28 Ağustos 2012 Salı

NEDENDİR BİLMEM?

Havadan mı neden bilmem, içim çok sıkılıyor.
Oysa ne kadar özledim soğuğu, yağmuru. Sıcak, sımsıcak, adeta çöl sıcağı gibi geçen bu yaz bezdirdi canımdan. Her dakika yapış yapış olmaktan bıktım. Geceleri uyuyamamaktan bıktım. Bir an önce sonbahar gelsin, yapraklar dökülsün, trençkotumu geçireyim sırtıma, kulağımda müzik yürüyeyim yollarda istiyorum.
Hafta sonu, kimdi bilmiyorum, birisi, "Artık yaz sevmiyorum, ben artık kış insanı oldum" dedi. Ben zaten genç kızlığımda bırakmıştım yazı. Uzun yıllar var ki kış insanıyım. Bunu yaşlanmaya yoranlar var, sanki bütün yaşlılar kışı severmiş gibi. Ne alâka? Sıcaklık arttıkça ince giysiler giyiyorsun yetmiyor, ne yaparsan yap, istersen çırılçıplak kal, gene sıcak, gene nem. Yapış yapış, hiç çekilmiyor. Oysa kışın ne kadar soğuk olursa o kadar fazla giyinirsin, ısınırsın. Girersin sıcacık evine, zorunlu olmazsan çıkmaz üşümezsin.
Kışın düşünüp üzüldüğüm tek şey var, evsizler. Yazın parklarda, banklarda, nerede yer bulursa orada yatabilen evsizler kış gelince soğuktan korunabilmek için sığınacak yer bulmakta zorlanıyorlar. Kim bilir kaçı bu hayat mücadelesinde başarılı olup gelecek yazı görebiliyor?
Yağmura uyandım bu sabah, tatlı da bir serinlik vardı. Tam da istediğim gibiydi. Ama işte nedendir bilmem içim çok sıkıldı.

26 Ağustos 2012 Pazar

DÜĞÜN MÜ?


Hafta sonu Bursa'daydım. Dayımın torununun düğünü için. Yazılarımın takipçisi olanlar bilir, benim bir dayı kızım vardı, Neşe ablam. Onu talihsiz bir trafik kazasında kaybedeli bu ağustosta yirmi yedi yıl oldu. Neşe ablamı kaybetmenin travması yıllarca sürdü bende, hâlâ sürüyor, bitmedi, bitmeyecek gibi.
Düğünü olan kızımız Neşe ablamın yeğeni. Ölümünden sadece bir kaç yıl sonra doğan ve Allah'ın sanki, "Onu aldım sizden, ama tıpa tıp ona benzeyen bir yeğen verdim, unutmayasınız diye" deyip özene bezene yarattığı bir güzellik. Bir insan bu kadar mı benzer teyzesine? Her bakışımda gözümün önünde hep Neşe ablam, hep anılar, hep gözyaşı...
Düğünleri sevmem, kendimi bildim bileli nikah taraftarıyımdır. Hep zorunluluktan gitmişimdir düğünlere. Bu düğün için de aynısıydı; çok sevdiğim insanlar olmalarına rağmen yine aynı zorunluluk duygusuyla düştüm Bursa yollarına.
Düğünde yaşdaşım olan bir kadınla tanıştım, gelinin babasının hala kızıymış. O da benim gibi düğün sevmediğinden kafeteryada çay içiyordu, tanıştırdılar, konuşmaya başladık. Konu, topuklu ayakkabıların ayaklara verdiği hasar üzerineydi önce. Ayağında oluşan kemiği aldırmış, nasıl zor olduğunu anlatıyordu, sonra burun estetiğine geçtik, nasıl olduysa. Burnunu beğenmediğinden ameliyat ettirecekmiş. Oysa tam da yüzünü tamamlayan bir burnu vardı ve farkında değildi. Bol bol da kahkaha atıyorduk, iyiydi yani sohbetimiz. Fakat öyle bir yere geldi ki, şaşırdım demek hafif kalır. Bir ailenin başına bu kadar mı felaket gelir? Hani dizilerde biraz da reytingi artırmak için kahramanların başına her türlü felaket getirilir ya, biz de, bu kadar da olur mu canım? deriz ya, aynen öyle.
On dokuz yıl önce annesi balkonda çiçek sularken başı dönüp üçüncü kattan düşmüş, bilinci açık şekilde hastaneye götürülüp ameliyat edilmiş, ancak iç kanamadan ölmüş.
Bir yıl sonra kız kardeşinin bir buçuk yaşındaki oğlu terasta oynarken, üzerine baca düşmüş, evet bildiğiniz beton baca ve oracıkta ölmüş. "Annemin ölümünü unutturdu bu ölüm" dedi.
Dört yıl önce ablası kırk altı yaşında kalp krizindne küt diye gitmiş. Ama bunun öncesi var, ablasının kocası kansermiş ve dokuz ay içinde ölmüş. Peşinden de o kanser kocanın babası. Bu kadar üzüntüye dayanamamış kadın. Üç de çocuğu varmış, hem annesiz hem babsız hem de dedesiz kalmışlar. Üstelik çocuklardan biri epilepsi hastasıymış. O da yanımızdaydı bir ara. Ay parçası gibi güzel bir kız, yirmi sekiz yaşındaymış, sorularıma tuhaf yanıtlar verince epilepsinin dışında bir de zeka sorunu olduğunu anladım. O kadar tatlıydı ki, "Senin adın ne?" soruma, "Özlem, güzel değil mi, güzel benim adım?", "Yaşın kaç?" soruma, "Yirmi sekiz, ama daha küçük gösteriyorum, değil mi, küçük gösteriyorum ben?" dedi. İki kez tekrar ediyordu kurduğu cümleleri. "Nasılsınız, iyisiniz inşallah?" sorusunu da iki kez sordu bana.
Buraya kadar hayret içinde dinledim anlattıklarını kadının. Fakat, asıl bundan sonra söyledikleri tüylerimi diken diken etti. Küçük yeğeni öldüğünde kucaklamış ve bluzuna onun kanı bulaşmış. "O tişörtü hiç yıkamadım, duruyor" dedi. Ablası ölmeden önce hastanedeyken üzerinden çıkarttıkları giysilerini de bir torbaya doldurmuşlar ve bugüne kadar saklamışlar. Hiç açılmadan bir odada duruyormuş.
"Yıllarca depresyon tedavisi gördüm" dedi. Hâlâ ilaç kullanıyormuş.
O ölüm kokan giysiler o evden çıkmadan asla iyileşemez oysa. Bunları doktoruna söylemedi mi acaba?
Yaşamadan anlamak çok zor, biliyorum. Bu kadar peşpeşe ölümü kaldırabilmek de zor. Ama hayat da böyle yaşanır mı?
Anlattıklarıma bakılırsa sanki cenaze evindeydim.
Oysa düğüne gittim ben Bursa'ya değil mi?

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ANADOLU YAKASI


İstanbul ikiye ayrılır, Boğaz'ın doğusunda kalan kısmına Anadolu Yakası, batısında kalan kısmına ise Avrupa Yakası denir.
Ben Anadolu Yakası çocuğuyum. Eski İstanbul'un eski semtlerinden Üsküdar'da doğdum. Kırk altı yıldır burada yaşıyorum. Hayatımın iki yılında okul dolayısıyla geceli gündüzlü Adapazarı'nda, yirmi iki yıl da iş dolayısıyla gündüzleri karşıda yaşadım. Biz İstanbullular hangi yakada yaşıyorsak diğerine 'karşı' deriz. Benim için de Avrupa Yakası 'karşı'dır bu yüzden.
Yani, aslına bakarsanız hayatımın büyük bölümünü Üsküdar dışında geçirmişim. Buna rağmen karşı tarafa hiç bir zaman ısınamadım. Üstelik karşı tarafın semt ve ilçelerini yaşadığım yerdekilerden daha fazla biliyorum. Çoğunlukla iş, bazen de gezmek yoluyla daha fazla dolaştım oralarda. En eski yerleşim yeri Tarihi Yarımada başta olmak üzere, en batıda Avcılar, Beylikdüzü, en kuzeyde Etiler, Sarıyer dahil bilmediğim yer yok gibidir.
Ama yok, Bizim taraf gibisi yok. Benim için Anadolu Yakası asıl yaşanılan yer, yani EV, Avrupa Yakası ise İŞ merkezi olmuştur. EV derken kendi evimi anlamayın, karşı taraftan dönüşte bizim taraftan hangi semte ayak basarsam basayım evime gelmiş gibi hissederim kendimi. Yabancılık hissetmediğim, kimseden zarar görmeyeceğimi düşündüğüm, herkesin tanıdık gibi göründüğü kocaman bir ev sanki burası bana.
Zaten Üsküdar'da sahilde oturup gözünüzün alabildiğine şöyle bir bakınca, (Tarihi Yarımada'yı es geçin) karşınızda koca koca binalar görürsünüz. Hiç sevimli gelmez bunlar insana. Betonu çok, yeşili az manzara iter sizi, uzaklaştırır. Oysa bir de tersini denerseniz göreceğiniz manzara nasıl da farklılaşır. Daha fazla yeşil alan, daha küçük ve estetik yapılar vardır bu manzarada. Boğaz'ın Anadolu kıyısındaki yalılar bile daha bir sade, adeta alçak gönüllüdür.
Semtlerinin, ilçelerinin isimleri bile güzeldir. Moda diye bir semti vardır mesela, Kadıköy ilçesindeki Moda'nın tarihi İstanbul tarihinden de eskiye dayanır. Burada yaşayan ilk uygarlığın Fenike uygarlığı olduğu yazıyor kaynaklarda. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa'dan gelen azınlıkların, özellikle de İngilizler'in yerleştiği yer olan Moda günümüze kadar Rumlar, bürokratlar, sanatçılar ve bilimadamlarının da burayı yaşam alanı olarak seçmesiyle entelektüel bir semt olma özelliğini kazanmıştır.
Benim için ise Moda, kadınlar plajı demektir. Yetmişli yılların başında, henüz ilkokula yeni başladığım yıllarda, her yaz hafta sonları halam alırdı beni ve kız kardeşimi doğru Moda'ya kadınlar plajına. Etrafı tahta perdelerle çevrili bir alandı kadınlar kısmı. Ne eğlenirdik orada, güzellik yarışmaları bile düzenlenirdi, hey gidi günler...
Üsküdar'ımızda da plaj vardı tabi, meşhur Salacak Plajı ama, ben ona çok ucundan yetişebildim, hatırladığım, Kız Kulesi'nin karşısında kumluk uzun bir sahil ve kayıklar. Babam kayık kiralar annem ve kardeşlerimle birlikte gezdirirdi bizi. Kayıktan denize elimi sokup deniz analarını kucakladığımı da hatırlıyorum. 
Küçüksu Plajı'nı ise sevmezdim, çünkü deniz suyu burada daha soğuk ve denizin içi taş dolu olurdu. Oysa Küçüksu adı da bir isemt için ne güzel bir addır.
Anadolu Yakası'nın Marmara Denizi sahili boydan boya plaj doluydu. Caddebostan, Suadiye, Bostancı, Süreyyaplajı, Kartal Nizam Plajı, İçmeler, Tuzla. En çok İçmeler'e giderdik ailece. Piknikle karışık deniz sefası yapardık.
İstanbul'da en son Kartal Nizam plajına gittim, sonrası yok. O da sanırım seksenli yılların en başında, ben hâlâ çocukken yani.
Yazık, güzelim denizin kıymetini bilmeyip çöplüğe çevirip girilemez hale getirdik. Çok yazık.
Neyse üzülüp dövünmeyi bırakayım da diğer semtlere geçeyim, yoksa yazı Anadolu Yakası diye başladı, İstanbul'un plajları olup çıkacak neredeyse.
Üsküdar meydanından kuzeye doğru çıkalım, önce Kuzguncuk çıkar karşımıza, isme bakar mısınız, nasıl şiirli bir isim. Zaten şiirimizin büyük ustası Can Yücel'in yaşamının büyük bölümünü geçirdiği yerdir burası. Üç büyük dinin de birleştiği, cami, sinagog ve klisenin yan yana durduğu yerdir de aynı zamanda.
Sonra Beylerbeyi vardır sırada. Sultan abdülaziz'in 1865 yılında yaptırttığı sarayıyla, Sultan I. Abdülhamit'in yaptırttığı camisiyle, balık lokantalarıyla şirin bir sahili vardır.
Devamındaki Çengelköy ise tipik bir Boğaz köyü olma özelliğini hâlâ korumaktadır. Çengelköy hıyarı da denen küçük, taptaze bademleri günümüzde de çok meşhurdur ve kapış kapış satılmaktadır.
Beykoz'a kadar sıra sıra küçük ve şirin semtler uzanır. Kuleli, Vaniköy, Kandilli, Kanlıca, Paşabahçe. Kuleli'nin askeri lisesi, Kanlıca'nın yoğurdu meşhurdur. Kandilli'nin de kız lisesi. Paşabahçe'deki cam ve Tekel'in rakı fabrikaları ise kapandı çoktan. Şimdi arazilerine paha biçilemiyor.
Beykoz'a gelince, gerçekten bir köydür burası, büyük bir köy. İnsanlarının hâlâ eski komşuluk ilişkilerini sürdürdükleri, küçük bahçeli evlerde yaşadıkları, yemyeşil çok güzel bir yerdir.
Peşinden turistik birer balıkçı köyü olan Anadolu Kavağı ve Poyraz gelir. Ve Anadolu Feneri'yle son bulur Anadolu Yakası'nın sınırları. Burada Boğaz, Karadeniz'le birleşir.
Bizim taraf bir başkadır yani.
Ama ben tüm İstanbul'u bütün sıkıntıları ve çirkinliklerine rağmen seviyorum, çünkü bu çirkinliklerin arkasındaki güzellikleri görüyorum. Cami yıkılsa da mihrabın yerinde olduğu kısmını.




12 Ağustos 2012 Pazar

SALACAK'TA AKŞAM YÜRÜYÜŞÜ


Barış Manço'nun bir şarkısı vardır ya hani, "Kendimi hıyarrr gibi hissediyorum dostlar" der bir yerinde. İşte ben de kendimi bu akşam 'köpek' gibi hissediyordum tabiri caizse.
Hemen çağırdım en has arkadaşımı, koştu geldi rahat evceğizinden. Baktı durum fena, taktı tasmamı çıkardı sokağa, istikamet Salacak sahili.
İşte ben o sahile inmemle 'köpek'lik durumumdan hemen çıkıp insan halime dönüş yaptım.
Önce her zaman gittiğimiz küçük çay ocağımızda Tarihi Yarmada'ya karşı sade kahvelerimizi içtik. Kalktık sonra deniz kenarında yürüyüşe başladık.
Bismillah, önüme ilk çıkan mısırcıdan mısır aldım önce.
Aman Allahım ne kalabalık yarabbim. Sanki bütün Üsküdar iftar sonrası atmış kendini buraya. Yürüyüş kaldırımındaki banklar dolu, kaldırımın denize bakan merdivenli oturma yerleri dolu, hem de hınca hınç. Sahil boyunda yer alan dört büfenin dış yüzleri yenilenmiş. Kızkulesi Büfe 1,2,3,4 diye isimlenmiş. Allah Allah dedim, ben buraya gelmeyeli yıl mı oldu ki?
Bir de baktık, denize inen kayalıklarda bir duman tütüyor, iki koca semaver ve önünde bir adam; çayı demleyip kâğıt bardaklarda satıyor. Etrafında kayalıklara oturmuş aileler. Akıllı işi vallahi, denize karşı kim çay içmek istemez ki? Biraz ileride kokoreççi, onun da tezgahından dumanlar yükseliyor. Onun ilerisinde balık ekmekçi, soğanı, kıvırcığı, domatesi ile tam teçhizatlı. Pamuk helvacı, kâğıt helvacı, uçan baloncu, közleme mısırcı, hedefçi. Bu hedefçinin denize saldığı dizi dizi renkli balonları var, iki tane de tüfeği, isteyen, balonları hedef alıp atış yapıyor. Bir de dilek fenercisi var. İlk kez gördüm. Renkli kâğıt mı artık nedir, büyükçe balon gibi şeylerin altında mum benzeri bir şey yakılıyor, ateşten çıkan gaz balonun içine dolunca havaya bırakılıyor ve balon ya da fener her neyse, yükseliyor, yükseliyor, havada ateş topu gibi görünüyor. Sönünce de aşağıya bir yerlere düşüyor. İlginç, insanlar nasıl şeylerden para kazanma yollarını buluyorlar. Çok uçuran vardı bunlardan.
Bunların hepsi sahilin deniz tarafındaydı. Bir de kara tarafında, bankların olduğu bölüm var ki gördüklerimiz karşısında hayrete düşmekten kendimizi alamadık. Bir tezgah, iki tezgah derken bir de baktık ki tüm sahil işporta tezgahı dolu. Aklınıza ne gelirse, hatta aklınıza gelmeyenler bile var. Mesela, evlerinde yaptıkları kek ve börekleri getirmiş satıyor kadınlar. Tıpkı kermeslerdeki gibi. En çok incik boncukçular ve süs eşyacıları var tabi ki. Seramikten kız kuleleri, içlerinde yanar döner ışıklar, Piza Kulesi, ve  Eyfel Kulesi bile eksik değil. Herkesin hayali olan bahçeli, taraçalı, yeşillikler içinde ev, Boğaz köprüleri, Kız kulesi, meraklısı için dört nala koşan atlardan oluşan seramik tablolar.
İnsanlar durmadan fotoğraf çekiyor, çekirdek çitleyip, çay kahve, nargile içip habire bir şeyler yiyorlar.
Bir iki de balık tutan adam gördük. Hiç o kalabalık umurlarında değilmiş gibi, kendi alemlerinde ellerindeki oltalara konsantre olmuşlar.
Sanırım Ramazan dolayısıyla sahura kadar hareketli burası. Kocaman bir sektör oluşmuş, zeka küpü Türk insanı para kazanma yolunu çok iyi bulmuş.
Çingeneleri unuttum, böyle sahil olur da elinde gül demetleriyle masa masa, bank bank dolaşan çingeneler olmaz mı hiç? Yaşı ilerlemiş, kara kuru çingene kadınları yapıştığını bırakmıyor valahi, o gülleri gençlere satana kadar ayrılmıyor başlarından.
Epeydir akşamları inmiyordum sahile, ben inmeyeli ne çok değişiklik olmuş. Burnumun dibinde bir dolu insanın sosyalleştiği bir yaşam alanı oluşmuş ve benim haberim olmamış.
Eve dönüşte yokuş yukarı ağır ağır çıktık ve Üsküdar'ımızın meşhur Doğancılar Parkı'yla karşı karşıya geldik. Parktaki çocuk oyun alanında sallanan çocukları görünce dayanamadım, "Ben de salıncağa bineceğim" dedim. Parkın giriş kapılarına bile yürümeyip etrafını çevreleyen duvardan aşağı atlayıp boş bir salıncağı kaptım hemen. Allahım, bu nasıl bir mutluluktu bilseniz. Salıncağa her binişimde kendimi fazlasıyla özgür hissederim. Yavaştan başlayıp hızımı artırdıkça sanki özgürlüğüm de artar. Başımın üstünde çınar ağaçları, bir yandan sallanıyorum bir yandan kafam yukarıda yaprakları ve aralarından görünen karanlık gökyüzünü seyrediyorum.
Evden tasmamla çıktığımda dönüşte bu kadar mutlu hissedeceğimi hiç düşünmemiştim doğrusu. Şarkılar sökün etti dilime, koyverdim gitti.
Hayat güzel şey, köpeklik yapmanın alemi yok...

3 Ağustos 2012 Cuma

HOŞGÖR KÖFTECİSİ


Çoğunluğun şairliğiyle tanıdığı Orhan Veli 1947-1950 yılları arasında altı tane hikâye yazmış. Bu altı hikâye Tanin Gazetesi, Seçilmiş Hikâyeler ve Yaprak dergilerinde yayımlanmış. 1950 yılında otuz altı yaşında gencecik öldüğünü biliyoruz. Kim bilir, ölmeseydi daha fazla öyküsünü okuma fırsatını bulabilecektik.
Usta hikâyecimiz Sait Faik'in de az sayıda şiir yazdığını geç öğrenmiştim, aynen onun gibi Orhan Veli'nin de hikâyeleri olduğunu yeni öğrendim.
Bu iki edebiyatçımız birbirlerine çok benziyor. İkisi de konularını günlük hayattan, sıradan yaşamlardan seçmiş, kahramanları sıradan, yoksul insanlar. İşçiler, işsizler, aile babaları, pezevenkler, ev kadınları, orospular, masum ve saf yahut hin, acımasız çocuklar.
Balıkçı köyleri, gecekondu mahalleleri, eski İstanbul sokakları, Beyoğlu'nun arka yüzü.
Zaten yakın arkadaşlar ikisi de ve aynı dünya görüşüne sahipler, son derece hümanistler.
Orhan Veli'nin öykülerini okumaya başlar başlamaz karşımda naif, çocuksu bir ruh taşıyan anlatıcı buldum. Bu anlatıcı zaman zaman kendiyle konuşuyor, zaman zaman bir hayali konuşturuyor. Ama hep naif, sevgiden, güzellikten, barıştan, insancıllıktan yana. Güçsüzün, ezilenin yanında. Bir yandan dünyanın sevgi ve barış içinde olmasından yana, bir yandan ise umudunu kesmiş durumda.
(Hiç yabancı değil bu ruh hali bana)
"Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonlarında, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada?"
"İşsizlik kötü şey vesselam. İşsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar düşünüyorum. Can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya."
"Hem ne diye ukalalık ediyorum? Biz bu dünyaya ecir gelmişiz ecir gideceğiz. Ben de müteahhit olacak değilim ya! Ne hakkım var: 'Ben neden beş lira kazanayım da o beş yüz lira kazansın' demeye. Ben işsizim o müteahhit. Ben fakir bir aileden gelmişim, o zengin bir aileden. Ama benim okumuşluğum varmış da onun yokmuş; kimin umurunda? O işini biliyor, ben bilmiyorum. Mademki biliyor, yaşamak da onun hakkı."
Kitapta bir hikâye de çeviri; William Saroyan'ın "Love, Here Is My Hat" hikâyesini serbest olarak Yaşasın Aşk adıyla çevirmiş. Bu çeviri de ölümünden sonra 1952 yılında Vatan gazetesinde yayımlanmış.
Kitabın sonunda ise "Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor" diye bir bölüm eklenmiş. Bu küçük söyleşiyi Bahadır Dülger yapmış. Kesinlikle okunmaya değer.
Ufak ufak, lezzetli hikâyeler hepsi. Çantanda her daim taşıyabileceğin, canın sıkıldıkça okuyup hayatın güzel olduğunu hatırlayabileceğin hikâyeler.
Gerçekten, keşke erken ölmeyip yazsaymış büyük usta...

2 Ağustos 2012 Perşembe

AKŞAM KEYFİ

Bu keyfi çok özlemişim. Tasasız, başı boş dolaşıp, güzel bir yemek sonrası kitapçılara girip çıkmayı.
Oğlum yarın Mersin'e gidiyor, sutopu turnuvası var. Gitmeden önce bir akşam keyfi yapalım dedik. Ne iyi etmişiz. Kadıköy sokaklarında bir o yana bir bu yana dolaştık durduk. Hava da bir kaç gün önceki bunaltıcılığından çıkmış, gayet gezilebilir bir haldeydi. Önce güzel bir akşam yemeği yedik, sonra Mühürdar Caddesi'nde ne kadar kitapçı varsa girdik çıktık. Uzun zaman oldu oğlumla böyle bir birlikteliği yaşamayalı.
Kitapçılardan birinde dolaşırken bir duvar vitrininde gördüğüm plaklar dikkatimi çekti. Yeni piyasaya çıkmış uzun çalarlardı bunlar. Barış Manço'dan Zeki Müren'e, Ajda Pekkan'dan Müzeyyen Senar'a kadar. Uzun uzun oyalandım önlerinde. Hemen alıp gitmek istiyordum ama, fiyatları da cep yakacak cinstendi. İçeride başka ürünlere, kitaplara bakıp tekrar geldim aynı yere ve bu kez tereddütsüz iki tanesini (hem de iki tane) kaptım doğru kasaya. "Kendime hediye aldım, biraz pahalı ama ne yapalım." diye de kendimi avuttum.
O kadar sevindim ve heyecanlandım ki, pikabımın işyerinde olması canımı sıktı. Hani elimde olsa hemen işyerine geri dönüp yeni plaklarımı dinlemeye koyulacaktım. Yarına artık.
Dönüş yolunda Yapı Kredi yayınlarına uğramadan edemedim. Sadece bakıp geçecektim de Orhan Veli'nin Hoşgör Köftecisi öykü kitabını ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli romanını görünce dayanamadım. Orhan Veli'nin öykülerini okumamıştım, Anayurt Oteli'nin ise filmini izlemiştim. Zebercet'i unutmama olana yok. Bir de romanını okuyayım, Zebercet'i tekrar canlandırayım dedim. Otobüste okumaya başladım bile.
Bu akşam keyiflerinin arasını bu kadar uzatmasam iyi olacak galiba.
Para harcamak zorunda kalsam da...