her yıl yeni bir ürünün sunulduğu, çok çalışıldığı ve verilen emeğin fark edildiği bahçede bu yıl boşvermişlik hakimdi, sanki ölü toprağı serpilmişti. Hiç bir zaman görmediğim bir bölüm vardı mesela; fırsat bölümü. Geçtiğimiz yıllarda yapılıp satılamamış ürünleri sergilemişler. Ne alırsan ..... TL. demişler. Bu beni irkiltti, sanatın ticarete dönüştüğünü gösterdi. Şenlikte sergilenen ürünler belli bir para karşılığında satılıyor, bu çok doğal elbet. Ayrıca, tahta kalıplarla baskıları yapılan bu ürünler Bedri Rahmi ve eşi Eren Eyüboğlu'nun özgün desenleri olduğu için, piyasada asla bir benzerini bulamayacağınız için fiyatları pek ucuz değil. Satarsan para kazanırsın, satamazsan bu desenleri kullanım alanı farklı olan bir üründe değerlendirirsin.
Acaba Bedri Rahmi'nin oğlu Mehmet Hamdi'nin bir kaç yıl önceki ölümünden sonra mı böyle oldu diye düşünüyorum, fakat geçen yıl farklıydı hem de çok farklı. Evin karşısındaki apartmanın giriş katında yeni açılan atölye de sergi haline getirilmiş ve oldukça fazla sayıda ziyaretçi çekmişti.   
Çok fazla kalmadım bu yıl, şöyle bir turlayıp terk ettim bahçeyi. Bir kaç da resim çektik arkadaşımla her yıl olduğu gibi tabi.
Üzüldüm.
Olsun yine de iyi geldi ruhuma, yorgunluğuma.