30 Temmuz 2012 Pazartesi

BENİM EVİM


İnsanın evinde mutlu olması o kadar önemli ki ve o kadar güzel ki.
Ben evimde çok mutluyum. Bu akşam kapımı anahtarla açıp içeri girdiğimde, "Çok şükür sana Allahım, ben bu evi seviyorum, hem de çok" dedim. Aslında hemen her akşam aynı şeyi yapıyorum.
İki kişilik bir dünyam var, oğlumla ikimizin mutlu mesut yaşadığı bir dünya.
Tek kişilik bir odam var, tamamen bana ait, içine girdiğimde kendimi sarayımın sultanı gibi hissettiğim. Kitap okumak istediğimde okuma lambamı yakıp keyifle sayfaları çevirdiğim. Televizyon seyretmek istediğimde yatağıma yayılıp ışığımı kapadığım. Sonra sabaha kadar mışıl mışıl uyuduğum.
Salonumu, mutfağımı, evimin her köşesini çok seviyorum.
İnsanın evinde özgür olması gibi mutluluk verici bir duygu yok.
Bugün bir dinlenme anımda eskiden yaşadığım sıkıntılar geldi aklıma, evime gitmek bile istemediğim zamanlar. Çok geride kaldı artık, ama hatırıma gelince bu akşam daha bir şükredesim geldi işte.
***
Bir de böyle bir penceresi olsaydı:)))

27 Temmuz 2012 Cuma

KISACA: MUHASEBECİ


Of arkadaşlar offf!
Yüksek nem ile birleşen kavurucu sıcaklar yetmiyormuş gibi, iş yetiştirmek için geç saatlere kadar çalışmaktan canım çıktı vallahi.
Mesleğim artık yapılmaz hale gelmek üzere, hatta üzeresi fazla, yapılmaz hale geldi bile. Bıktım inanır mısınız, bıktım illallah.
Her ay süresinde yetiştirilmesi gereken bir dolu beyanname, bildirge ve form, yine senenin belli dönemlerinde verilen bilgi formları vs. Üstelik her seferinde bir yenilik, mevzuat değişikliği, detaylar... Bir de bunların son bildirim tarihleri hep özel günlere rastlamaz mı, hayreti şayan yani. Millet dini, milli bayramları hafta sonlarıyla birleştirip tatile çıkmaya bayılıyor ya, yok bizde öyle bir şey. "Allahım bayram gelmesin ne olur, o üç günde dünya kadar iş yapacaktım ben" durumundayız hep. Maliyenin ücretsiz memuru olduk adeta. Kendi memurlarına yaptıramadıklarını bize yüklediler. Üstelik müşterilerimiz ne yaptığımızı, nasıl zorlandığımızı asla anlamıyor, hâlâ bizi kâtip gibi görüyor. İnanın, para kazanabileceğim başka bir iş bulsam hemen bırakacağım bu işi. Hiç tereddüt etmeyeceğim, yirmi altı yıllık emeğimi falan umursamayacağım. O derece yani.
Dört gündür neredeyse geceye yakın eve geliyorum. Allahtan oğlum Kınalıada'da sutopu antrenmanında oluyor ve geç geliyor da, "Beni ihmal ediyorsun anne" diyecek durumu olmuyor. Akşam eve geldiğimde direkt uyumak istiyorum, bilgisayarı falan gözüm görmüyor.
Neyse bugün tüm işlerimi halledip beyannamelerimi zamanında yetiştirdim de beynimin içi düşüncelerden arındı, rahata erdim. Ve böylece bilgisayarımı açıp blog sayfama kavuştum.
Tabi, kavuştum da ne oldu? Böyle, tabiri caizse kafayı yeme raddesindeki bir insanın yazacağı bir yazı yazmış oldum.
Ooof, offff...
* Bilmeyene not: Ben Mali Müşavirim (kısaca, muhasebeci) :)))

22 Temmuz 2012 Pazar

NEDİR BU TELEFONDAN ÇEKTİĞİM?


Son derece eski usul bir telefon kullanıyorum. Ne interneti var ne androidi vs. Bana yetiyor, işimi görüyor. Zaten bütün gün internetle haşır neşirim, işim dolayısıyla. Bir de elimde telefon gittiği geldiğim her yerde internete mi gireceğim Allah aşkına?
Perşembe akşamı telefonumu düşürdüm, daha önce de defalarca düşmüştü, ama bir şey olmamıştı, bu kez oldu işte. Emektar telefonum beni terk etmeye karar verdi. Millet arıyor, ben onların sesini duyuyorum onlar beni duymuyor. Eş dost da, "yeter artık bunu tamir ettirme, yenisini al" deyince daha önce şirkete alınan, ama kullanılmayan telefonu kullanayım dedim, iki gün kullandım, olmadı, çünkü titremiyordu bir türlü. Eh o kadar da değil tabi, titremeyen telefon işimi görmez ki benim. Aklıma birden evde eniştemin daha önce bana verdiği, fakat benim dokunmatik diye kullanmaktan vazgeçtiğim telefon geldi. Artık dokunmatiği öğrensem iyi olacak dedim. Kullanmaya da başladım, fakat bugün enişte beyle konuşurken, kız kardeşimdeki benim bozulan telefonumun aynısının hâlâ evde durduğunu öğrendim. Hemen atladım üstüne, "Ne  olur getir" diye. Getirdi sağolsun da, ben acele acele sim kartı yuvasına yerleştiriken çok itmişim, üstelik ters yerleştirmişim. Sim kartı tekrar çıkartmak gerekti tabi. Çıkartabilene aşk olsun. Önce ben, sonra enişte bey uğraştık, olmadı. Cımbız aldık elimize, çektik çektik gelmedi. İğneyle ittiridk gene olmadı. Hey Allahım, şimdi bu kartı buradan çıkartamazsam başka hiç bir telefon da yaramaz ki işime. İşyerindeydim ve çıkmak üzereydim, eve giderken yolda bir bayiye uğrar çıkarttırırım, olmadı yedek kart alırım diye düşündüm. Ne mümkün, her yer kapanmış, hem pazar hem de iftara yakın.
Yani, kaldım mı şimdi telefonsuz. Sudan çıkmış balığa döndüm, her ne kadar dinozor tip hatta neondartel denen ilk insan tip bir teknoloji kullanıcısı olsam da, telefonsuz yapamıyormuşum işte.
Ne diye tutturursun eski telefonum da eski telefonum diye? Yok onu çok seviyormuşum, sevdiğim şeylere eşya da olsa bağlanırmışım, gördüm işte.
Yarın ilk iş gideyim bir bayiye, kart çıktı çıktı, çıkmadı yeni telefon, başka çare yok.
Alışırım artık, mecburen, insan neye alışmıyor:)))

20 Temmuz 2012 Cuma

GÜNLER, AYLAR, HAFTALAR...


Bir arkadaşımla sohbet ederken tamamen tesadüf eseri, uzun zamandır içimi bir kurt gibi kemiren şüphemin doğruluğunu öğrendim bugün. Taşları da yerli yerine oturttum, ohh ne rahat, ne güzel! Değil işte. İnsan bazı gerçekleri öğrenmemeli  galiba. Öğrense bir dert, öğrenmese başka dert.
Neyse canım, konum bu değil; ben bunu öğrenir öğrenmez aldım elime günlüğümü başladım yazmaya. Yazım süreci epey sıkıntılı oldu, ama yazdım sonunda. Bilgisayarımdaki müzik de bana eşlik ederken önceki yazılarımı bir okuyayım dedim sonra. İnanın çok eğlendim, sıkıntım dağıldı bir anda. Unuttuğumu sandığım bir çok şeyi yeniden yaşadım sanki.
Günlük yazmalı insan, yaşadıklarını unutmamak, bugüne nasıl geldiğini görmek açısından çok faydalı. Betül Mardin bir söyleşisinde anlatmıştı, her gün yazılamasa bile hiç olmazsa küçük küçük notlar alarak o günü kayıt altına almak gerektiğini. Ben de böyle düşünüyorum. Genç kızlığımdan beri yazarım. Çok eski defterler malesef yok oldu gitti, keşke sahip çıkabilseydim onlara. Bana ne çok şey anlatıyor olurlardı şimdi.
Bazı defterler ise yarım, bırakmışım öyle, devam etmemişim. Kimbilir neden?
Eskiye dönüp sayfaları çevirdiğimde sanki hayatımın romanını okuyorum. Her gün yazmışım, arkası yarın gibi. Birden kesiliyor sonra, bir ay, üç, beş ay hatta bir yıl sonra yeniden başlıyor. O da ilginç tabi, uzun aranın ardından geçmişi kısa kısa aktarıp o güne geçiş yapmışım hemen. Tabi bu arada duygular güme gitmiş; sık yazınca fiziki hal ve hareketten daha çok duygulara yer vermişim. Beni asıl duygu kısmı ilgilendiriyor oysa, okurken kâh gülümsememe kâh gözümün yaşarmasına yol açarken, neler yaşayarak nerelerden geçip bugüne geldiğimi gösteriyor.
O kadar saçma şeylere üzüldüğümü görüyorum ki bazen, nedense dert edip durmuş eni konu ağlanıp sızlamışım. Fakat şimdi bunları okuyunca gülümseyebilmek güzel. En azından bugün dert ettiğim şeyler için dayanma gücü veriyor. "Ben neler atlatmışım, bunu mu atlatamayacağım?" diyorum.
Bir de okurken kahkahayla güldüğüm bölümler var, bana aslında ne güzel bir hayat yaşadığımı anlatan. İnsan bazen gerçekten salak olabiliyor, Ferhan Şensoy'un Şans Kapıyı Kırınca filminin son sahnesinde söylediği gibi: Şanssız insan yoktur, şanslı olduğunu bilmeyen salaklar vardır. (Tam olarak böyleydi galiba) İşte o kahkahayla okuduğum yerlerde bu sözü hatırlıyorum hep.
Güzel yani, günlük yazmak çok güzel, hatta harika. Gerçekte asla söyleyemeyeceğin duygularını, sakladığın sırlarını o sessiz sırdaşınla paylaşmak da cabası.
İki satır okuma alışkanlığının bile olmadığı ülkemiz insanına otur günlük yaz diye salık vermek pek akıllıca değil, ama...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

ÜÇ GÜN

Sabah uyandım,
Gerindim uzun uzun,
Pencereden görünen denize karşı.
Şükrettim yaşadığıma,
Sağlıklı olduğuma.
Bütün gün deniz, güneş,
Akşam akrabayı taallukatla,
Bahçede sohbet, yemek.
Annemin nuh deyip peygamber demeyişi,
Babamın, kayığına bindiğinin türküsünü söyleyişi,
Kızlarının nafile çırpınışları,
Torunun alaycı tebessümleri,
Yeni damadın şaşkınlığı,
Damat anasının kibarlığı,
Kâh gerilim kâh komedi filmi tadında
Muhteşemdi tatil Bartın'da.
N.D.



15 Temmuz 2012 Pazar

TATİL


Merhaba,
Üç günlük kısa bir tatil yapıp döndüm.
Bartın'daydım, annemle babamın yanında. Bir de yeğenim ve yeni damadımız ile annesi Gülşen hanım.
Uzun zamandır Bartın'da böyle keyifli bir tatil geçirmemiştim. Şansıma deniz de güzeldi, her gün denize girebildim.
Annem yine aynı, babam çok şükür sağlıklı, halam beni özlemiş daha ne olsun? İstanbul'da hiç yemediğim kadar yedim (her zamanki gibi:), her sabah bahçede kahvaltı ve kahve, her akşam yemek ve çay keyfi yaptık, her gece limanda yapılan düğünlerden gelen müzik sesleriyle coştum. Yeni akrabalarımızla aynı düşüncede olduğumuzu görüp sevindim. Yeni damadımızı çok sevdim.
Evet daha ne olsun?
Bu akşam geldim, şu yol yorgunluğumu bir atayım, yazılara devam inşallah.
Esen kalın.

8 Temmuz 2012 Pazar

ŞEMSİ YASTIMAN SAZ EVİ

 
Yıl 1975 olmalı, ilkokuldayım henüz, 4.sınıfta. Kulakları çınlasın, öğretmenimiz Şaduman hanım hevesli öğrencilerine evinde mandolin dersi vermek istediğini söylemişti. Ben de o hevesli öğrenciler arasına katıldım hemen. Yaklaşık iki yıl boyunca ders aldık öğretmenimizin evinde. Çok iyi bir mandolin çalar olmuştum sayesinde. Bize nota bilgisini en ince detaylarına kadar vermiş, müzik zevkini aşılamıştı.
Derslerde kullandığımız mandolini nereden alacağımızı hiç düşünmemiştik, Şaduman hanım bize Şemsi Yastıman Saz Evi'ni önermişti. En iyi, en hesaplısını orada bulacağımızı söylemişti. Babamla gidip renk renk, desen desen mandolinler arasından bir tanesini seçip almıştım. Satıcı amca, yaşı ilerlemiş, beyefendi bir insandı, babamla biraz da sohbet etmişlerdi bu arada ve ben bu satıcı amcayı çok sevmiştim. Önce ismini sevmiştim, Şemsi diye bir ismi ilk kez duyuyordum, Yastıman soyadı ile birleşince ise müzikal bir isim haline dönüşüyordu.
Bu dükkan Üsküdar'da cuma pazarının şimdiki Hükümet Konağı'na inen sokağındaydı, ahşap, içi bir sürü müzik aletiyle, en çok da saz ile dolu küçük bir dükkan. Yıllar yılı önünden her geçtiğimde ilkokuldaki mandolin derslerim hatırıma gelirdi. İş hayatıma başladıktan sonra pek yolum düşmez oldu bu sokağa. Bir gece arabayla tesadüfen geçiyordum ki, dükkanın yerinde durduğunu ama, Şemsi Yastıman Saz Evi tabelasının yok olduğunu gördüm. Çok üzüldüm, aklıma Şemsi beyin ölümünden başka bir şey gelmedi malesef ve aklıma gelen de doğru çıktı. O güne kadar fazla bir şey bilmiyordum hakkında. Son zamanlarda bir iki kez önünden geçtim, yiyecek satan bir işyeri olmuş şimdi. Çocukluğumun bir parçası olan bu dükkanın sahibi hakkında araştırma yaptım internette ve bu değerli insanı tanımakta bu kadar geç kaldığım için kızdım kendime.
İnternetten derlediğim bilgiyi aynen alıntılıyorum aşağıda:
 
Şemsi Yastıman, Türk Halk Müziği'ne ''kaynak kişi'', ''derleyici'' ve ''aşık'' kimliği ile emeği geçmiş bir usta halk sanatkarıdır. Asıl adı ''Mehmet Galip Şemsettin'' olan Şemsi Yastıman, Şekerci Ahmed Ağa ve İlhamiye Hatun'un oğlu olarak 10 Temmuz 1923'de Kırşehir'de doğdu. Saza ve söze ilgisi Ortaokul yıllarında başladı. Önce Kırşehir ve çevresinde ki ustalardan etkilendi. Ankara'da bulunduğu yıllarda Yağcıoğlu Fehmi Efe ve Genç Osman'ın müzik meclislerine girerek kendini ve sazını geliştirdi. Bu yıllarda sahneye çıkmaya haşladı. Bir süre İzmir'de bulunan ve burada evlenen Şemsi Yastıman, daha sonra İstanbul'a yerleşti ve san'at hayatını burada sürdürmeye başladı. Kısa sürede şöhreti arttı, gazinolarda çalışmaya başladı. Dönemi içinde basın-yayın organlarının en çok bahsettiği sanatçılardan biri oldu. Onlarca plak doldurdu ve pek çok kez Türkiye Radyoları'nın emisyonlarına davet edildi.

       Şemsi Yastıman, özellikle halk müziği geleneğinin çalıp-söyleme tarzını benimsemiş bir halk sanatkarı olarak adından söz ettirdi. Aşıklık geleneğinin çeşitli türlerinde seslendirdiği eserlerle ve bilhassa dönemi içinde unutulmaya yüz tutmuş olan ''destan'' ve ''taşlamaları'' ile sevildi.

       Ayrıca, memleketi Kırşehir'in müzik potansiyelinin geniş kitlelere tanıtılmasına, ''mahalli sanatçı'' kimliği ile ön-ayak oldu. Sanatçı kişiliği yanında, kendi adını taşıyan dükkanında saz dersleri vererek pek çok sanatçı yetiştirdi. Türk Halk Müziği konusunda çeşitli kitaplar ve notalar yayınlayarak kültür-san'at hayatına hizmetlerde bulundu. Şemsi Yastıman, doğduğu gün ve ay'a tesadüf eden 10 Temmuz 1994 tarihinde Lapseki'de vefat etti.
 
Yaa, Üsküdar'da bir zamanlar bir saz evi varmış ve bu saz zevinin sahibi bu kadar değerli bir sanatkârmış.
Şimdi her yer kebapçı, kuyumcu, banka...
 
MEMLEKET HASRETİ 
Ölmez, sağ olursam bu yaz inşallah
Sılayı bir daha görmek istiyom
Çugun'a varınca ya ağşam, zabah
Topraklara yüzüm sürmek istiyom

                             Ey Şemsi Yastıman, ümitli kulsun
                             Kısmet ise gayen yerini bulsun
                             Hemşeriler buna vasıta olsun
                             Kırşehir'e selam vermek istiyom
 
                                    ŞEMSİ YASTIMAN

4 Temmuz 2012 Çarşamba

KAHROLUN İNSAN MÜSVEDDELERİ

Akşam akşam canım sıkıldı. Öyle böyle değil, bayağı sarsıldım.
Ablamla telefonla konuşuyorduk, bana öyle bir şey anlattı ki kanım dondu adeta. Ablam Bursa'da oturuyor, bugün bir yerel televizyonda kadın konulu bir söyleşide konuşmacıymış, arada bir arkadaşıyla sohbette duymuş o da. Bursa'nın alışveriş merkezlerinden birinde bir kadın altı yaşındaki çocuğuyla gezerken tuvalet ihtiyaçları için alışveriş merkezinin tuvaletine girmişler. Kadın, kadınlar tuvaletine, çocuk da erkekler tuvaletine. Önce kadın çıkmış, beklemiş beklemiş çocuğu çıkmıyor, bir görevliye haber vermiş içeri baksın diye (demek ki tuvalete başka gelen giden yokmuş) Bir de bakmışlar ki, çocuk tuvaletlerden birinde baygın halde, ağzı bantlı ve tecavüz edilmiş. Duyar duymaz tüylerim diken diken oldu, şimdi yazarken bile elim titriyor. Bu işi kimin yaptığı da kesinlikle bilinmiyormuş, ne kamera kaydı ne bir şahit var.
Ne denir bunu yapana bilmiyorum, hayvan desen zavallı hayvanlara hakaret olur. O hayvanlar ki kendilerine bir zarar verilmedikçe kimseye saldırmazlar.
İnsan müsveddesi bunlar, insanlıktan zerre kadar nasibini almamış yaratıklar. Nasıl olur da ufacık çocuğa böyle bir şey yapmaya yeltenilir? Nasıl olur da bayıltılan körpecik bedenden zevk almak düşünülür? Ne düşünmesi yahu, adam düşünecek durumda olsa zaten aklından bile geçirir mi böyle bir şeyi?
Bu kadar pislik, bu kadar batağın içinde iyi duruyor bu dünya yerli yerinde. Buna şaşırmamak mümkün mü?
Kimin ne olduğu asla belli değil, yanımızda yöremizde hatta evimizin içinde, ailemizde nasıl insanlarla birlikte yaşıyoruz? Ne kadar çok ensest olayının olduğunu da okuyoruz her yerde. Kızına tecavüz eden babalar, buna ses çıkaramayan anneler; kardeşiyle uzun yıllar ilişkide bulunanlar vs.
Ne olacak şimdi o çocuk? Duyduğumdan beri bunu düşünüyorum. Nasıl bir travmadır bu yaşadığı, kim bilir kaç yıl psikolojik tedavi görecek? Ruhunun tahribat izlerini kaç yılda silebilecek ya da silebilecek mi?
Bu insan müsveddelerinin sonu gelecek mi?
Sorular o kadar çok ki...
Yanıtlarının olmaması benim canımı sıkan...

3 Temmuz 2012 Salı

İSTANBUL'UN ADALARI


İstanbullu olan da olmayan da Adalar'ı bilir. Duymuştur bir şekilde, hatta gitmiştir de. Fakat İstanbullu olup da bu güzel adalara adım bile atmayanlar vardır. Sadece Adalar'a değil, İstanbul'un en görülmesi gerekli yerlerine gitmezler bu insanlar. Merak etmezler hiç yaşadıkları şehri. Bu şehirde şimdiki zamanda kendisinin sürdüğü hükmü bir zamanlar kimler sürmüş, kimler neler yaşamış, nasıl yaşamış, nerelerde oturmuş, umurlarında olmaz. Oysa tarihi milattan önceye dayanan, iki kıtayı birleştiren, üç imparatorluğa başkentlik yapmış bu muhteşem şehirde yaşamak ne büyük bir şanstır. Her sokağı, hatta her taşı bir şeyler söyler insana.
Adalar'la başladım, devam edeyim.
Yazın ortasındayız, İstanbul'da kalacak olanlar için şehre en yakın tatil yeridir Adalar. Hem en yakın hem bir o kadar uzak. Ufak bir para karşılığı atlayıp vapura Adalar'a vardınız mı, daha iskeleye ayak basar basmaz sanki çok uzaklarda başka bir dünyaya gitmiş gibi olursunuz. Hangi ada olursa olsun, ister faytona binin, ister yürüyerek katedin adayı, içiniz huzurla dolu olarak ayrılırsınız mutlaka.
Her yaz başı Adalar'dan birine, ama mutlaka Büyükada'ya da gitmeyi rutin hale getirdim yıllardır. Bu yıl biraz geciktim, haziran sıcağına kaldım. Üstelik faytona binmeden tam dört saat de yürüyüş yaptım arkadaşımla. Farkında olmamışız, dört saati bulmuş gezintimiz. Ama nasıl güzeldi anlatamam, adanın o çam kokulu sokaklarında, Aya Yorgi tepesinde bol oksijeni içimize çektik ve inanın hiç bir yorgunluk hissetmedik.
Bugün bir yazı okudum Adalar hakkında, ilginçti, yeni şeyler öğrendim ve paylaşmak istedim sizinle.
Marmara Denizi'nin kuzeydoğusunda yer alan İstanbul takımadaları dokuz adaymış, hep dört adanın adı geçer ya; Kınalıada, Burgaz Adası, Heybeliada ve Büyükada. Bir de Sedef Adası, Kaşık Adası, Yassıada, Sivriada ve Tavşan Adası var. Ayrıca da üzerinde iki fener bulunan iki büyük kaya.
Yaşadığımız günlerden yaklaşık yüz milyon yıl önce Anadolu yarımadasının blunduğu yerlerde büyük bir deniz varmış, şimdiki Akdeniz'den çok daha büyük bir deniz. Zamanla olan olmuş ve Türkiye arazisi ortaya çıkmış. Üçüncü zamanın ortalarında iki eski büyük kıtadan güneydeki kuzeydekine bindirmiş. Böylece eski büyük denizin çökelleri bütünüyle su yüzüne çıkmış. Bu çökeller kendi aralarında kaynaşarak taşlaşmışlar. Kireçli çökeller kireç taşına dönmüş, kireçli sular kumlu depoların içine sızarak kaskatı çimentolaşmış, yerkabuğu bütünüyle sertleşmiş. Bu kez iç kuvvetler yön değiştirerek kuzey doğrultuda harekete geçmiş. Güneyde Akdeniz derinleşmiş, kuzeyde de Karadeniz. Batıda Ege tarafındaki karalar çökerek yerlerini Ege Denizi'ne bırakmış.
Marmara da bu sırada oluşmuş. Boğazlar, çöken arazideki topografyanın yönlerdiği dar suyolları olarak bu denizleri birbirine bağlamış. Anadolu ise, Akdeniz'le Karadeniz arasında muhteşem bir yarımada olarak yükselmiş. Marmara'nın çökmesiyle denize dik uzanımlı arazi şeritleri su altında kalacak kadar alçalmış, ancak engebelerin doruk noktaları bütünüyle kaybolmayıp bugünkü adaları oluşturmuş.
Yani Marmara Denizi'ndeki bu adalar volkanik değil, kıtadan ayrılan adalar grubuna girmiş.
Bir de söylenti vardır, çocukluğumda duyduğum; Maltepe ile Kartal arasında kalan Dragos tepesi bu oluşum sırasında karadan kopamamış ve karşısında inci gibi dizili takımadalara yıllar yılı kıskançlıkla bakar olmuş.
Güzelliklerini bu kadar anlattığım adalara sakın ha yazın hafta sonu gitmeye kalkmayın. Bütün İstanbul akın akın denize girmeye buralara geliyor. Neredeyse ayak basacak yer olmuyor. Faytona binme kuyruğu metrelerce uzuyor, güneş tepenizde boza pişiriyor. 
İmkanınız olursa hafta içi gidip, hatta mümkünse yürüyerek anlattığım huzuru içinize doldurun.