30 Eylül 2012 Pazar

DOĞADAN UZAK YAŞAYIP GİDİYORUZ


Dün bir ağaca dokundum.
Ne var bunda demeyin, çok şey var aslında. En son ne zaman bir ağaca dokundunuz siz, hatırlıyor musunuz?
Ben hatırlamıyorum. Her yaz Bartın'daki köyüme gidip en az beş on günümü orada geçirdiğim halde. Ne yazık!
Dediğim gibi dün bir ağaca dokundum; iş için koşuşturup dururken yorgunluktan bitap düşmüş bir halde kaldırımda minibüs bekliyordum, farkında olmadan önümdeki ağacı elime destek yaptım. Elimin altındaki kabuk yapı şaşırttı beni. Nasıl da iri bir gövde ve nasıl da kalın ve derin çizgiler vardı bu ağaçta. Uzun uzun gezdirdim elimi gövdesinde, sanki okşar gibi. Sevgimi vermek geçti içimden, o da bir canlı çünkü. Nasıl çiçeklerle konuşulabiliyor ve konuşulan o çiçekler sevildiğini anlayıp serpiliyor, katmer katmer açıyor, onun gibi işte.
Birden, doğadan ne kadar uzaklaştığım geldi aklıma. İşti güçtü, çoluktu çocuktu, sorumluluktu derken doğadaki hiç bir şeyin farkına varamaz olduğumu düşündüm. O kadar ufak tefek şeyleri dert ediyoruz ki, sanki dünyaya defalarca gelecekmişiz gibi. Fark etmemiz gereken doğayı fark etmeyi sanki bir dahaki gelişimize erteleyebilecekmişiz gibi.
Kışın kupkuru olan dalların bahar gelince mucizevi bir şekilde yeşermesini hayretle izlediniz mi?
Peki güneşin doğuşunu en son ne zaman izlediniz? Öylesine değil, gözalıcı, derinden. Şu kısacık hayatımızda kaç kez güneşin doğduğu o mucize anı yaşabiliriz ki? Keza günbatımını da öyle.
Sokakta yürürken, durakta beklerken burnunuzun dibinde bitiveren bir kediciğe sevgiyle baktınız mı hiç? Onunla konuşmayı denediniz mi? Deneyin, inanın bütün negatif enerjinizi alıp götürür, içinizi huzurla doldurur.
İşyerimde her öğlen yemeğinde ekmek artıyor. Yangın merdiveninin bulunduğu güneşli aralığa da her gün sayısız kuş geliyor. Ben de oraya onlar için birazcık ıslattığım bu ekmekleri koyduruyorum. Kuş Aşevi gibi oldu yangın merdiveni:) Hayvancıklar bu gidişle tostoparlak olup uçmayı unutacaklar. İşte huzur bu; kuşlar tıkınıyor ben mutlu oluyorum.
Çocukken ağaçlardan inmezdik, çiçeklerle, böceklerle, bilimum hayvanla daha yakındık. Kısacası doğaya yakındık ve mutluyduk.
Şimdiki çocuklar neden mutsuz diye düşündüğümde, biraz da sebebi bu diyorum.
İşte kırk yılda yanlışlıkla bir ağaca dokunacağım da huzur bulacağım.
Yazık, değil mi?

21 Eylül 2012 Cuma

DEĞER Mİ?

Egosu yüksek olanlarla baş etmek zordur.
Sadece kendilerini dinler bu insanlar. Onlara bir şey anlatmak neredeyse olanaksızdır. Ha deveyi hendekten atlatmaya çalışmışsın ha onlara laf anlatmaya çalışmışsın, fark etmez.
Pohpohlanmayı, alkışlanmayı öyle severler ki, karşılarındakinin dalkavukluk yaptığının farkına bile varmazlar. Haklısın ağam, haklısın paşam cümlelerini duymayı çok istedikleri için bu dalkavukları etraflarından eksik etmezler. Gerçekten onları seven, değer veren insanlara ise, gerçekleri söyledikleri için burun kıvırır, dinlemeye tenezzül bile etmezler. Ne kadar gönül kırdıklarını bilmezler.
Gün gelir o kırılan gönüllerdeki sevgi yavaş yavaş aşınır, erir gider. Duyulan güven kaybolur.
Yazık olur.
Değer mi?
Hayatta en zor bulunan gerçek sevgi bu kadar kolay harcanır mı?

18 Eylül 2012 Salı

GÜZEL BİR DÜNYA! NE ZAMAN?

O kadar içim sıkılıyor ki arkadaşlar, o kadar rahatsızım ki...
Her sabah kalktığımda "Oh ne güzel yaşıyorum, bugünü de gördüm çok şükür" diyebilmek güzel de, ya diyemeyenler, sabahları göremeyenler?
Güzel bir dünya istiyoruz, savaşsız, diktatörsüz, mutlu bir dünya istiyoruz.
Geleceğe umutla bakalım, aydınlık yarınlarımız olsun istiyoruz.
Ama duyduğumuz, her gün şehitlerimizin haberleri, gördüğümüz, her gün şehitlerimizin kanlı bedenleri. Yurdun her ilinde her gün onlarca şehit cenazesi.
Korkuyorum, gelecek kaygısı yüreğimi sıkıştırıyor.
Elim yazmaya varmıyor. Ne yazacağım ki? Nereye gittim, nasıl eğlendim, bunları mı yazayım? Yazsam yazsam ancak acıyı, umutsuzluğu, karamsarlığı yazarım.
En iyisi ben hiç bir şey yazmayayım...

11 Eylül 2012 Salı

HAYRET


Şu erkeklerin Allah topunun cezasını versin diyeceğim ama, adam gibi adam kalabilen bir avuç erkeğe yazık olacak.
Bu nedir kardeşim yahu? Bu ne biçim bir insanlıktan çıkış halidir? Nasıl bir alamete binmişiz de gidiyoruz kıyamete? Bu kadar kepazeliğin ortasında nasıl duruyor bu dünya hâlâ yerli yerinde ?
*
Kadının kocası mevsimlik işçi olarak uzak bir şehire gidiyor. Çocuğuyla yalnız yaşayan kadının evine kayınpederinin kardeşi geliyor, koruyucu edayla önce. Sonra günlerce ırzına geçiyor kadının silah zoruyla. Bir süre sonra artık dayanamayan kadın adamı öldürüp kafasını bedeninden ayırıyor ve köy meydanının ortasına fırlatıyor. "İşte namusumla oynayan adamın başı" diye. Hapse giren kadın hamile olduğunu öğrenince çıldırıyor, istemiyor çocuğu. "Alın bu çocuğu, ölürüm de doğurmam" diyor. İzin vermiyorlar kürtaj olmasına.
*
Genç kız evden koşarak çıkıyor. Şehir dışından gelen abisini karşılayacak. Babası koşuyor peşinden, yakalıyor kolundan bıçaklıyor acımadan. Biliyor kızının, abisini yalnız karşılama isteğinin nedenini çünkü. Kızı abisiyle konuşabilseydi, "Babam yıllardır benim ırzıma geçiyor abi." diyecekti. Diyebilseydi bunları, abisi de ona, "Benim de." diyecekti. "Üstelik tüm bunları annem de biliyor." diyecekti. "Biliyor, ama sesini çıkaramıyor." diyecekti.
Bir anne nasıl böyle bir şeye zin verebilir? Naıl susabilir? Kendisine yapılan her şeyi belki sineye çekebilir, ölümüne susabilir, ama çocuklarına yapılan bu zulme nasıl sessiz kalabilir? Ölümü göze alır ama susmaz benim bildiğim gerçek anne. Korku mu bu, neyin korkusu? Gelenek mi yoksa, Allahın cezası cehaletin boyun eğme geleneği.
Ne kadar çok ensest ilişki var memlekette. Ne korkunç bir sessizlik var evlerde. Gündüz ortalıkta dolaşan adam sandığımız insan müsveddeleri gece olunca cehenneme çeviriyor ev ahalisinin hayatını.
Ve bu dünya duruyor hâlâ yerli yerinde.
Hayret...

3 Eylül 2012 Pazartesi

REALITY SHOWLAR


Reality show denen programlar var, biliyorsunuz. Nefret ediyorum bunlardan, izlemeye tahammül edemiyorum. Reyting uğruna bol gözyaşı, ağdalı dramatik hikâyeler, insanı çileden çıkartan müzikli ağır çekim görüntüler...
Para hırsıyla insanların duygularıyla, hayatlarındaki dramlarla oynamalar...
İzdivaç programları, komediye dönüşen dramlar.
Bir çoğu mizansen zaten. Fakat gerçek hayat hikâyeleri de var tabi.
İzlemiyorum, ama reklam aralarında tanıtımlarına rastlıyorum mutlaka. Feryat figan bağıran anne babalar, gözyaşları içindeki gelinler, korku dolu gözlerle bakan taciz mağduru çocuklar...
Aslında izlemem gerek diye düşünüyorum zaman zaman. Çünkü anlatılan, gösterilen hikâyeler hayattan alınma, bizim insanımızın hayatından alınma, yaşanmış gerçekler. Bazısını bildiğimiz, bazısından hiç haberimiz olmayan hayatlar. Değişik insan yüzleri, değişik aile değerleri...
İzleyeyim ki, toplumdaki değişimi takip edeyim, bihaber olmayayım istiyorum. Fakat, toplumdaki değişimin yönünün artıdan değil de eksiden yana olduğunu gördükçe kahroluyorum. Bir arpa boyu yol alınamadığı gibi geri geri gidilmiş olması ne acı.
Hüseyin Rahmi gibi, Reşat Nuri, Sait Faik, Halit Ziya gibi yazararın kitaplarını okudukça da hayretten kendimi alamıyorum. Ben bu yazarları çocukluğumdan beri okuduğum halde, onların yaşadıkları döneme göre ne kadar çağdaş ve cesur olduklarını görüp şaşırıyorum. Eskiden şaşırmazdım, daha gençken yani. Normaldi çünkü çağdaş olmak, bu yolda ilerlemek, olması gereken buydu. Hepimiz hayat yolunda hep ileriye gitmeliydik, geçmişi unutmadan, geleneklerimize yüz çevirmeden ileri yol almalıydık.
Şimdi normal olan anormal oldu. Yıllardır ülkemizi yöneten geri kafalı zihniyetler sayesinde insanlarımızın beyinleri yıkandı, kırpıldı, kuşa çevrildi. Gözleri bön bakar oldu, ışığı kayboldu. Azıcık çağdaş, cesur yazılar, kitaplar okuyunca, "vay be!", diyoruz; "Nasıl da korkmadan yazmış." Korku toplumu olduk çıktık, düşünce yoksulu olduk çıktık.
Yazık...
En başta sözünü ettiğim reality showların en popülerlerinden olan programı yapan Yalçın Çakır, artık bu tür programlara veda ettiğini açıklamış. "Çünkü ben bittim, akıl hastalık hale geldim" demiş. Yapımcı ve sunucusu bile tonla para kazanırken akıl sağlığını yitiriyorsa, seyredenler haydi haydi yitirir. İşte ben de bu yüzden bu programları asla izlemiyorum. Zaten sadece haber bültenlerini seyretmek bile yetiyor insanı delirtmeye. Bir de oturup bile isteye bunları seyredersek mazoşistlik olur bunun adı. Fakat reytinglere bakılırsa toplumca mazoşist olup çıkmışız bile.
Eyvahlar olsun...