31 Ekim 2012 Çarşamba

ARTIK...

Gitgide kaybolan saygı,
Yerde sürünen değer,

Her gün yeni bir şey,
Her gün yeni bir yön

Yok,

Ne hatıralar acıtıyor,
Ne gözyaşı akıyor

Artık...

N.D.




30 Ekim 2012 Salı

YAŞAMIN ANLAMI

Yaşlanmayla ilgili bir yazı okudum bugün. Geçen gün de benzeri bir yazıya rast gelmiştim.
Yaşlanmanın yaşla ilgili olmadığı, sahip olduğumuz düşüncelere bağlı olduğunu anlatıyordu ikisi de.
Bir anlamda olumlu olumsuz ayrımı yani. Hayata ne kadar genç bakarsak, ne kadar olumlu düşünürsek o kadar genç kalırız. Yaşlanmak beyinde oluyor, beynin yaşlanmışsa fiziksel organların da yaşlanmaya başlıyor. Genç bakış açısına sahip bir beynin varsa fiziksel organların da geç yaşlanıyor.
Türk kültüründe, geleneklerinde belli yaşa gelince o yaşa uygun davranmak, uygun giyinmek, oturaklı olmak, teyzeliği, amcalığı kabul etmek var diyor bir arkadaş; bu kabullenme insanı daha orta yaşa gelmeden yaşlandırıyor diyor. Bir yere kadar katılıyorum, o kadar erken yaşta vazgeçiyoruz ki bazı şeylerden sanki o vazgeçtiklerimiz sadece gençken yapılırmış gibi. Giyim kuşam konusunda ise kararsızım, yakıştığı sürece her yaşta istediğini giyebilir insan diye düşünüyorum. Tabi öyle örnekler var ki, bakmak bile gelmiyor içinden. Soytarılık, gençlik özentisi olup çıkmışlar var, kadında da erkekte de.
Bence hayata güler yüzle bakmalı insan. Hep bir hedefi olmalı, hep bir ümidi olmalı. Bir de özlü söz okudum bugün, sanırım çoğunuz biliyorsunuz; "Kış yaklaştıysa bahar çok da uzak değildir" Nasıl bir ümit barındıran cümle bu böyle. İnsanın hayata bağlılığını nasıl da güzel anlatıyor.
Babam yetmiş beş, annem altmış sekiz yaşında, halam seksenine yakın; üçünün de ortak özelliği hedeflerinin hiç yok olmayışı. "Bu kadar yaşadım, aman bir o kadar daha mı yaşayacağım?" deyip de salmıyorlar kendilerini. Hiç ölmeyecekmiş gibi plan program yapıyorlar, her sabah umutla uyanıyorlar, sevgiyle bakıyorlar gökyüzüne. Zaman zaman umutsuzluğa kapıldığımda onları düşünüyorum, insan bu dünyada niye yaşar? Önce kendini mutlu etmek için. Çünkü kendi mutlu olursa sevdiklerini de mutlu eder.
Hayatta hep bir işin olacak, bir yakınım da şöyle demişti, "Hiç bir işin yoksa bile kendini iş edineceksin, bedenine iyi bakacak, ruhunu zenginleştireceksin ki yaşamın bir anlamı olsun."

29 Ekim 2012 Pazartesi

ŞAŞIRMA

Sevdalanmazsa bu kalp neden atsın ki?
Aşk olmazsa hayat anlamlı olur mu ki?
Diye diye gelmişsin bir yaşa.

Var sanmışsın, bilememişsin
Bir de bakmışsın sevda dipsiz kuyuda,
Aşk karanlık dehlizlerde.

Şaşırma,
Atıyor işte kalbin
Olsa da sevdan paramparça..
N.D.





ŞEKERİM ŞEKER (!)

Çok şükür ki epeydir (yaklaşık üç haftadır) kalbimde sıkışıklık yaratan, her dakika hop edecekmiş hissini veren durumumdan kurtuldum.
Kendimle mücadele etmekten bitap halde geldim bugüne. Fakat sanırım artık bir doktora görünme zamanım geldi. Yaşadığım yıkıntının yarattığı stres bünyede zaten fazla olan şekeri zıplattı, ağzım kuruyor, durmadan su içiyorum. Yemek düzenim hâlâ bozuk, içim almıyor bir türlü. Çok açım diye önce iştahla yemeye başlıyorum, ama yarısına gelmeden pes ediyorum. Çok acıkmadan da yemeğe yanaşmıyorum.
Şeker hastalığı ailemde genetik. Babam ve halalarım şeker ilacı kullanıyor, hepsi de zayıf insanlar, şeker ve tatlıyla başları hoş değil, ne yaparsın, genetik olunca bakmıyor işte bunlara. Ben de zayıfım, yıllardır çayı kahveyi şekersiz içerim, tatlı pek sevmem, ama işte şekerim:)
Altı yedi ay önce gene böyle yükselmişti de, doktor "mutlaka ilaç kullanmalısın" demişti. Diyetle, yürüyüşle halledeceğimi söyleyip kabul etmedim, epey de idare ettim, fakat bu duygusal stres acayip bir şeymiş, anında zıplattı şekeri, hiç böylesini yaşamamıştım. Neyse gideceğiz artık, yapacak bir şey yok. Bir an önce önlem alayım ki ileride hoş olmayan durumlarla karşılaşmayayım.
Bu şeker öyle bir şey ki, gerginleştiriyor da insanı. Sakin yapından sıyrılıp sinirli bir şey olup çıkıyorsun. Babam bildim bileli mülayim bir adamdı mesela, ne zaman şekeri çıktı, çabuk sinirlenen, hemen parlayan bir insana dönüştü. İlaçları düzgün kullanıyor da Allah'tan yine sakin yapısını koruyabiliyor.
Ben de öyleyim bu aralar, geçirdiğim sarsıntı yetmiyor, bir de şekerin etkisiyle iyice geriliyorum.
Bir teselli de yok değil hani. Diyorlar ki şeker hastaları uzun yaşar, çünkü mecburen düzgün beslenir ve düzgün egzersiz yaparlar.
Hadi bakalım...

28 Ekim 2012 Pazar

ÇOK İNSAN, ÇOK HAYAT

Bayramın üçüncü günü akşamı Beyoğlu İstiklâl Caddesi.
Ani bir kararla çıkmış dolaşıyoruz.
Bir kaç aydır ayak basmadığım caddeye sanki yıllar sonra ilk kez geliyormş gibi bakınıyorum.
Ne kadar çok insan var ve ne kadar çok hayat.
Dünyanın en güzel şehirlerinden İstanbul'un en güzel caddesi burası. En özgür caddesi. Her kesimden insana hitap eden mekanların bulunduğu, herkesin rahatça gezip tozabildiği, gecenin geç saatlerinde bile kadınların başka yerde olamadığı kadar serbest olabildiği, adım başı müziğin duyulduğu en özgür cadde.
İster bir lokantaya gidip sakince yemeğini yer, arkadaşınla sohbetini edersin. İster sadece kitap ve müzik mağazalarını dolaşıp alışverişini yaparsın. İster efkar dağıtmak için Nevizade'ye, Çiçek Pasajı'na gider alem yaparsın.
Ne kadar çok insan var ve ne kadar çok hayat.
Caddenin başından baktığında insan kafalarından başka bir şey görünmüyor, iğne atsan yere düşmeyecek gibi. Fakat, onların aralarından yürümene engel olmuyor bu kalabalık. Yine, sağına soluna bakınarak rahatça yürüyebiliyorsun.
Bir anda dünyan değişiyor, sıkıntın mı, derdin mi varmış unutup gidiyorsun. Orada bulunduğun süre içinde sanki bambaşka bir dünyaya geçiş yapıyorsun. Hayat hep böyle olsa diyorsun.
Her zaman yaptığım gibi yine kafamı kaldırıp binaları inceledim. On dokuzuncu yüzyılın sonuyla yirminci yüzyılın başında yapılmış, ünlü mimarların elinden çıkma estetik düzeyi yüksek binaları. Kim bilir kimler ne yaşadı buralarda sorusunu sordum yine. Şimdi caddede dolaşan binlerce insanın her birinin ayrı birer hayat hikâyesi varsa, o evlerin her birinde yaşayan her bir insanın da ayrı bir hayat hikâyesi vardı. Hepsi sevindi, mutlu oldu, üzüldü, acı çekti, ihanete uğradı, yaşarken insanın başına gelebilecek her şeyi yaşadı.
Biz şimdi, bazı şeyleri ilk kez yaşarken sanki dünyada sadece bizim başımıza geliyor sanıyoruz ya, yok be canım, bu kadar insan ve bu kadar hayat ne yaşıyor? Tabi ki aynı şeyleri. Sadece etkilenme düzeyleri farklı oluyor o kadar.
Güzeldi bayramın üçüncü günü akşamı İstiklâl caddesi. İyi geldi.

26 Ekim 2012 Cuma

'93 YAŞINDA AŞK'

Uzun zamandır pazar günleri kâğıda basılı gazete okumuyorum. Hafta içi de ancak iş için vapurla karşı yakaya geçtiğimde gazete alıyorum. İnternetten takip eder oldum gazeteleri artık.
Bayram dolayısıyla işten güçten uzak, rahat vakitler içinde olunca aldım gazeteleri elime. Öncelikle şunu fark ettim, elimdeki gazetede her haberi, her yazarı okuyabiliyorum, oysa internette başlığına bakıp okumadan geçebiliyorum.
Sonra bugün bir köşe yazısı okudum, Yalçın doğan yazmış. Başlığı '93 yaşında AŞK'. Almanya'nın efsanevi başbakanlarından, bugün 93 yaşında olan Helmut Schmidt bir röportajında âşık olduğunu, hayatında her gün düşündüğü biri olduğunu söylemiş.
Aşkın her yaşta kapıyı çalabildiğini söyleyen Yalçın Doğan, erkeklerin özellikle ileri yaşlarda yalnızlığa tahammül edemeyip bir hayat arkadaşı, can yoldaşına ihtiyaç duyduklarını belirtmiş. Kadınların kendi kendilerini çok güzel idare edebildiğini, ama erkeklerin bunu beceremediğini de eklemiş.
Doğru söylüyor Yalçın Doğan. Kadınlar her duruma uyum sağlayabilecek kadar güçlüdürler, özellikle yalnız yaşamak konusunda.
Bir de şunu söylemiş, Helmut Schmidt'in güncel politik değerlendirmelerine keskin eleştirilerde bulunanlar bile, söz konusu aşkı olunca önünde ceketlerini ilikliyorlarmış. (?)
Niye soru işareti?
Aşk denen duygu kadında ve erkekte farklı anlamlar taşıyor. Erkek belki ilk gençliğinde bir kez âşık olabiliyor, ama aşktan darbe yediğinde artık tüm inancını yitiriyor, tüm kadınları güvenilmez olarak kafasına yerleştiriyor. Artk aşk denen şey onun için sadece meşk anlamına geliyor. Günün birinde karşısına gerçekten aşkla seven bir kadın çıksa bile, artık o duyguya kör baktığı için ve o güne kadar hep güvenilmez dediği kadınlarla birlikte olduğu için o kadını da aynı kefeye koyup tüm duygularını ezip geçebiliyor. (çok az istisna hariç)
Kadın ise aşktan ne kadar darbe yerse yesin aşk yetisini kaybetmiyor. Duygularının körelmesine izin vermiyor, sadece yaptığı yanlışlardan aldığı derslerle eskisi gibi balıklama dalmıyor aşka o kadar. (çok az istisna hariç)
Yapacak bir şey yok, bunlar, bu tip erkekler için yapacak hiç bir şey yok. Kendilerini ifade ve ispat güçleri sadece cinsel organları kanalı ile olan bu erkekler için bir şey yapılamaz.
Ancak yaşları ilerleyip cinsel güçleri azaldığında hatta yok olduğunda başlar bunlarda duygu kıpırdanmaları. Ancak o zaman anlarlar insanın asıl ihtiyacının, huzur ve mutluluk kaynağının karşılıklı duygu alışverişi olduğunu.
Hani yeni yetişen genç delikanlıların yakışıklılığı konuşulurken derler ya, "çok canlar yakacak bu" diye; işe bakın can yakmak ne kadar güzel bir şeymiş gibi anlatılır burada. Daha o yaşta çocuğun beynine işlenir, kadınların canını yakmanın marifet olduğu.
İki örnek tanıdım bu yaşıma kadar. Biri, bir kadınla yıllarca evlilik dışı bir ilişki yaşadı, çok dürüsttü adam, onu sevdiğini fakat evli olduğunu, düzenini bozamayacağını ve ona bir gelecek vaat edemeyeceğini, baştan söyledi. Kadın onu öyle çok seviyordu ki aşkı için hayatını bu şekilde harcamayı göze aldı. Gününü yaşadı, gönlünü eğlendirdi adam o kadınla sadece. Gün gelip ilişki bitmek zorunda kaldı ve ayrı kalınan zamanlardan sonra adam bir gün kadına "Seni çok özlüyorum, o günlerin kıymetini bilemedim, meğer senin için her şeye değermiş, senmişsin benim hayatımın sevinci" deyiverdi. Bunu söylediği zaman adamın yaşı cinsel gücünün bittiği bir yaştı.
Diğeri ise evli fakat mutsuz, hayatının hemen tamamını başka kadınlarla parasının ve cinsel gücünün yardımıyla ilişkide bulunarak geçirmiş ve artık hayatının sonuna yaklaşmış bir adam. Bu adam da bir gün bir kadına "Benim aradığım sadece sevgi ve şevkat, her şeyi yaşadım, anladım ki hepsi boşmuş, elini tutabileceğim, başını göğsüme dayayıp yanağını okşayacağım bir kadın istiyorum yanımda." deyiverdi.
İş işten geçtikten sonra...
Kadının bir kez kalbi kırılmaya görsün, bir, iki, en fazla üç... En fazla bu kadar şans, fazlası olamıyor, bitiyor.
Onun için Helmut Schmidt 93 yaşında gerçekten âşıkmış, bana ne. Geçen zamanda kırılan kalpler, kadri kıymeti bilinmemiş kadınlar olduktan sonra.

24 Ekim 2012 Çarşamba

İYİ BAYRAMLAR

Yarın bayram.
Kimimiz bu akşam, bayramda gelecek konuklarımızı en güzel şekilde ağırlamak için son hazırlıklarımızı yapıyoruz.
Kimimiz ise çoktan yollara düştü, ya memleketteki ana babasını görmeye ya da bayramı fırsat bilip tatil yapmaya.
Ben evimdeyim bu bayram. Bartın'daki anne babamla iki hafta önce İstanbul'a geldiklerinde görüştüğüm için İstanbul'da kaldım. Zaten o kadar yorgunum ki ruhen ve bedenen, canım hiç bir yere gitmek istemedi. Bir kaç akrabamı ziyaret edip evimde yan gelip yatmayı düşünüyorum. Yalnız başıma ev tatili yani. Nasıl olacak bilmiyorum, belki sıkılırım belki çok hoşuma gider.
Bu kadar yorgun olmasaydım kısa bir tatil çok iyi gelebilirdi. İnsan bulunduğu yerden başka bir yere gidince neresi olursa olsun kafası dağılıyor aslında. Hele İstanbul gibi stresi bol ve yaşanması zor bir şehirde yaşıyorsa.
Ama buna bile gücümün olmadığını hissettim. Kendi kendime kalmak sanki daha iyi gelecek bana.
Bu vesileyle hepinizin bayramını kutluyor, sevgi ve selâmlarımı yolluyorum.

23 Ekim 2012 Salı

BEYAZ SAYFA

İnternete girerken açılış sayfamdır MSN HOTMAIL. Bugünkü sayfada Beyaz Bir Sayfa Açmak İsteyenler İçin diyen bir resim vardı. Resimden anladığım kadarıyla bir emlak reklamı. Paran varsa böyle bir beyaz sayfayı açman çok kolaydır.
Ama bir de ruhunda açmak istediğin beyaz sayfalar olur. Her şey tepetaklak olmuştur, yanlışlar, hatalar, yanlış anlaşılmalar sonucu hayatındaki düzen alt üst olmuştur. Beyaz bir sayfa açarsan herşeyin yeniden düzene gireceğini düşünürsün.
Bu, o kadar kolay olmaz ama. Yeni düzeninle ilgili ödeyeceğin bedeller vardır. Bedel ödemek ise herkesin harcı değildir, yürek ister. Benim dağ gibi yüreğim var evelallah diyorsan buyur aç sayfanı.
Ben öyle yaptım, dağ gibi yüreğimin oyuk oyuk olması pahasına yaptım.
Bir gün gelir oyukların hepsi kapanır, üzerinde beyaz beyaz çiçekler açar.

İNSAN ÇOK DAYANIKLI BİR VARLIK

İnsan ne kadar dayanıklı bir varlık.
Son günlerde bunu daha iyi anladım. Kendi dayanma gücümün ise öyle bir farkına vardım ki, inanılır gibi değil.  
Hayatta en büyük acı nedir?
Ölüm?
Ayrılık?
İhanet?
Haksızlğa uğramışlık?
Aşk?
Herkesin ölüm acısı diyeceğinden eminim. Ben ise yaşayana göre değişir diyorum. Herhangi bir yakınının ölüm acısını tatmamış olanlar o an yaşadıkları acının en büyük olduğunu düşünürler. Ayrılık onlar için o dayanılması zor bir acıdır mesela. Yahut karşılıksız bir aşk acısı çekiyorlardır ve gözlerinin önünde cereyan eden olaylara dayanmak zorundadırlar. En büyük haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlardır.
Ne şekilde olursa olsun, acı acıdır ve yüreği yaralar. Onarılması imkansız hasarlar yaratır. İçeride, derinlerde bir yara kanar durur. Zamanı vardır elbet, geçecektir, ama delip de geçecektir. Bunun başka çıkar yolu yoktur. Delecek, dağlayacak, ham ruhunuzu olgunlaştıracaktır. 
İster yerle yeksan olun, ister hayata küsün, ister en derin depresyona girin yaşamak için kanayan o yarayı durdurmanız gerekecektir. 
Yaşamak istiyorsanız eğer, o kadar fazla sebebiniz vardır ki. Çocuğunuz, işiniz, anneniz babanız, onlar varken hayata neden küsesiniz ki?
Değmiyor hayat hiç bir üzüntüye. Kısacık yaşamımızda değmeyecek insanlar için üzülmek kendimize yaptığımız en büyük haksızlık.
İnsan kendini sevmeli önce, kendi için yaşamalı, mutlu olmanın yollarını bulmalı. Kendine faydası olmazsa yakınlarına hiç faydası olamaz.
İnsan gerçekten çok dayanıklı bir varlık...

22 Ekim 2012 Pazartesi

YAZMAK TUTKU VE İHTİYACI


Sevgili Hüseyin Güzel hocamın bu akşam paylaştığı bir şiiri okuyunca düşündüm. Şair ne kadar haklı, yaşamak öyle şeyler öğretiyor ki insana, okuduğun hiç bir kitaba benzemiyor. Öyle şeyler geliyor ki başına, tüm kitaplar paramparça oluyor artık. 
Bunu en iyi anlayanlardan biriyim, özellikle son üç beş yılımda yaşadıklarım, karşılaştıklarım beynime, yüreğime hiç çıkmamacasına kazındı. Asla unutamayacağım sahneler, diyaloglar, asla unutamayacağım üç kağıtlar, namussuzluklar gördüm. 
Çok kitap okuduğum için hayatı tanıyor sanırdım kendimi, çok fazla da insanla haşır neşirdim, hemen hemen her kesimden insanla bir şekilde yolum kesişti. Buna rağmen ben hayatı tanımıyormuşum meğer. Tanıdıkça yalnızlıklara boğulacakmışım meğer. İnsanlardan neredeyse bucak bucak kaçacakmışım meğer. 
Yazmak tutkusu ne güzel bir tutku. Şimdi bu satırları yazarken, içimi boşaltıp rahatlıyor, tanıdığım tanımadığım, yüzünü hiç görmediğim insanlarla paylaşıyorum. Bazen benimle aynı duygu durumunda olanlara iyi geliyor yazdıklarım  seviniyorum. Bazen ben onların yazdıklarını okuyunca bana iyi geliyor, teşekkür ediyorum. 
Sanal dünyanın arkadaşlıklarının yalan olduğunu söyleyenler var. Bir kısım için olabilir, benim için değil. Yazı çizi ile uğraşan, düşünen, düzgün insanlar benim arkadaşlarım. Türkiye'nin hemen her bölgesindeler. Her biri ile ayrı ayrı ortak yönlerimiz var. Bazen öyle oluyor ki, gecemin sessizliğinde yalnızlığıma ortak olup mutluluktan gözlerimin dolmasına sebep olabiliyorlar. Seviyorum ben hepsini, eminim ki duygularım karşılıklı. 
Şimdi, kulağımda Radyo D'den Hakan Eren'in 'Bir Zamanlar' programı ve seçtiği muhteşem eski şarkıları dinleyerek yazıyorum sizlere bu satırları. Yazarken müzik dinlemek de ayrı bir keyif ve ilham sebebi. 
Esen kalın efendim.




KEYFİM YERİNDE


Merhabalar,
Bugün epey iyiyim. Maşallah diyeyim de nazar değmesin:)
Öncelikle işyerinde çözmem gereken bir sorun vardı, resmi daireye bir kaç gidiş gelişten sonra halledildi çok şükür. Bu beni hayli rahatlattı ve mutlu etti. Önümüzdeki günlerde yapmam gereken programı daha rahat yapabileceğim böylece.
Sonra,
Sonra efendim, benim bir faaliyetim var, daha doğrusu gönüllü olarak yapığım haftalık bir görevim var.
Meslek örgütümdeki arkadaşlarım için her hafta pazartesi sabahı haftalık bülten gibi bir e-mail gönderiyorum. Yaklaşık dokuz yüz kişi var e-mail adresinde.
İlk başta bir resim ve şiirle başlamıştım, sonra gittikçe gelişti, mesleki karikatürden şiire, yazıya, şarkıya, sağlıklı beslenmeye kadar girdi içine. Yaklaşık bir buçuk yıldır her hafta aksatmadan sürdürüyorum bu işi. Seyahatte bile olsam mola yerinde tamamlayıp gönderiyorum. Bazen canım hiç istemiyor, keyifsiz ya da hasta olduğum durumlarda, fakat geri dönüşleri gördükçe o kadar mutlu oluyorum ki kızıyorum kendime isteksizliğim için.
Bugün de şahane geri dönüşler geldi. Geçirdiğim haftanın yorgunluğu ve yıpratıcılığının üstüne ilaç gibi oldu. Mesela bir arkadaş, daha önce yazıları okumadığını, fakat bugün boş bulunup okuyunca ne kadar hoşuna gittiğini, kendisine çok iyi geldiğini yazmış. Arada sırada kendi yazılarımı da yayınlıyorum da:)
Hemen hemen yüzde seksenini görüp tanışmadım bu insanların, fakat onlara bu şekilde ulaşıp bir hoşluk yaratabiliyorsam kalplerinde, benden mutlusu olabilir mi? Geçenlerde bir hanım, yine benim bir yazım üzerine akıl istemişti de (ne haddimeyse) ben de vermiştim. Hiç tanımadığım halde kendisi için zaman ayırıp yanıtladığıma o kadar çok teşekkür etti ki, bu benim ruhumu müthiş mutlu etti.
Dolayısıyla bugünkü geri dönüşlerden sonra bir de işimdeki sorunu çözünce değmeyin keyfime.
Esen kalın efendim.

21 Ekim 2012 Pazar

RÜYALAR GERÇEK OLSA

Hep görmek istediğin bir rüya vardır, gerçeğini yaşayamıyorsundur, bari rüyasını görüp yalan da olsa mutlu olayım dersin.
Görmezsin, gece düşünüp düşünüp bilinçaltına yerleştirmeye çaışsan bile o rüya sana gelmez.
Her şey artık bitmiştir, yaşadığın yalan yaşantı sona ermiştir. Artık ne gerçeğini ne de rüyasını görmek istersin. Gerçeği zaten canını acıtıyordur, rüyası daha da acıtacaktır.
Ama işte istediğin hiç bir şeyin yolunda gitmediği o dönemde bir gece sabaha karşı mutlulukla açarsın gözünü. Bir de bakarsın gördüğün bir rüya, hem de ne rüya.
Bu nasıl bir şeydir, nasıl bir bilinçaltıdır? Unutmak istediğin ne varsa rüya yoluyla tekrar girer yaşantına.
Artık uyku tutmaz, sabahı edersin bir o yana bir bu yana.
Çok sevdiğim şarkıdır: RÜYALAR GERÇEK OLSA
Anlamanın zamanı gelmiş, hiç bir rüya gerçek olmuyor.

İSMET

Pazar sabahı...
Oldukça erken kalktım. İçimde bir sıkıntı, ne kadar def etmeye çalışsam gitmiyor. Bir yandan eve getirdiğim işler, bir yandan pazartesi beni bekleyen iş yoğunluğu, bir yandan kötü geçmiş bir haftanın ruhsal yorgunluğu.
Kahvaltımı hazırladım, pencere önündeki masama oturdum. Yarısını iştahla, çünkü çok açtım, yarısını ise içim almayarak zorla yedim.
Camı açıp dışarıya baktım biraz. Hava umduğumdan iyi, rüzgar yok, güneş yüzünü göstermiş, iyi geldi. Alt katımdaki market açılmamıştı henüz. Mutfaktaki bir iki işi hallettikten sonra tekrar pencereden bakıp hava alayım dedim. Marketin demirbaş elemanı İsmet'i gördüm, kıvırcık salata sandıklarını yerleştiriyordu yerine. İsmet'i çalışırken görünce içimdeki sıkıntının ne kadar boş olduğunu düşündüm. Dağıldı gitti bir anda.
İsmet Niğdeli, orta yaşta sayılır, geçen yıl başladı işe. Onunla birlikte başlayanların hepsi bıraktı, yenileri girdi, çıktı o hep burada. Zor bir işi var, sabah sekizden akşam on bire bazen on ikiye kadar ayakta koşturup duruyor. Akşam iş dönüşlerinde benim aldığım sebze meyveyi tartarken sohbet ederiz bazen. Çok güzel hal hatır sorar, espri yapar, motive eder, ama hep şikayetçidir. Çok çalıştığından, izin kullanamadığından, değerinin bilinmediğinden. Haksız diyemem, yapabileceğim bir şey de yok, sadece dinlerim ben.
İlk geldiğinde yakınlarda bir yerde tek göz harap bir odada kalıyordu, sonra hasta annesini getirdi Niğde'den tedavi ettirmek için, gene pek iyi durumda olmayan, ama biraz daha büyük yeni bir eve geçti. Tedavi olan anne geri gitti, şimdi yine yalnız İsmet. Bütün gün çalışıyor, bazen haftada bir gün izin bile kullanamıyor, sosyal hayat nedir bilmiyor, hasta olsa evinde yatıp dinlenemiyor.
Benim de dert ettiğim şeylere bakın.
Aç değilim, açıkta değilim, sağlığım yerinde, varsın işler geciksin, varsın insanlardan istemediğim karşılıklar alayım, ölüm yok ya ucunda.

20 Ekim 2012 Cumartesi

İYİ NİYET

Arkadaşlarım, eşim dostum sergilediğim davranışları bazen anlamakta zorluk çekiyorlar. "Nasıl?" diyorlar, "Nasıl bu kadar iyi niyetli olabilirsin?"
Valla ben de onları anlayamıyorum. Nasıl bu kadar kötü şeyleri düşünebiliyorlar?
Mesela,
Bir kaç ay önce akşam vakti kapım çalındı, diafon sistemi olmadığından "Kim o?" diyemeden bastım otomatiğe. İki genç kız ve orta yaşlı bir kadın merdivenleri çıkıp kapıma geldi. Üst kattaki boş daireyi soracaklarmış, penceresindeki KİRALIK yazısını okumuşlar ama, telefon okunmuyormuş. Bilip bilmediğimi sordular. Bilmediğimi, ama mal sahibinin huysuz olduğunu, evinin uzun zamandır boş durduğunu söyledim. Buna rağmen dairenin benim daire ile aynı olduğunu, içeriye bakıp bakamayacaklarını sordular, buyur ettim. Baktılar, teşekkür edip gittiler. Bunu arkadaşıma anlattığımda şaşkınlıktan küçük dilini yuttu, "Ya sana bir şey yapsalardı, ya evini soysalardı, bir spreylik işin vardı" dedi. İnanın aklımın ucundan bile geçmemişti böyle bir şey.
Ben her zaman, "İyi düşün, iyi şeylerle karşılaş" felsefesiyle yaşadım. Çocukluğumdan beri böyleyim. Aksi kanıtlanmadıkça her insana güvenirim. Eski işyerim bir iş hanındaydı, komşularıma gidiş gelişlerimde kapımı kapama gereği duymazdım, onlar uyarır, "Aman kapını kapat, hırsız gelir" derdi. Dört yıl boyunca ne hırsız geldi ne kötü bir şey oldu. Helal mala bir şey olmaz düşüncesi de vardır bende. Yanlış düşünüyor olabilirim, şimdiye kadar bir şey olmamış olması demek şimdiden sonra bir şey olmayacak demek değildir, bunu da biliyorum.
Ama ben böyleyim, kötü bir şey olacağı hiç aklıma gelmiyor ya da birinin bana kötülük yapacağı. Ben kimseye kötülük yapmıyorum ki çünkü.
Bugün mesela bir şey oldu, dünden beri beni oyalayan, programımı ona göre yaptığım bir şey bozuldu. Hiç aklıma gelmedi ki bu kişi beni deniyor, mahsus yapıyor diye. O sırada yanımda olan bir ahbabım böyle düşünmem gerektiğini söyledi, şaşırdım kaldım.
Daha böyle bir sürü örneğim var, sayfalara sığmaz.
Sanırım çevremdekilerden değişik düşünme tarzım var. İyi niyetle düşünüp söylediğim bir çok şey yanlış anlaşılabiliyor. Çünkü onlar alışmamışlar böyle bir şeye. Her şeyin altında bir art niyet arıyorlar. Çok yanlışa düştüklerinden mi, çok kazık yediklerinden mi bilmiyorum.
Ben de yanlışa düştüm, ben de kazık yedim, ama değişemiyorum. Ders çıkarıyorum başıma gelenlerden, doğru. Eskisi gibi güvenmiyorum herkese o da doğru, ama eskiden beri yanımda olanlardan, sevdiklerimden hiç bir art niyet beklemiyorum. Sevdiğim insan sonuna kadar güvenilirdir benim için. Yeni insanlara daha temkinli davranıyorum o kadar.
Bu yaşıma kadar böyle geldim, sanırım ölene kadar da böyle gidecek. Başka türlü davranırsam, her insan davranışında bir art niyet ararsam mutsuz hissederim kendimi. Kendim olmaktan çıkarım gibi geliyor.
Tuhaf bir yazı oldu galiba. Siz de anlayamadınız beni.
Olsun...

SİZ BİLİYOR MUSUNUZ?


Kadınlar farklı farklı, tüm insanların kadın erkek ayırt etmeden farklı olduğu gibi.
Ama ben kadınların erkeklerden her zaman daha duyarlı, daha dayanıklı, daha kendine güvenli, daha akıllı olduğuna inanırım. İstisnaların kuralı bozmadığını ekleyerek.
Her türlü güçlüğe göğüs gereriz, zor şartlara uyum sağlamakta, başa çıkmakta üstümüze yoktur. Çocuk doğururuz en başta, daha ne olsun?
Bizi şaşırtan, dengemizi bozan, aklımızı kullanmamıza engel olabilen tek durumumuz vardır, aşk. En mantıklı, en akıllı kadın bile aşık olunca kendini kaybeder, sevdiği adam uğruna yapamayacağı şey yoktur. Hayatını hallaç pamuğu gibi atabilir gerekirse.
Ama ben şimdi bundan söz edecek değilim. Bazı kadınların, hayatlarındaki erkeklerin hayatlarını mahvetmelerine bile bile seyirci kalmalarını düşüneceğim biraz.
Eğitimsiz, işsiz güçsüz, ekonomik açıdan kocasına bağlı kadınlara sözüm olamaz elbet. Sözüm eğitimli, kendi ayakları üzerinde durabilen, iyi bir işi, geliri olan, bir erkeğe ruhen ve madden hiç bir biçimde mecbur olmayan kadınlara.
Yapılan istatistiklerden biliyoruz ki üniversite mezunu kadınlar arasında dayak yiyenlerin oranı azımsanmayacak kadar fazla. Fiziksel şiddet dışında psikolojik şiddet görenlerin oranı da hemen hemen aynı.
Yapacak bir şeyleri yok mu bu kadınların? Kendilerine dayak atan, psikolojik şiddet uygulayan bu adamlardan ayrılacak güçleri yok mu? Hayatla tek başına mücadele edemezler mi? Ederler, tek başına mücadele de ederler, keyfini de sürerler hayatın. Ne gelecek kaygısı ne de toplumsal baskı engeller onları.
Fakat seyrediyorlar olan biteni, izin veriyorlar bu tip erkeklerin hayatlarını cehenneme çevirmesine.
Düşünüyorum, bunun adı aşk olamaz, sevgi olamaz. Aşk uğruna erkek dayağına rıza gösteriyor olamazlar.
Düzeni bozmak korkusu desen, bozulsa ne olur ki, yepyeni bir düzen kuracak güçleri var bu kadınların. Çocuk için diye düşünen olursa baştan karşı çıkarım, böyle bir ortamda büyüyen çocuğun beynen sağlıklı olması beklenebilir mi?
Peki nedir? Nedir bu kadınların hâlâ aynı adamla aynı çatı altında eziyet çekmeye devam etmelerinin nedeni?
Ben düşünmeye devam edeyim, çünkü henüz çıkamadın işin içinden.

19 Ekim 2012 Cuma

SELÂM ÇOK UZAKLARA

Dün bir arkadaşımın doğum günüydü.
Şimdi hem fiziken hem de ruhen çok uzakta olan bir arkadaşımın. Çok uzun yıllar oldu görüşmeyeli, o istedi koptuk, ama her doğum gününde hatırlar yadederim eski günleri.
Dün de aynısını yaptım. Bir zamanlar hayatımda böyle bir arkadaşım vardı, şimdi yok. Kaç kişi var hayatımda böyle, kimler geldi kimler geçti?
Her biriyle farklı boyutta arkadaşlığım oldu, yaşamımın bir parçası oldular bir zaman. Hiç kimseden kopmak istemedim, hayatımdan birini çıkarmak zordur benim. Hani Sezen Aksu'nun bir şarkısı var ya, 'Gitmem, gidemem', onun gibi aynı. Ben kimsenin hayatından gidemem kolay kolay.
Ha, böyle olunca da tabi amma kalabalık oluyoruz değil mi? Olsun, şikayetim yok, her birine yetişmek zor olsa da hayatımdaki varlıklarını bilmek yetiyor bana.
Benim için bu arkadaşım olukça önemli. Tüm üniversite öğrencilik dönemimi kaplayan bir isim.
Üniversiteye gelene kadar içe kapanık bir insandım, her zaman kendime güvenim tamdı, ama özgüvenim eksikti. İşte o özgüvenimin yerine gelmesini sağlayan arkadaşımdır dün yadettiğim. Kabuklarımın bir bir kırılmasına yardımcı olup dışa açılmamı sağlayan.
Belki hâlâ özgüvenim tam değil, ama o eski benden hiç eser yok artık. Bir açılmışım pir açılmışım yani.
Malatyalı'ydı, üç yaş büyüktü benden, aynı öğrenci evini paylaştık, evi paylaşmak bir şey mi, düşüncelerimizi, duygularımızı, paralarımızı paylaştık. Kâh güldük kâh ağladık, kavga da ettik neşeyle kadeh de tokuşturduk.
Ama yok artık işte, zaman iyi gelmedi bize. Ayrı şehirlerde ayrı hayatlar yaşarken bir de bakmışız kafaca durduğumuz yerde de ayrıyız.
Düşündüm, kalsaydı hayatım nasıl olurdu? Cevabını veremedim, ama yokken renklerimin eksik olduğunu biliyorum.
Her neredeyse bu sayfadan selâmımı gönderiyorum ona. İnternet kullanıyor mu, facebooku var mı, varsa beni bulmuş mudur,bulduysa hiç okumuş mudur bilmem.
Hafızamın çok güçlü olduğunu ve kalem kâğıt kullanmadan hiç bir kimsenin doğum gününü atlamadığımı bilir. Bu yüzden belki o da yadetmiştir beni kim bilir?

18 Ekim 2012 Perşembe

HER ŞEYİN ZAMANI VAR

Zamanında geçirilmemiş hastalık, ileri yaşta başa gelirse vücuda daha fazla zarar verir. Bu, daha çok çocuk hastalıkları için söylenmiş bir sözdür. Hani kızamık geçirmemişsindir çocukken, sonra çocuğundan bulaşır, birlikte geçirmek zorunda kalırsın hastalığı ve çocuk daha çabuk atlatırken sen perişan olursun.
Bu sözü her duruma uydurmak mümkün. İş hayatı ve özel hayatta da zamanında yaşanmamış olaylar ileride insanı daha hazırlıksız yakalayıp daha fazla zarar veriyor.
Öyle bir yaşa gelmişsinizdir ki, artık yaşanacak her şeyi yaşadığınızı, görecek her iyi ya da kötü durumu gördüğünüzü sanırsınız. Yahut, bu yaşa kadar görmedim, bundan sonra da başıma gelmez diyebilirsiniz.
Oysa büyük bir yanılgı içindesinizdir. Çünkü o zamana kadar bir fanus içinde yaşadığınızdan haberiniz yoktur. Bu fanusun dışına çıkmak sizi sudan çıkmış balığa döndürür. Güvenli, düzgün hayatınız bir anda dış çevreden akın eden olumsuzluklarla sizi şaşkına çevirir. Safiyetiniz sizi yanlışa sürükler. Yapılan her yanlış acıyı getirir. Çekilen her acı kalbinizi katılaştırır. Oysa siz hiç istememişsinizdir kalbinizin katılaşmasını.
Genç yaşta yaşasaydınız tüm duygularınızı belki daha mantıklı, soğukkanlı bakacaktınız olumlu olumsuz her olaya.
Aklı hinliğe çalışan insanlarla bir çalışma hayatınız olsaydı mesela gençliğinizde; rekabeti, haksızlığı, yengiyi, yenilgiyi erken yaşta tanıyacak, savaşmayı öğrenecek, ileri yaşta düştüğünüz yanlışlara düşmeyecektiniz. Aldığınız yaranın acısı da gençken hissettiğinizden fazla olmayacaktı.
Aşık olduğunuz adamdan genç yaşta ihanete uğrasaydınız mesela, bu tür adamların varolduğunu o zaman idrak etseydiniz, ya ileri yaşta hiç aşık olmamayı seçecek ya da aşka kör kör gözüm parmağına bodoslama dalmayacaktınız.
Bir söz daha var biliyorsunuz, hijyen içinde büyüyen çocuk hastalıklara çok daha kolay yakalanır diye.
Başta sözünü ettiğim fanus böyle bir şey işte. O fanusun içinde riya, yalan, dolan, haksızlık, ihanet, namussuzluk yok. Görmemiş ve bilmemişsin bunları, karşına çıktığında nasıl davranacağını da bilmiyorsun elbet.
İnsan güçlü varlıktır, hele kadın denen cinsi daha da güçlüdür. Dolayısıyla eğer isterse, kader kısmet deyip de razı olmazsa, her şeyin üstesinden gelir. Gelmek zorundadır, yaşamaya devam etmek istiyorsa...

17 Ekim 2012 Çarşamba

BEKLEMEYİN

Hayat gerçekten tuhaf! Gerçekten acımasız geçen zaman...
Bugünlerde üst üste geliyor, adeta akın ediyor görmem gereken gerçekler. Şimdiye kadar görmezden geldiğim acımasız gerçekler.
Ama acımıyor şimdi hiç bir yerim. Acıtmıyor artık beni hiç bir şey Sadece nasıl da arka arkaya sıra takip eder gibi geldiğini düşünüp şaşırıyorum o kadar.
İlk başta duyup görseydin böğrüne bıçak saplanır gibi olan gerçekler şimdi sadece "yaaaaaa" dedirtiyor, o kadar.
Nasıl gelir insan bu hale? Nasıl bu kadar katılaşır yüreğii? Çok kolay değil elbet, nice aşamalardan geçer de, nice acılar çeker de, çekilen bu acılar yavaş yavaş işler yüreğinin derinlerine ve katmer katmer olan bu acılar yürekte katı, kaskatı bir katman oluşturur, böyle yani.
Bugün tanık olduğum gerçek ve hatta gerçekler de en üst katmanı oluştrdu işte. Önce kulaklarımı tıkadım, duyacaklarıma, buna rağmen duydum, sonra bıraktım akışına, bıraktım gitti işte.
Ben artık sadece kendimi seviyorum, sadece kendime değer veriyorum. Yok, bencillik değil bu, olması gereken, gecikmiş bir durum. Hiç bir şey için geç değildir, biliyorum. Gecikmişi de lehime çevireceğimi daha iyi biliyorum.
Uzun zamandır gözlerime yerleşen hüzün artık çekip gitmiş, aynaya baktım gördüm. Ne iyi etmiş de gitmiş, tekrar gelmeyecek, getirmeyeceğim.
"Benim göbek adım hüzün" derdim bir zamanlar, artık benim göbek adım asla hüzün olamaz, asla gözyaşı dökemem arkasından acının.
Beklemesin hiç kimse, beklemesin kendi yüreğim bile...

15 Ekim 2012 Pazartesi

YARIN YENİ BİR GÜN

Yarın bundan sonraki hayatımın ilk günü.
Yepyeni bir hayatın ilk günü.
Çok mutluyum, çünkü çok geç olmadan görmem gereken gerçekleri gördüm. Bana kalsa belki çok geç kalabilirdim, ama sağolsun ki, hakkında gerçekleri görmem gereken muhatabım kendiliğinden bunu kolaylaştırdı.
Sağolsun, bana hayatı, insanları öğretti. Ailemin benim için değerini gösterdi. Hayatın hiç kimse, hiçbir şey için üzülmeye değmediğini beynime hiç çıkmamacasına yerleştirdi.
Hiç başımıza gelmez sanırız bazı şeyleri. Uzak, çok uzaktır bize. Oysa bir hataya bakar, o kadar yakındır. Fakat hatalar ders almak içindir. Hiç bir zaman geç kalnımış sayılmaz, nereden dönersek kârdır.
İşte ben de dönüyorum ve eskisinden çok daha güçlü hissediyorum kendimi.
Nefes alıyorsak yaşıyoruz demektir, yaşıyorsak yapacak daha çok şey var demektir.
Ey muhatabım, bana bunları gösterdiğin, görmeyen gözlerimin açılmasını sağladığın  için çok teşekkür ederim.
Kuşlar gibi özgür olacağım günler beni bekliyor.

14 Ekim 2012 Pazar

HAYAT O KADAR GÜZEL Kİ...

Hayat o kadar güzel ki...
Daha dün yerle yeksan olmuş, tüm geceyi uykusuz geçirmişken bugün böyle düşünebiliyor insan.
Kendimizden daha değerli kimse yok hayatta, olmamalı.
İnsanın en büyük şansı ne biliyor musunuz? Yanınızda olduğunu kalbiyle hissettiren, eliyle, gözüyle söyleyendir. Kaç insan kaldı ki dünyada böyle?
Varsın sizin kıymetinizi bilmeyenler olsun, bilenler yeter. Onların verdiği güç sizdeki güce güç katarak yaşama sıkı sıkı sarılmanızı sağlar. Kaybettiğinizi sandığınız yaşam sevincinizi bir anda eski yerine yerleştirir.
Çok şanslıyım, benim böyle dostlarım var. Riyakarsız, samimi, her ne hata yaparsam yapayım yanımda olduklarını hissettiren, dahası söyleyen güzel insanlarım var.
Daha ne isteyeyim?
Her sabah gün yeniden doğuyor, doğa yeniden canlanıyor. Geçen geceden kalan sıkıntılar bir bir yok oluyor. Yok olmalı zaten.
Tüm gece beni avutan, sarıp sarmalayan, bugün bütün gününü benim keyfimin yerine gelmesi için harcayan güzel dostlarıma sonsuz teşekkür ediyorum.

7 Ekim 2012 Pazar

NİŞAN SÜRPRİZİ


Nişanımız vardı dün.
Yeğenim hayatının en güzel sayfalarından birini açtı.
Haliyle güzel bir hafta sonu geçirdim. Her şey çok güzeldi, aksayan bir durum olmadı. Çok güzeldi, elbisesi de makyajı da mükemmeldi. Anne ve babasının yirmi sekiz yıl önce aynı tarih ve aynı salonda nişanı yapılmıştı, bu da ayrı bir hoşluktu tabi. Allah tamamına erdirir de mutlu bir hayat sürer inşallah.
Ben aslında sevmem bu tür törenleri, gereksiz gelir bana. Herkesin görüp alkışlamasına gerek yok beni yani. Ama işin eğlence tarafını severim. Kapı gıcırtısına bile kalkıp oynadığımdan dün akşam da çok eğlendim.
Akşamın benim için bir de sürprizi vardı, ben asıl onu anlatmak istiyorum.
Düğün salonu Üsküdar'ın en eski salonlarından biri. Salonun bulunduğu iş merkezinde Üsküdar'ın en eski kuaförlerinden biri de var. Ben de oranın müdavimiydim bir zamanlar ve her gidişimde giriş kapısında aynı tanıdık yüz ile karşılaşır selâmlaşırdım. Çocukluğumun mahallesinin ünlü Sevim hanımının küçük oğlu Hakan'dı bu tanıdık yüz. Bazen ağabeyi Cengiz'i de görürdüm orada seyrek olarak. Sevim hanım, kuaförün arkadaşıydı, ne zaman gitsem orada olurdu. Çocukluğumun bu etkileyici karakterini görmek beni mutlu ederdi. Ne kadar etkileyici bir karakter olduğunu anlatmıştım çocukluk anılarımda, okuyanlar bilir. Yıllar oldu bu hayattan gideli ve o gitti gideli ben gitmez oldum bu kuaföre.
Dün akşam içeri girerken gayri ihtiyari soluma bakma ihtiyacı hissettim. Kısa bir bakış fırlatıp yürümeye devam ederken durdum ve arkamı dönüp doğru görüp görmediğimi düşündüğüm yüze baktım. Yaşlanmış ve saçları dökük bir yüzdü bu. Eğildim, gözlerinin içine baktım, o da bana baktı ve tanıdığını anlatan bir gülümseme ile karşılık verdi. O kadar değişmişti ki inanın orada değil de başka bir yerde görsem asla tanıyamazdım. Esas çocukluk arkadaşı ablam bile tanımakta zorluk çekti çünkü. Hayat herkese aynı davranmıyor, bazılarına çok zalim olabiliyor. Hakan abiye de zalim davranmış ve bu zalimliğini yüzüne yansıtmış.
Hemen ayaküstü sohbete başladık. Ben neşeli neşeli yeğenimin nişanından söz ederken o, Cengiz abinin bir hafta önce öldüğünü, yurtdışında olduğu için ancak gelebildiğini söyledi. Şok geçirdim diyebilirim, benim değil ablamın arkadaşları olmalarına karşın yaşadığım üzüntüyü anlatmama imkan yoktu. Her bir tanıdığımızın ölümü kişisel hayatımızdan bir parçanın kopması demek. Kopuyor ve yerine konmuyor bir daha, birer birer eksiliyor hayat denen panodaki parçalar.
Nişanın yapıldığı salona gelip ablamla görüşeceğini söyledi Hakan abi. Zaten oradaki çalışanlarla da sıkı dosttu. Geldi, bir süre masamızda oturdu, kısa kısa anlattı hayatının bizim tanık olmadığımız bölümlerini, sonra kalktı, salonun küçük bahçesine doğru yol aldı. Bana yeter mi bu kısa anlatım? Yetmedi elbet, en küçük bahaneyle kalkıp gittim bahçeye kaç kez, konuştuk uzun uzun. Son bidiğim, Türkiye'de evli olduğuydu. Boşanmış, Bulgaristan'a gimiş, orada da evlenip boşanmış. Türkiye'de, ilk karısından olan, yakında doğum yapacak bir kızı ve Bulgaristan'da ikinci karısından sekiz yaşında bir oğlu varmış. Tır şoförlüğü yapıyormuş, ilginç geldi, filmlerdeki gibi. Sık sık ta adli vukuatları oluyormuş ama her seferinde yakayı sıyırıyormuş. Çocukken de yaramzdı Hakan abi; 'yedisinde neyse yetmişinde de o' sözünü doğruluyor yani.
Çok memnun oldum onu gördüğüme.
Benim için çok önemli olan bu nişanın aklımda kalan tek anısı olacak sanırım.