30 Kasım 2012 Cuma

YAŞ ON BİR, AYLARDAN TEMMUZ


Yıl bin dokuz yüz yetmiş yedi, yaş on bir, aylardan temmuz. İlk kez Bartın'a, babamın köyüne gideceğiz. O yaşa kadar adını hep duyduğumuz ama hiç gidemediğimiz baba evine.
Heyecan diz boyu, otobüs biletleri alınmış, bavullar hazırlanmış, halamlar, amcamlar aynı otobüste seyahat edeceğiz. O yıllarda henüz otoban yapılmamış, E-5 yolu kullanılıyor, Özal yok ki daha piyasada otoban nereden olsun. E-5 yolunun başlangıcında bir yerde, nerede ise işte hatırlamıyorum, otobüsümüzü bekliyoruz. İlk kez Tekiner diye bir otobüs firması ismi ile karşılaşıyorum, bizim oralara meğer sadece bu firma yolcu taşırmış. Yıllar içinde başka başka firmalar da çalışmaya başladı, ama inanır mısınız hâlâ çalışıyor Tekiner. Sadık yolcuları var, biz bile ara sıra başka firmalarda bilet bulamazsak onu tercih ediyoruz. Doluştuk otobüse, sıra sıra oturduk. Çoluklu çocuklu o kadar kalabalığız ki neredeyse otobüsün yarısına yakınını oldurduk. Şamata gırgır gidiyoruz, fakat yol bitmek bilmiyor, dokuz saat. İlk kez bu kadar uzun yolculuk yapıyordum ve bana çok uzun gelmişti. Yine de eğlenceliydi tabi, yanımda ablam vardı daha ne olsun. Halamın kızı, kardeşimden ayrı olmayan ablam. Bartın il merkezini bitirip Amasra'ya doğru yol alınca manzara birden değişti. Aman Allah'ım bu ne güzellikti böyle. Virajlı, dar, denize dik inen, uçurum hissi veren bir yol. Ama deniz, ah o deniz, karşımızda inci gibi duran Amasra tarihi kenti ve kalesi nasıl da muhteşem görünüyordu. Köye gelene kadar hep bu sahilden uzadı gitti yolumuz. Meğer bizim köyümüz inci gibi bu sahillerden birinde değil miymiş? Babam söylüyordu deniz var benim memleketimde diye ama bu kadar muhteşem olacağını düşünememiştik.
O zaman tabi bizim kendi evimiz yok köyde, babamın rahmetli halasının boş olan evinde kalacağız. Halanın çocukları Almanya'da, izin almıştık onlardan. Ev de denizden biraz uzak bir tepede iki katlı betonarme, yeni yapılmış. Çok sevindik, büyük ve bize tahsis edilmiş boş bir ev. Evde her şey var, ama elektrik yok, su yok.
Annemim köyü İstanbul Ağva'da bile elektrik vardı, sular da yakında musluklardan akacaktı, ama henüz buraya ulaşmamıştı.
Her gün sabah akşam kova kova, bidon bidon su taşırdık. Maaile çıkardık konvoy halinde su için köy meydanındaki çeşmeye, her gidişimiz ayrı bir macera, güle oynaya dönerdik eve. Bir keresinde ablamın ayak parmağını arı sokmuştu, hem telaşlanmış hem gülmüştük.
Aydınlanmayı lüks ile sağlıyorduk. Lüksü bilir misiniz? Küçük aygaz tüpünün üzerine takılan cam silindirdirdeki bez gömleğin yakılması ile ışık verirdi. Üzerindeki kanca ile tavana asılırdı ve bayağı aydınlatırdı koca bir odayı. Yani bir kaç gaz lambasının göreceği işi görürdü. Şimdi düşününce çok tehlikeli gibi geliyor, ama o zaman gayet doğal bir şeydi.
O temmuz ayı oldukça sıcaktı, kaldığımız sürede Karadeniz'in olmazsa olmazı yağmur da yağmıştı, ama her gün denize inerdik. Denize gidiş yolu on beş yirmi dakikayı bulurdu, şimdi deniz dibindeki kendi evimizden bile üşeniyoruz bazen eve gidip yemek yemeğe, ama o zaman ne güzel bir telaşla koştururduk, hiç de üşenmezdik.
Deniz tam biz çocuklara göre, sığ ve kumluydu. Tabi ki Karadeniz olması sebebiyle dalgalar da oluyordu. İlk kez bu kadar büyük dalgaları görüyordum, hatta bir kez yuvarlanan dalganın içinde bile kaldım ve o oldu, bir daha dalgayla oyun oynamadım. Köyün çocukları alışık, dalga ile istedikleri gibi oynuyorlar, bir tanesi bile boğulma tehlikesi geçirmiyor.
Denizdeki kayalardan midyeler çıkardılar bizimkiler, ateşte teneke üzerinde pişirilen midyelerden yedik bol bol. O zamanlar çok iştahla yiyordum bu sade midyeyi, ama şimdi yok, yiyemiyorum. Ancak unlanıp kızaracak ve taratora batırılacak da öyle.
Bir sürü akrabamızı tanıdık o yaz, her biri iyi niyetli, misafirperver insanlar. Babamın doğup büyüdüğü evi gördük, yıkılmaya yüz tutmuş ahşap, neredeyse yüz yıla yakın geçmişi olan evi. Babaannem inatla hâlâ bu evde kalıyordu yalnız başına, korkmadan. Ev bir kaç yıl sonra yıkıldı zaten. Allah'tan babaannem İstanbul'daydı.
Canip abi de gelmişti biz oradayken. Rahmetli halanın büyük torunu, Eskişehir'de üniversite okuyormuş, tanıştık, çabuk kaynaştık. Hatta âşık oldum ona ben. Çocukluk işte.
Köyümüzde ne elektrik ne su ne de başka türlü bir konfor vardı, ama huzur vardı, mutluluk vardı. O yaz mutlu olduğum kadar hiç bir tatilde mutlu olmadım galiba. Akşamları yemekten sonra sadece sohbet vardı, eğlence vardı. Bön bön televizyona bakmak, cep telefonum çaldı mı takibi yapmak, internette gezinmek falan yoktu ki, iyi ki de yoktu. Asıl huzur oymuş, şimdi aklıma geldiğinde tek düşündüğüm bu.

29 Kasım 2012 Perşembe

KARAR VERDİM

Artık bana güleceksiniz biliyorum,
Bugün gayet iyiyim.
Dün akşamki karamsar yazıma Hüseyin hocam öyle bir yorum yazmış ki hem utandım hem gülmekten kendimi alamadım. İki duygu birbirine uzak biliyorum, utanıp gülmıek. Utandım, çünkü haklıydı hocam; bu neydi böyle? Bir gün mutlu bir gün mutsuz. Bir ortası yok muydu bunun? Ben niye böyleydim?
Hep olagelen durumum değil aslında, son zamanlarda yaşadıklarım beni ben yapmaktan çıkardı, izin verdim buna, burada hatalıyım. Zıvanadan çıkmış bir halim var ve ben bu halimi hiç sevmiyorum. Tam kendimi toparlıyorum derken hoop gene yuvarlanıyorum. Eski beni öyle arıyorum ki. Mutlu, umutlu, cıvıl cıvıl, gözleri ışık saçan Nurten'i öyle arıyorum ki. Biliyorum özüne döner insan, dış etkenler ne kadar güçlü olursa olsun özü hep galip gelir. Bende de öyle olacak, çünkü hayatın güzel olduğuna inanan ve yaşamayı seven biri olarak başka türlüsüne imkan yok. 
Durmadan yazıyorum, bazen genel, bazen içdöküş yazıları bunlar. İçdöküşlerle sizi şaşkına çevirdiğimi biliyorum. Çalkantılarım ancak yazarak duruluyor. Hal böyle olunca değişen ruh halim tamamıyle yansıyor yazılara ve işte, bir günüm öyle bir günüm böyle çırılçıplak görünüyor.
Güldüm, çünkü komikti de aynı zamanda. Dengesini kaybetmiş bir kadın habire yazıp çiziyor, içini döküp rahatlamak amacı, ama ipin ucunu da kaçırabiliyor.
Bugün uzman psikolog da olan bir öğretmenimizle sohbet ettik biraz. Stresle başa çıkmanın yolları üzerine bir dolu şey anlattı bana. Bilmediğim şeyler değildi tabi, ama bir çivi daha çakmış oldu beynime İnayet bey.

-Kimseyi değiştirmeye çalışmayacaksın (Bunu öğreneli uzun yılar oldu)
-Mutlaka bir hobin olacak (Bu da var, yazmaktan iyi hobi mi olur?)
-Seni çok iyi anlayan, her şeyini anlatabileceğin gerçek bir arkadaşın olacak (Olmaz mı, hem de en iyisinden var)
-Strese neden olan kişi yahut mekândan uzak duracaksın (İşte burada çuvallıyorum, buna şimdilik imkan yok)
O zamaaaannn, bu imkansızlığı bu süreçte strese girmeden atlatmayı becermek gerek. Zaman her şeyin ilacı.
Ya bunu böyle kabul edeceksin, ya tamamen hayatından çıkartacaksın ya da düzeltmeye çalışacaksın. Birinden birine karar vereceksin. En kötü karar kararsızlıktan iyidir çünkü. Belirsizlik yiyip bitirir insanı.

Ben de bir karar verdim.


UYKU TUTMADI

Tam üç kez uyumaya yattım, üç kez de kalktım.
Uyuyamıyorum bir türlü.
Televizyonda da bir şey yok ve benim kitap okuyacak haleti ruhiyem de yok.
En son artık açtım ütü masasını, başladım ütüye. Bir de papatya çayı yaptım. İyi de oldu gerçi. Kafam dağılmadı ama, işler kolaylandı.
Nilgün Belgün'ün konuk olduğu bir program başladı televizyonda ütümü yaparken.
Ben bu kadına hayranım ne yalan söyleyeyim. Hayatı sevdiği nasıl da belli. Yüzünde gülücük hiç eksik olmuyor, hatta kahkaha.
Güya ben de hayatı seviyorum (dum). Nerede benim hayatı severkenki bakışlarım? Nerede cıvıl cıvıllığım?
Tam toparlandım derken tekrar yuvarlanışım neden?
Utandım Nilgün'ü izlerken, hayatı sevmeyi bıraktığım için.
Hayır, ne bir karar vereceğim ne kendime bir söz.
Sözler, kararlar yerine gelmeyince kendime kırgın oluyorum bu kez.
Onun için yarın ola hayrola diyorum.
Tabi uyuyabilirsem.

28 Kasım 2012 Çarşamba

HAYATI SEV!

Düştün sandın,
Yanıldın.

Düşen sen değildin,
Boşuna üzüldün.

Kaybettim sandın,
Yine yanıldın.

Kaybeden O'ydu oysa,
Düşen de O.

Bırak O'nu,,
Bak hayata.

Zamanı geldi,
Hatta geçti.

Dinle beni,
Kendine bir iyilik yap,

Hayatı Sev!

N.D.

26 Kasım 2012 Pazartesi

SENDE YARAM VAR


GÖZÜMÜN UCUYLA BAKARDIM...
UNUTMAM AFFETSEM DE...

SAKİN OLMALI

İnsanın damarına basılmaya görsün, ağzından çıkanı kulağı duymuyor.
Haklı da olsa öyle sözler sarfediyor ki, birden haksız duruma düşüveriyor. Çileden öyle çıkarıyorlar ki insanı sinirlerin çelikten olsa nafile, dil susmuyor işte.
Oysa izin vermesen buna, sinirlerini bozmalarına yani; ne kolay olacak her şey, ağzından o istemediğin, sana yakışmayan sözler hiç çıkmayacak.
Ama insanız be ya, dayanma gücü de bir yere kadar. Gözüne soka soka yapılan inatçı davranışlara ne kadar süre ile dayanılabilir ki?
Yine de sakinliğini korumaya çalışmalı, yıktığını yapmaya koyulmalı tez elden. Baş koyduysa bir yola, bedeli ne ise ödemeli, sonuna vardırmalı sakince.
Diyorum da?
Gel de anlat, benim bu haksızlığa isyanda sınır tanımayan beynime.

REYHAN

Çok kötü bir gün geçirmişken akşam aldığım bir haber beni öyle mutlu etti ki.
Sanki o müjdeli haberi ben aldım.
Bir arkadaşım var, aslında müşteri ilişkisi ile başladık arkadaş olduk. Reyhan, Azerbaycan vatandaşı. Yıllardır Türkiye'de, bir Türk'le evlenmiş fakat Azerbaycan çifte vatandaşlığı kabul etmediği için Türkiye vatandaşlığına geçmek istememiş. Kocası ölünce de burada kalmaya devam etmiş. Yaşam koçluğu, yönetim danışmanlığı ve astrologluk yapıyor. Yabancı çalışma izni almak için bir meslektaşım kanalı ile bana başvurmuştu. Tam bir yıl önce, geçen aralık ayında. Başvuruyu yaptık, önce eksik evrak bildirimi geldi, tamamladık, sonra red cevabı geldi, itiraz ettik ve onayı aldık. Bu arada Reyhan Türk vatandaşlığı için harekete geçti, ne olur ne olmaz, işi sağlama bağayalım diye. Bu, tam altı ayımızı aldı. Fakat sevincimiz çok uzun sürmedi çalışma izin onayının şartlı ve bir yıllık olduğunu öğrendik. Artık iyiden iyiye umudumuzu kesmek üzereydik ki bugün Türkiye vatandaşlığı onayı gelmiş Reyhan'a ve kimliğini almış. Çalışma izninin onaylanmış olması vatandaşlık sürecini hızlandırmış ve kolaylaştırmış  Hemen bana haber verdi, uçuyordu sevinçten. Nasıl uçmasın? Büyük bir olay bu Reyhan için. Artık rahat rahat çalışabilecek, izin süresi bitince sürekli emniyete gidip oturma izni almak zorunda kalmayacak, çalışma izninin oldukça zor şartlarını yerine getirmek zorunda olmayacak.
Seviyorum ben bu Reyhan'ı, o yüzden çok, ama çok sevindim onun adına. Öyle pozitif ve güleryüzlü bir kadın ki tanışan, hemen etkisi altında kalıyor.
Ülkemizi öyle seviyor ki, kendi ülkesinde aileden kalan mal ve mülkü umursamıyor. İstese dünyanın her yerinde yaşayabilir, parası var yani. Fakat o, bizim çok şikayetçi olduğumuz, yaşanması zor bu ülkede yaşamayı istiyor.
Hayırlı olsun Reyhan, Allah yolunu açık etsin. Kötü geçen günümü verdiğin bu haberle iyi bitirmemi sağladın ya, dualarım hep seninle.

25 Kasım 2012 Pazar

SAKİN VE HUZURLU

Hiç bir şey yapmadan da bir gün geçirilebiliyormuş.
Pek alışık olmadığım bir durum olduğundan kendi kendime şaşıyorum.
Hemen hiç bir şey yapmadım bugün, miskin miskin oturdum durdum. Televizyona baktım, internette dolaştım, biraz bir şeyler okudum. Hep adetim olduğu üzere bir şeye bir yerlere yetişecekmiş gibi telâş içinde koştur koştur iş yapmadım. Yavaş, sakin ve telâşsız da bitiyormuş günlük işler.
Ne tuhaf? Bugün böyle davranmamın nedeni yani.
Çok mu dinlenmeye ihtiyacım vardı acaba? Dün akşam arkadaşlarımla benim evimde toplandık, çok mutlu oldum, yedik, içtik, harika sohbetlere daldık. Epeydir gelen giden yoktu evime, bu mu beni keyiflendirdi acaba? Çok severim ben çünkü konuk ağırlamayı, yedirip içirmeyi.
Kim bilir? Belki budur bugünkü huzurumun sebebi.
Belki de başka bir şeydir...
"İnsan bilmez mi kendini?" diyeceksiniz, bazen bilmiyor işte. Her daim kendini bilenlere hayranım zaten, ama bende nerdeeee?
Haydi hepinize huzurlu bir hafta dileyerek kaçayım ben.
Esen kalın.

24 Kasım 2012 Cumartesi

NURTEN İNÖNÜ'DE:)

Hayatımın ikinci futbol maçına gittim.
İlki, yaklaşık on iki yıl önceydi, gene bir Beşiktaş maçıydı, ama Şükrü Saraçoğlu stadındaydı, çünkü Beşiktaş cezalıydı. O maça da oğlum çok küçük olduğundan, babasıyla yalnız gitmesine içim elvermediğinden gitmiştim. Pek bir şey anlamadım zaten.
Ben aslında Fenerbahçeli'yim, babadan geçme. Çocukluk ve genç kızlığımda eni konu taraftardım, maçları izler, yorum yapardım. Geçti sonra, başka ilgi alanlarım daha fazla yer kaplayınca ve zaman kaybı oduğunu anlayınca koptum. Şimdi sadece adını biliyorum tuttuğum takımın, ne bir futbolcusunun ne teknik direktörünün adını bilirim. Tesadüfen duysam da unuturum. Yani futbolla ilşkim sıfır denecek kadar az.
Oğlumla fırsat buldukça sinemaya, tiyatroya, konserlere gideriz. Çok da zevk alırız birlikte olmaktan. Bir kaç gün önce tek başına maça gitmek istediğini söyledi, istemedim, tedirgin oldum. Hep babasıyla gider maçlara, o yüzden dert etmem. Tek başına gideceğim deyince korktum açıkçası, ama iddiası olan bir maç değilmiş, Akhisar Belediye Spor'la oynayacaklarmış, olay çıkmazmış, öyle dedi. Yine de içim rahat etmedi, beraber gitmeyi teklif ettim. Meğer o da bunu beklemez miymiş. Gitmeyeceğimi düşünüp teklif etmezmiş. Çok sevindi, hemen internetten biletimizi aldık, cumayı beklemeye başladık. Cuma geldi çattı, akşam maça uygun şekilde hazırlandık, çıktık. Maça uygun hazırlanma şöyle oluyor; çanta falan almayacaksın yanına, bir kimlik, bir akbil, ve çok az kâğıt para. Bozuk para sokmuyorlarmış stada. Sonra ille forma giyeceksin üzerine. Oğlumun Beşiktaş forma koleksiyonundan kendime uygun olanı seçip giydim. Bir de pantolon ve topuksuz ayakkabı ile tamam oldum.
Üsküdar'dan Kabataş'a motorla geçip İnönü stadına yürüdük. Bir kaç kontrolden geçip içeri girdik, ekmek arası köftelerimizi de aldık yerimize oturduk. Maçın başlamasına daha kırk beş dakika vardı, sıkılırım sanmıştım, ama yanılmışım. Öyle bir atmosfer vardı ki anlatılır gibi değil.
Stadın ortasında bir yuvarlak bez vardı, reklammış, çevresinde beyaz giysili adamlar duruyordu. Maçın başlamasına yakın hareketlendiler, bezi herkesin göreceği şekilde sallamaya başladılar, üzerinde Taraftar varsa futbol vardır yazıyordu, ortasında da reklamı yapılan marka.
Biz kara tarafında yeni açık denen kale arkasındaydık. Karşı tarafta küçük bir bölüm rakip taraftarlara ayrılmış, zaten bir avuç seyirciydiler, fakat azıcık ses çıkarmaya kalksalar bizimkiler hemen yuhalıyorlar. Bu yuhalama o kadar çoktu ki şaşırdım kaldım. Rakip takımın oyuncuları sahaya giriş yapıyor yuhalıyorlar, hakemler giriyor yuhalıyorlar, sigara yasağı anonsu yapılıyor yuhalıyorlar. Kural böyleymiş meğer. Stadtaki ekranda takımların oyuncuları sıralanır ve anons yapılırken de rakip takım yuhalandı. Zaten Beşiktaş'ınkiler büyük yazı ve resimliydi, Akhisar'ınkiler küçücük ve resimsiz. Bu ayrımcılık o kadar doğal karşılanıyor ki, bu da bir çeşit kural olmuş yani.
Hakemlerden nefret ediyorlar, her kararını protesto ediyorlar. İkinci sarı kartı çıkarttığındayine yuhalanınca seyirciler tarafından dayanamadım, "Oğlum yuhalanacak ne var, bu tam da sarı kartlık bir faul" der demez, "Anne sen deli misin, dövdürtmek mi istiyorsun kendini? Hadi kendin umurunda değilsin de ben varım yanında, ikimizi de döverler" diye şaka yollu uyarıda bulundu. Anladım ki hiç sesimi çıkartmayacağım, uslu uslu maç seyredeceğim. Benim derdim maç değil tabi, taraftarların maçtaki hal ve hareketleri. Bıraktım maçı falan etrafımı seyre başladım.
Bir amigo Mustafa var, tam da bizim tirübünün yanındaydı. İşiymiş bu amigoculuk, her maçta o varmış. Mustafa biraz deli geldi bana, azıcık kafadan çatlak olmasa her hafta bu işi yapamaz zaten. Geçmiş seyircilerin karşısına bas bas bağırıyor, el kol hareketleriyle tezahürat grubunu yönetiyor. Öyle karşılık veriyorlar ki Mustafa'ya şaşarsınız. Her şarkı türküyü Beşiktaş'a adapte ettikleri gibi özel tezahürat cümleleri de var ve insanlar kendilerinden geçmiş şekilde söylüyorlar bunları. Arada zıplıyorlar hep birlikte, stad sallanıyor adeta.
En başından itibaren bambaşka bir dünyanın içine girdiğimin farkındaydım. Sonuna kadar sürdü bu. Orası, insanların kendilerini serbest hissettikleri, içlerinde ne varsa boşaltmaya çalıştıkları bir terapi merkezi gibi.
Küfür yok muydu sorusuna yanıtım, evet vardı, hem de bolca olacak. Kızlar bile umursamıyor ulu orta küfür edenleri, sıradan olmuş artık.
En hoşuma giden, iki takımın sahaya çıkarken ellerinde tuttukları uzun pankarttı. Şöyle yazıyordu pankartta, "Güçlü bir toplum için kadına şiddete son"
En rahatsız olduğum durum ise, tüm maçı ayakta izlemek zorunda kalmamızdı. Kadeşim yerimiz var, sizin de yeriniz var, oturuyoruz ne güzel, ne diye ayağa kalkıyor, görüntümüze engel oluyorsunuz ki? Meğer bu da kural gibi bir şeymiş, herkes ayakta ve el kol sallanıyor.
Hey Allah'ım, ayak tabanlarım ağtıyor inanın.
Değişik bir akşam geçirdim, tiyatro izlemiş sayabilirim kendimi. Hiç farkı yoktu vallahi. Bol bol da güldüm.
Maçın sonucu mu? 3-1 Beşiktaş yendi.

21 Kasım 2012 Çarşamba

BAZI ERKEKLER

Bazı erkekler için kadının hiç bir değeri yok. Kadın onlar için bir meta sadece. Her biri gelip geçici, elde edilecek, heves alınacak, bıkınca bir kenara atılacak birer oyuncak.
Kadınlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynar bunlar. Her çiçekten bal almaya bakan arılar gibidirler.
Kadının duyguları varmış, incinirmiş, yaralanırmış umurlarında bile olmaz.
Yaşları kaç olursa olsun; normalde genç yaşlarda olur gibi geliyor (O da olmamalı ya) ama bunlar ileri yaşta da bunu sürdürebildikleri kadar sürdürmeye bakıyorlar. Ne zaman libidoları inecek o zaman mecburen duracaklar. Hatta bu durumda bile durmayanlar var, kendilerini Kanuni Sultan Süleyman yahut bulunmaz Hint kumaşı sanıp ısrarla çiçekten çiçeğe koşanlar var. Bazılarında para bol, bazılarında cazibe. Bir şekilde götürüyorlar işi.
Aslında bilseler çok kadınla birlikte olmak isteyen ve bunu yapan erkeklerin içindeki gizli eşcinselliği hemen bırakırlar alimallah. Ödleri kopar bunların eşcinsel şüphesi bile taşımaktan.
Bu erkeklerin tek değer verdiği kadın annesidir, varsa bir de kızı. Kutsal olan, değer verilen sadece onlardır. Onlar bu adamların namusudurlar. Bunların namus kavramı bu kadardır. Babası belki annesini defalarca aldattı, kadın çok sevdiğinden belki katlandı, ama hangi acıları çekti, nasıl dayandı bilmezler, bilmedikleri gibi babalarına da toz kondurmazlar. Çapkınlık erkeğin şanındandır çünkü.
Kızlarının üzerine titrerler, korur kollarlar, ama akıllarına gelir mi bilmem, bir gün kızlarının da kendileri gibi bir erkekle karşılaşıp acı çekebileceği? Gelse yapmazlar gibi geliyor değil mi? Yok, bunlar durmazlar, kızlarını üzen o erkeğe haddini bildireceklerini düşünürler. Bence.
Az önce bir internet sitesinde isimsiz bir öykü okudum da, cinlerim tepeme çıktı, o yüzden kaleme aldım bu yazıyı. Öyküdeki kadının acısına ortak oldum, gerçek sevgisinin yerlerde pas pas edilmesine içim dayanmadı. Okurken "Kızım çek git, çek git artık, bırak şu adamı" diye bas bas bağırdım içimden. Öykünün sonu belirsiz bitti, ama biliyorum ben eninde sonunda gidecek o kadın.
Gitmeli. Kim kendinden daha değerli olabilir ki şu kısa hayatta?

20 Kasım 2012 Salı

HAYAT DEĞİŞİYOR

Hayatımın değişikliğini yaptım bu akşam.
Ne olduğunu öğrenince "Amaan sen de, bu muymuş değişiklik dediğin şey?" diyeceğini duyar gibiyim.
Bilen bilir benim ne kadar alışkanlıklarıma bağlı olduğumu. Eskiye bağlılığımı da. İşte bu akşam, dört buçuk yıldır kullandığım ve değiştirmemek için direndiğim cep telefonumu değiştirdim. Telefonumu değiştirmek değil esas konu, mekanikten dokunmatiğe geçtim, büyük değişiklik bu.
O kadar direndim ki, geçen aylarda telefonum bozulmasına rağmen kız kardeşimdeki beninkinin tıpatıp aynı olan eskisini alıp kullandım. Fakat buraya kadarmış, Allah rahmet eylesin.
Hafta sonu ablamla birlikteyken onun telefonunu kullanmak zorunda kalmıştım, hatta Facebook'a resim bile yüklemiştim. Baktım rahat kullanabiliyorum, inadı bırakmak zamanının geldiğini anladım. Zaten oğlum başta, arkadaşım, eşim dostum da artık yeter demişti çoktan.
İşten çıktım, dolmuş durağına geldim, tam dolmuşa binececeğim telefon bayisi çarptı gözüme, ani bir kararla girdim içeri ve aldım dokunmatik telefonumu.
Eve gelir gelmez karıştıra karıştıra, biraz da oğlumun yardımıyla çözdüm işi. Boşuna bunca zaman beklemişim.
Çok komik bir benzetme ama, hani "İnsanlık için küçük bir adım, ama benim için büyük bir adım" sözü var ya (Böyle değil miydi yoksa? ) öyle işte.
Hayat değişiyor, ben de değişiyorum, hele bu sıralar ohhooo, ne değişim, ben bile şaşırıyorum inanın.
Cuma akşamı Beşiktaş'ın maçına gitmek için oğluma söz bile verdim. İnanılır gibi değil, ama bir engel çıkmazsa o akşam maçta olacağım inşallah. İzlenimlerimi tabi ki paylaşacağım.
Esen kalın.

19 Kasım 2012 Pazartesi

NEDEN?

Şimdiii, "Hani dün ne yazmıştın, bugün ne haldesin? Bu ne perzih bu ne lahana turşusu?" diyecekiniz, ama öyle, olmayanı varmış gibi gösteremem ki. Keyfim yok.
Çok canım sıkkın bugün, olan biten bir şey de olsa anlayacağım, yok, yok, yok.
Tamam arada bir olur böyle, insanın içinde garip bir sıkıntı olur, anlam veremez bilirim. Ama dünkü gibi güzel bir günün ardından da olur mu be kardeşim?
Hiç bir olağanüstü durum olmadı, kimse canımı sıkmadı, kimseye sinirlenmedim, üzülmedim.
O yüzden anlayamıyorum. Niye böyleyim ki bugün ben?
Yarın sabah belki tümden değişebilirim, o da mümkün, ama şu anki garip sıkıntıyı dağıtamıyor bu düşüncem.
Sadece paylaşmak istedim, belki yazınca rahatlarım diye.
En iyisi gidip yatayım erkenden.

18 Kasım 2012 Pazar

SOKAKTA HAYAT VAR!


Grup Gündoğarken'in bir şarkısı vardı hani, Ankara'dan Abim Geldi diye; işte benim de Bursa'dan ablam geldi ve hafta sonum şenlendi.
Ablam KADER üyesi, cumartesi günü Danışma Kurulu toplantısı varmış, ona katıldıktan sonra bana geldi.
Sabah önce kız kardeşimlerle dışarıda mükellef bir kahvaltı yaptık. Uzun sohbet eşliğinde geçen iki saatlik kahvaltının sonunda onlardan ayrılıp yürüyerek iskeleye indik.
İskeleye inişimiz epey uzun sürdü. Bu arada eski tarz dekore edilmiş pahalı out let ürünler satan bir mağazaya girip fotoğraflar çektik. Sanırsınız müze geziyoruz. Sonra yolumuzun üzerinde çok hoş bir parka rastladık, ablam meğer çocukluğunda buralarda okul kırıp çok gezmiş. Biraz oturup dinlendik burada. Tekrar yürümeye başladığımızda iskeleye az kalmışken şeytan dürttü, ikimizin de ortak sokağı olan Gümüş Arayıcı sokağa gidip yeni halini görmeye karar verdik. İnanır mısınız tanıyamadık, o kadar değişmiş ki. Ben o sokakta ablamların evinde doğmuşum, ablam o sokağa yedi yaşındayken taşınmış. İlkokula başlayana kadar oradaydım, hayatımda hiç unutamadığım sokaktır, daha önce yazmıştım. Oldukça heyecanlıydı bu gezi tabi, ablam fotoğraflar çekti bol bol. Türkiye böyle işte, doğduğun evi yıllar sonra görmeye kalk bakalım bulabilecek misin yerinde. Tüm ahşap evler yıkılıp yerine koca beton binalar yapılmış, çıkmaz sokaklar açılmış, çıkar sokak haline getirilmiş. Biraz da hayal kırıklığı ile ayrıldık oradan.  
İskelede aniden karar verip motora bindik Beşiktaş'a geçtik, oradan doğru Ihlamur Kasrı'na. Bu mevsimde çok güzel oluyor orası. Bahçede, eskiden saray müştemilatı olan şimdinin kafesinde oturup kahvemizi içtik. Ardından o güzelim bahçeyi karış karış gezip fotoğrafladık. Çok çeşitli ağaçlar var burada, Uzakdoğu ağaçları dahil, her birinin dibinde isimleri ve geldikleri ülkeler yazıyor. Yapraklar henüz tam dökülmemiş, dökülünce muhteşem güzellikte oluyor manzara. Üç havuzdan birinde ördekler yüzüyordu, bahçenin giriş kısmında tavus kuşları dolaşıyordu ve yalnız başlarına oldukları halde kaçmak için hiç bir teşebbüste bulunmuyorlardı.
Dönüşte biz gene yürüyerek Beşiktaş Çarşısı'na indik, bir sürü dükkana girip çıkıp ufak alışverişler yaptık.
Kahvaltıdan beri hiç bir şey yememiştik, şurada bir yerde yiyelim dedik. Beşiktaş Belediyesi çarşı içinde özel sokaklar yapmış, sloganı SOKAKTA HAYAT VAR. Buradaki tüm lokantaların kapısında aynı slogan yazıyor. Daha yeni adım atmıştık ki bir delikanlı yolumuzu kesti, "Balık mı yiyeceksiniz hanımlar? Tam yerine geldiniz, buyrun size iki kişilik harika bir yer, bizi Allah karşılaştırdı" dedi. Ama nasıl dedi de biz onun emrine uyup gösterdiği masaya yerleştik siz anlayın artık. Adı Metin'miş, temiz yüzlü, ağzı iyi lâf yapan bir genç. O kadar iyi bir yere oturttu ki bizi sanki kaptan köşkündeydik, her yere hakim bir yerdi. Keyifle yiyip içtikten sonra yine yollara düştük ve motora binip Üsküdar'a geldik.
O kadar telaşsız, sakin ve rahat gezmiştik ki saatin daha 19:00 bile olmadığını görünce şaşırdık. Hadi o zaman ver elini Salacak çaycısı. Bir de orada çay keyfi yaptık ve artık yeter deyip evimizin yolunu tuttuk.
Böyle bir pazar günü geçirmek için plan yapsaydım herhalde bu kadar mutlu olmazdım.
Kendiliğinden gelişen programlar, doğaçlama yapılan şeyler daha fazla memnun ediyor insanı.
Koca bir haftaya büyük bir motivasyonla başlayabilirim artık.

CABARE (Üsküdar sahnesi)


Harika bir müzikal seyrettim bu akşam.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın sahnelediği KABARE müzikalindeydim. Üsküdar'da Musahipzade Celal sahnesinde.
Tiyatrodan ayrılırken müzikalin bende bıraktığı lezzet o kadar fazlaydı ki, eve gidene kadar müziği mırıldandım durdum. Yıllar önce yine aynı sahnede Melisa Gürpınar'ın İstanbul Bir Masaldı müzikalini seyretmiştim, sanırım doksanlı yılların ortalarında. O günden beri müzikal seyretmedim. Denk gelmedi herhalde hep normal oyunlara gittim.
Cabare müzikali 1966 yılında ilk kez Broadway'de sahnelenmiş, 1972 yılında filme çekilmiş, Liza Minelli'nin de başrolünü oynadığı film tam sekiz dalda Oscar kazanmış. Tam kırk üç yıl dünyayı dolaşan müzikal 2009 yılında Türkiye'ye gelmiş ve ilk kez Üsküdar'da sahnelenmiş. Yönetmenliğini Yücel Erten'in yaptığı müzikalin oyuncularına gelince hepsi genç ve dinamik. Sunucu rolünde Mert Turak, baş kadın oyuncu, Kabare şarkıcısı rolünde Senan Kara Tutumluer, erkek oyuncu, ABD'li yazar rolünde ise Can Başak oynuyor. Hepsi rollerinin hakkını veriyor. Müzikler ise bir harika; müzikal, dönemin toplumsal ve siyasal durumunu çok abartmadan ama çarpıcı bir biçimde önümüze seriyor.
Dönem, 1930'lu yıllar, yer Almanya'nın Berlin kenti. Büyük ekonomik kriz sonrasında yaşanan sıkıntılı dönemde geçen kısa ve kırık bir aşk hikâyesi. Kabare şarkıcısı Sally ile romanının yazabilmek için Berlin'e gelen ABD'li yazar Cliff bir yılbaşı partisinde tanışıp âşık olurlar. Buna paralel bir aşk hikâyesi daha vardır, pansiyon sahibi Schnieder ile yahudi manav Schulz'un aşkı.
Nazilerin yeni palazlanmaya başladığı bu dönemde yaşam şartları o kadar korkunç ki, bir dilim ekmek için insanların yapamayacağı şey yok. Fuhuş yuvası haline gelen pansiyonlar, barlar ve kabarelerde hiç bir şeyi umursamadan sabahlara kadar içip eğlenen aymaz bir grup ve beş parasız, bir dilim ekmeğe muhtaç yoksul bir kesim. O kadar zor hayat şartları içindeler ki, yılbaşı hediyesi olarak verilen meyveyi değerli taşlarla bezeli bir yüzüğe asla değişmiyorlar. Çok korkunç bir dönem; hayatımda asla yaşamak istemediğim dönemdir İkinci dünya Savaşı öncesi ve sırasında Almanya'da olmak. Hele bir yahudi? Allahım sen aklımı koru.
Daha fazla içinizi karartmayayım, müzikale geçeyim..
Daha oyun başlar başlamaz keyiflendim ben, çünkü müzik kıpır kıpır içinize işliyor adeta. Sunucu Mert Turak'a bayıldım, sahne performansına, sesine, yeteneğine şapka çıkartıyorum. İlk sahnede bizi güldürürken son sahnede neredeyse ağlatacaktı.
Bir de sürpriz vardı bana bu akşam; Mertcan. Komşumun oğlunu tiyatro orkestrasında  trompet çalarken izlemek büyük keyifti. Benim bildiğim müzikal oyunlarda orkestra çukuru denen bir yer vardır ve müzisyenler orada seyirciye görünmeden çalarlar, artık değişmiş anlaşılan, orkestra sahnenin tam orta yerinde biraz geride seyircilere dönük  yüzü ile çalıyor, bence çok güzel. Bu sayede Mertcan'ı da görmüş oldum işte, fena mı?
İyi ki karar verdim, bilet aldım, seyrettim.
Her şeye değdi doğrusu.

15 Kasım 2012 Perşembe

MASAL HİKÂYE

Evet efendiiim, kitabını bitirdim, bu akşam da filmine gittim Uzun Hikâye'nin.
Kitabını okuyup filmini izlediğim diğer edebiyat uyarlamalarından farklıydı. Eserin aslına sadık kalınmıştı ufak tefek değişiklikler hariç. Sadece final bölümü epeyce değiştirilmiş. Bu yüzden Masal Hikâye koydum yazımın başlığını. Masal tadında bitirmiş filmi senarist. Kitapta son, belirsizliğe açılıyordu, film ise olmasını istediğim gibi bitti.
Oyuncu kadrosu çok kalabalık ve ünlü isimlerden oluşuyor. Kenan İmirzalıoğlu ve Tuğçe Kazaz'ın dışında Cihat Tamer, Zafer Algöz, Mustafa Alabora, Altan Erkekli, Güven Kıraç, Mahir Günşiray gibi isimler filme renk katmış.
Bulgar göçmeni Pelvan Sülüman'ın oğlu Bulgaryalı Ali'nin hikâyesi. Lakabı Sosyalist Ali. Haksızlığa hiç gelemeyen, hemen isyan bayrağını çeken muhalif bir kişilik. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali her gittiği yerden bu yüzden ayrılmak zorunda kalıyor.
Üç dönem anlatılıyor; 1950'li, 60'lı ve 70'li yıllar. Ali'nin oğlu Mustafa'nın çocukluk, ergenlik ve gençlik yılları.
Her dönemde otoritenin muhalif insanların başını nasıl ezdiğini görüyoruz. Kitap okumanın, hak ve eşitlikten sözetmenin komünistlik sayıldığı yıllar bunlar. Sol sözcüğünden öcü gibi korkulan yıllar. Küçük bir kasabada otoritenin önüne geçerek fazla sevilip sayılmak bile yasak.
Hüzünlü ve dramatik sahneler de vardı, ama güleryüzlü bir filmdi, mizah ögesi bolca vardı, tıpkı kitapta da olduğu gibi. Dolayısıyla kahkahalarla güldüğüm çok sahne oldu.
Sonunda da kaderin yayı kuruldu ve alt etti zalimleri.
Benim için bir önemi daha vardı bu filmin. Birlikte izlediğim arkadaşım Kenan İmirzalıoğlu hayranı, bense hemen hiç bir film ve dizisini izlemediğim gibi üstüne bir de itici bulurum Kenan'ı. Zorunlu bir izleyiş oldu yani.
Fakat ne oldu biliyor musunuz? Ben bu adama âşık oldum:) Meğer hiç alıcı gözle bakmamışım ki şimdiye kadar. Bir gözleri var, o gözlerin bir bakışı var hayran olmamak mümkün değil.
Neyse geçelim bu şamatayı, esas Ali ile karısının oğullarına kendi aşk hikâyelerini anlatırkenki sahne muhteşemdi. Canlandırma yoluyla öyle bir anlatıyorlar ki çocuğun aklından hiç çıkmıyor.
Beğeneceğime emindim demiştim, öyle oldu, çok beğendim. Uzun zamandır böyle keyifi bir akşam geçirmemiştim.

14 Kasım 2012 Çarşamba

TEK DERDİM

Günaydın demiştim ya sabah, bugünüm güzel geçecek demiştim ya, geçti. Çok şükür.
Tek derdim çiçek oldu.
Sabah erken saatte vapurla karşıya geçip bir müşterimden evrak aldım. Onu beklediğim iskelenin karşısında bir çiçek büfesi vardı, kasımpatılar pıtırak pıtırak yayılmış her yana. Almaya karar verdim, sabah motivasyonum tam olsun diye. Büfenin sahipleri kahvaltı yapıyordu içeride. Afiyet dileyip fiyatını sordum, beğenmedim. Küçücük bukete bu kadar para verilmez diyerek Üsküdar'a geçine almaya karar verdim. Kendimce bir öngörü yani, bizim yakada daha ucuz olur diye düşündüm. Belki olabilirdi, eğer çiçekçi bulabilseydim. Her zaman iskele dibinde olan çingeneler yok olmuştu bugün. Talihime küsüp işyerime gittim. Halbuki ne de güzel motivasyon yapacaktım.
Bir zamanlar hiç aksatmadan her hafta bir kaç buket çiçek alır işyerimdeki masama koyardım. Bir hafta falan dayanırdı o çiçekler. Bir tane çingene kadınım vardı yolumun üstündeki sokağın köşebaşında, her pazartesi hem muhabbet eder hem alışveriş yapardım. Bu tür muhabbetleden hoşlanırım. Sürekli gördüğün insanı bir zaman sonra kendine yakın hissediyorsun, bir iki laf etmeden bitmiyor o alışveriş. Hep bir sorunları oluyor bu insanların, gerçi hangimizin yok ki, ama onların yaşam şartları daha zor olduğundan sorunları hiç bitmiyor. Bir tane de Kezban var Üsküdar'da. Ondan da çok alışveriş yaptım. Şimdi her gördüğünde "Abla neden çiçek almıyorsun artık?" sorularından baygınlık geldiği için mümkün olduğunca uzaktan geçiyorum ki beni görmesin.
Masanın yahut sehpanın üzerinde duran bir demet çiçek ortamı nasıl da güzelleştiriyor. İnsan ruhuna nasıl olumlu bir etki yapıyor. Her baktığında çiçeklere, pozitif enerji yükleniyor insan.
Bugüne kısmet değilmiş. Bir dahaki sefere cimrilik yapmayıp ilk gördüğüm yerden alacağım.
Çiçekli, pozitif enerjili günleriniz bol olsun.

YENİ BİR GÜN


Günaydın,
Bugün güzel bir gün olsun. Yüzüm hep gülümsesin. Hiç kimseye kızmayayım. Kimse beni kızdırmasın. Kırmayayım, kırılmayayım.
Pişmanlıklarımı, utançlarımı arkamda brakayım. Yanlış anlamaları, anlaşılmaları unutayım. Yüreğime umutlar yağsın.
Yeni bir hayata başlar gibi olayım.
Olur mu dersiniz?
Neden olmasın?
Az sonra bir vapur yolculuğu yapacağıma göre olur.
Denizin insanı sakinleştiren, sükunet veren etkisini alır taşırım tüm günüme.
İstersem olur.
Gününüz aydın olsun.

13 Kasım 2012 Salı

UZUN HİKÂYE

Yeni bir kitap bitirdim bugün.
Uzun Hikâye, yazarı Mustafa Kutlu. Adı gibi, ne hikâye ne roman, uzun hikâye. Filme de çekilmiş, şu sıralarda vizyonda. Perşembe akşamı gidebilirsem göreceğim inşallah.
Bir meslektaşım önerdi, Mustafa Kutlu adlı bir yazardan haberim bile yoktu benim. Hayat Güzeldir adında kısa bir hikâyem var, onu okuyunca hatırlamış, Mustafa Kutlu'nun da aynı adlı bir hikâyesi varmış. "Ama" dedi, "Uzun Hikâye'yi okumanızı öneriyorum." Hemen aldım ve çabucak bitirdim.
Müthiş akıcı bir dili var, konuşur gibi, Sait Faik hikâyesi okuyor hissine kapılıyor insan.
1940'lı yıllardan başlıyor, 1970'li yılların sonuna uzanıyor. Hayatı boyunca yerleşik düzeni tutturamamış, oğluyla kasaba kasaba dolaşan Bulgaristan göçmeni Bulgaryalı Ali'nin hikâyesi.
Zaman zaman neşeli, komik, zaman zaman dramatik, ama çok sıcak bir hikâye. İçinde bol bol da tren var, vagon var, tam benlik yani.
Kitaptan iki cümle:

"Hayat dediğin nedir ki? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışk söner, her şey darmadağın olur."

"... solunan hava, yüzülen su, oturup-kalktığın insan, yürüdüğün yol seni değiştirir." 

Kayıtsız şartsız sevgiyi, küçük yerlerde muhalif olmanın zorluğunu, kuyruğu dik tutabilmenin önemini anlatıyor Uzun Hikâye.
Filmini izleyen eşim dostum hararetle anlatıyor ve tavsiye ediyor. Eleştirmenler de çok olumlu yazmış.
Beğeneceğimden eminim.  

GELECEK

Gelecek o gün
Biliyorum gelecek

O öyle bir gün ki
Beni ben edecek

Midemdeki kelebekler
Pır pır uçuşacak

Baktığımda aynaya
Hüzünler dağılacak

O öyle bir gün ki
Biliyorum gelecek

Ve o gün sen
Beni artık bulamayacaksın

N.D.

12 Kasım 2012 Pazartesi

ZAMAN HER ŞEYİN İLACI

İstanbul Barosu korosunun konseri vardı bu akşam. Kadıköy Belediyesi KOZZY Alışveriş ve Kültür Merkezi'nde.
Dostum Hatice hanımın avukat arkadaşı da bu koroda olduğu için davet edildik. Geçen yıl da gitmiştim, bahar konseriydi ve çok haz almıştım.
Bu kez Sonbahar konseriydi ve benim ruh halim hiç bu konsere uygun değildi. Hatır kıramadığım için gittim. Genellikle istemeden gittiğim yerlerden keyifle dönerim ve şaşırırım, bu kez öyle olmadı. İçimdeki bulutlar hiç dağılmadı. İki saat boyunca bir robot gibi izledim konseri. Hatice hanım beni böyle görünce bulutları dağıtmak için elinden geleni yaptı, ama yok, işe yaramadı.
Tatyos Efendi, Dede Efendi, Münir Nurettin Selçuk, Sadettin Kaynak hiç hitabetmedi bana bu akşam.
İkinci bölümde daha hareketli şarkılar vardı, hatta konser sonundaki biste Atatürk'ün sevdiği çok bilinen şarkılara ve harmandalına yer verildi, salon alkıştan yıkıldı, benim içimdeki duvar yıkılmadı.
Olmuyor işte, olmayınca olmuyor. Demek ki gerçekten iyi değilmişim. Demek ki gerçekten çok kırgın ve üzgünmüşüm. Bu kadar kırıldığımı ve üzüldüğümü sanmıyordum, bu kadar yüklü bulutlar taşıdığımı bilmiyordum.
Hayat insanların karşısına neler çıkarıyor, nasıl insanlarla karşılaştırıyor, bunu daha önceden bilmene imkan yok. Ve sen istemeden onların seviyesine iniveriyorsun, kışkırtmalara karşı koyamıyorsun, kaybedecek bir şeyin kalmadığı için dilinin ucuna ne gelirse söylüyorsun. Bir oyun oynanıyor, sen bu oyuna alet olmak istemiyorsun, bir de bakıyorsun oyunun içindesin. Sonra gelsin pişmanlık, hayal kırıklığı ve öfke. Öfke çok güçlü bir duygu, insana istemediği şeyleri yaptırıyor. Öfkeyi kontrol edebilmek gerek, biliyorum. Ama içinde bulunduğum ortamda bunu yapmak çok zor. Seviyesizlik diz boyu, aynı dili konuşmadığın insanlarla iş yapıyorsun. Bitmesi gerek, bir yolunu bulup bitirmek gerek.
Ben ki istesem yapamayacağım hiç bir şey olmayan insanım, elbet bunu da başaracağım, zarar ziyana uğramadan bitirmeyi başaracağım.
Da, zamana ihtiyacım var.
Zaman her şeyin ilacıymış ya, göreceğiz.

11 Kasım 2012 Pazar

MERKÜR GERİ DÖNÜŞÜ


Amma kafam karıştı.
Dakikalardır Merkür'ün geri dönüş döneminin insanlar üzerindeki etkilerini okuyorum.
Bugün astrolog arkadaşımla birlikteydim. Bu konuda oldukça yetkin, pozitif bir insan. Gezegenlerin hareketleri, dolunay, yeniay zamanları ve bunların etkileri hakkında sık sık bilgi verir bana. Aylar önce de konuşmuştk bu merkür gezegeninin geri dönüşlerini. Aslında geri dönmezmiş gezegenler, durağan hale gelirmiş ve diğer gezegenler normal seyrini sürdürürken  durağan olan gezegen bize geri dönüyormuş gibi görünürmüş.
7 kasım- 23 kasım arasında Merkür'ün 3. geri dönüşü var bu yıl.
Neler oluyor bu geri dönüş sırasında? Astrologlar şöyle diyor:

Yeni bir karar almamalı dikkatli olmalısınız. Hedeflerinizi gözden geçirmelisiniz. Durumunuzu risk altına almayınız. İş ve aşk hayatınızda baskılarla gecikmelerle tersliklerle karşılaşmanız halinde ani kararlar vermemelisiniz ve karar değişikliğinde bulunmamalısınız bilinçli davranmalısınız. Abartılı düşünmemeli sabırsız olmamalısınız. Yukarıdaki konularda çok önemli bir gelişmeyle karşılaştınız ve karar vermek için süre ne yazık ki az ve şöyle bir düşündüğünüzde bir daha böyle bir fırsatın önünüze çıkması neredeyse imkansız. O zaman yapmanız gereken dikkatli incelemek, analiz etmektir. Görünenlerle yetinmeden, her şeyi detaylı bir şekilde ele alarak tek bir açık nokta bırakmadan veya tek bir parça eksik kalmadan hareket etmekte yarar var. Rutin işlerinizi, hayatınızı, görevlerinizi yapmanızda sakınca yok. Bu süreçte her meseleyi kendi içinizde ele alarak durumunuzu gözden geçirebilirsiniz. Daha önce verilmiş bir kararı tekrar ele alabilirsiniz.

Bu dönemde elektronik veya manuel aletlerin bozulma ihtimali çok fazlaymış, bende oldu, bilgisayarım bozuldu, banyo musluğum bozuldu. Tersliklerin çıkma ihtimali de çok yüksekmiş, oğlumun yeni aldığı mont havuzda çalındı mesela, yaptığım işleri tekrar yapmam gerekti, uğraştım, zaman kaybı oldu. Sivri dilli ve sabırsız olabilirmişiz, evet şu sıra gerçekten sivri dilliyim, tutamıyorum kendimi. Haklıyım, ama haklı da olsam Merkür'ün geri dönüşünü bitirmesini beklemem ve ondan sonra konuşmam gerekiyormuş. Son derece sakin ve sabırlı olmamız ve iki kere düşünmemiz gereken bir dönemmiş.
Bir de üstüne 14 kasım salı günü tam güneş tutulması olacakmış yay burcunda. 28 kasım günü de tam ay tutulması. Güneş tutulması evreni etkiliyorken ay tutulması kişileri etkiliyormuş.
Yani kasım ayı oldukça gergin bir aymış, arkadaşım da böyle söyledi. Her kararı alırken iki kere hatta üç kere düşün dedi.
Paylaşmak istedim.

10 Kasım 2012 Cumartesi

MURAT

Muhteşem bir akşam geçirdim.
Huzur içindeydim evime dönerken. Huzurlu ve mutlu.
Beyoğlu Nevizade Kadir'in yerinde içilen iki duble rakı eşliğinde yapılan sohbet bu kadar mı huzur verir insana?
Verir.
Yanında yirmi altı yıldır tanıdığın has bir arkadaşın varsa verir.
Bugün doğum günüydü, ayrı bir anlamı vardı yani bu akşamın.
Murat'ı tanıdığımda neredeyse kısa pantolonlu bir çocuktu. on sekiz yaşındaydı, ama bana öyle geliyordu. Naif bir çocuk gibiydi. Birlikte büyüdük sayılır, ben de yirmi yaşımdaydım o zaman. Aynı işyerinde sekiz yıl çalıştık, sonra o ayrıldı, kendi kanatlarıyla uçmaya başladı. Kendi işinin patronu oldu.
Bağımızı hiç koparmadık, genellikle ayda bir, bazen daha uzun aralıklı, ama hep buluştuk. Hayatımızdaki değişiklikleri konuştuk.
Okullu değildir, lise ve yüksek öğrenim yapmadı. Ama hiç bir üniversite okumuş adama değişmem onu. Kendini öyle bir yetiştirdi ki benim diyen üniversiteliye taş çıkartır.
Hiç evlenmedi, ama ilişkileri uzun soluklu oldu, kadınına hep değer verdi. Duygusuz, romantizmden uzak adamlardan olmadı.
Adam gibi adamdır o.
Ben ilk kez, sevdiği kadın için ağlayan adamı onda gördüm. İlk kez, bir erkeğin ayrılık acısını nasıl yaşadığını onunla anladım.
Yok, görmedim onun gibi bir erkek. Luda çok şanslı bir kadın, inşallah biliyordur.

SABAH SABAH PAKİZE SUDA

Sabah sabah televizyonda Pakize Suda'nın Türkiye Konuşuyor programını izliyorum.
Pakize Suda Konya'da bu kez, sokaktaki herkese soruyor:
"İstanbul kaç yılında kim tarafından fethedilmiştir?"
Bu soruyu herkes biliyor, bir iki kişinin dışında bilmeyen yok. Tarihi ve padişahı şıp diye söylüyor ve soruyu bilmenin gururuyla başlarını yukarı kaldırıp gülümsüyorlar.
"Peki Fatih Sultan Mehmet ile Kanuni Sultan Süleyman arasında bir akrabalık bağı var mıdır, varsa nedir?"
Bu soruyu duyunca ise birden yüzlerdeki o gurur yok olup bir şaşkınlık ve bocalama başlıyor.
İnanır mısınız bir kişi hariç kimse bilemedi bunu.
İzlerken şaşkınlık içerisindeydim, şimdi yazarken düşünüyorum da; bu sorunun yanıtı benim için herkesin hemen bilmesi gereken bir yanıtken kimse bilemediğine göre yanılıyor muyum?
Tamam, ben tarihe meraklıyım, özellikle Osmanlı Gerileme Dönemi tarihine. Dolayısıyla çok okuyup araştırdım bu konuda, padişahlar kronolojisini neredeyse ezbere bilirim. Elbette herkesin bunu bilmesine hem olanak hem gerek yok. Ama otuz altı padişahın içinde en önemlilerinden olan bu iki ismin birbirleriyle olan akrabalık bağını bilememek bana tuhaf geldi doğrusu.
Hele bazıları hiç bir akrabalık bağı olmadığını bile söylediler. Okullarda padişahlığın babadan oğula geçtiği öğretildiği halde.
Bu durum eğitim sistemimizin ne kadar ezbere dayandığını gösteriyor bize. Hatırlayın, orta okul ve lisedeki tarih derslerinde ne yapardık? Bol bol savaş ve fetih tarihleri ezberlerdik değil mi? Ne kadar anlı şanlıyız, ne kadar zaferler elde etmişiz, sadece bu.
Kaç kişi Osmanlı İmparatorluğu'ndaki toplumsal hayatı biliyor, kaç kişi merak edip okudu, öğrendi?
Ders kitaplarında yok denecek kadar az bilgi var bu konularda. Sınavlarda da genellikle zaferlerimiz ve tarihleri sorulduğuna göre bu konuları es geçtik çoğumuz.
Bir ülkenin insanlarında tarih ve hukuk bilinci olmalıdır. Özellikle tarihimizi öğrenmezsek durumumuz işte tam da bugünkü gibi olur. Geçmişten ders alınmaz, "Niye böyleyiz?" diye ağlaşıp dururuz.
Bırakın Osmanlı tarihini, en yakın tarihimizi bile bilmiyoruz. Yaşadığımız yakın dönem tarihini unutuyoruz biz.
Seçip başa getirdiğimiz yöneticiler de neredeyse 10 Kasım'ı unutturacaklar bize.  
Onu da başarırlarsa halimiz haraptır artık.
Okuyalım arkadaşlar, çoluğumuza çocuğumuza da okutalım, okumuyorlarsa görsel yoldan öğretelim. Tarih bilincini aşılayalım onlara.
Bu ülke başka türlü kurtuluşa eremez.

DİLEK PASTANESİ


Beyoğlu Dilek Pastanesi...
Öyle tarihi falan değil, ünlülerin uğrak yeri falan hiç değil. Güzel, ferah, kaliteli, Beyoğlu'nun en iyi yerinde bir pastane, o kadar.
Fakat benim için çok önemli.
Hayatımda hep güzel anılar biriktirdiğim bir yer oldu Dilek Pastanesi. Hep güldüğüm, eğlendiğim, neşelendiğim bir yer oldu.
Yıllar yılı her Beyoğlu'na çıkışımızda uğramadan olmazsa olmaz yerlerimizdendi. O yıllarda, yani yaklaşık beş yıl öncesine kadar o kadar sık giderdik ki Beyoğlu'na, neredeyse iki haftada bir. Dolayısıyla her iki haftada bir de Dilek Pastanesi'nde otururduk.
Neskafe eşliğinde çikolatalı pasta yemeyi adet edinmiştik. Ne de güzeldir çikolatalı pastaları oranın. Tabi o zaman şeker gibi bir bela yok başımda, sadece kiloyu düşünüyorum, o yüzden de arkadaşımla paylaşıyordum bir dilimi.
Bir keresinde bir Ramazan günü aramızdaki oruçlu arkadaşlarla iftar edelim dedik. Dilek Pastanesi'nde de her akşam iftar programı varmış, sürpriz olmuştu bize. Şansımıza çok iyi bir yerde de masa bulduk, fasıl heyetinin yakınında. Yemeği de güzelmiş pastaları gibi. Bizim için o akşam çok eğlenceliydi, fasıl heyeti öyle güzel çaldı söyledi ki mest olduk. Çıkışta şarkı söyleye söyleye arşınladık yolları.
Garip bir huzur duygusu veriyor insana bu pastane. Hafta içi günün değişik saatlerinde tek başına gitmişliğim de oldu. Tek kişilik masada minik kurabiyelerle kahvemi içerken kâh kitap okudum kâh bir şeyler karaladım beyaz kâğıtlara.
Güleryüzlü çalışanlarıyla daha da güzelleşen bu pastaneyi çok özledim.
En son tam bir yıl önce gitmiştim yeni tanıştığım, sonradan arkadaşım olan bir müşterimle.
Taksim şimdi delik deşik, tahta paravanlarla çevrili falan da umurumuzda mı?
Pazar günü yine onunla olacağız orada.

9 Kasım 2012 Cuma

10 KASIM


Yarın 10 Kasım.
Büyük önderimiz Atatürk'ün 74. ölüm yıldönümü.
Evde olacağım, uzun zaman sonra ilk kez bir cumartesi işe gitmeyeceğim. Oğlumu okuldaki törene gönderdikten sonra saatin dokuzu beş geçmesini bekleyeceğim. Sirenler çalıp saygı duruşuna geçtiğimde her yıl olduğu gibi Atatürk'ü anlamayanları düşünüp gözümden iki damla yaş süzülecek.
Yaşadığımız bu cennet gibi vatanı bin türlü fedakarlık ve kahramanlıkla bize bırakan yüce insanı nasıl anmak istemez, yaptıklarını nasıl inkar eder insanlar?
Rejim karşıtı olduğu açıkça bilinen, Atatürk'ü yok etmeye çalışan günümüz iktidarındakilere nasıl oy verir bu insanlar?
Demokrasilerde elbette herkes istediğine oy verir, elbette her düşünceye saygı duyulmalıdır. Ama kimse kusura bakmasın, bugün yaşıyorsak bunun sebebi olan büyük insana lâf eden hiç bir insana saygı duyamam. Onu halkımızın kafasından silmek isteyen hiç bir partiye oy veremem.
Merak ediyorum, bir kere olsun gerçekten, anlamak, öğrenmek, tanımak amacıyla O'nun hayatını okumuşlar mıdır?
Sanmıyorum.
Bir kere bile samimi olarak bu amaçla okusalardı ona lâf etmeye utanırlardı.
Ben utanıyorken onların nankör söylemlerinden onlar zerre kadar utanmıyorlar.
Yarın 10 Kasım.
Ruhun şadolsun büyük insan!

8 Kasım 2012 Perşembe

KIRMIZI KART

Bir mayıs çocuğuyum, ilkbaharın en güzel ayının çocuğu yani.
Boğa burcuyum.
Burcumu da pek severim. İnanmayanlar için gereksiz bir yazı olabilir, okumayabilirsiniz.
Efendim bu Boğa burcu ile ilgili en çok yazılıp çizilen, söylenen şudur: "Boğa'sız bir Burçlar Kuşağı düşünülemez"
Bir de, "Çok sabırlıdırlar, çok vericidirler, ama onların öfkesini kazanmaya görün, kırmızı görmüş boğa gibi olurlar" denir.
O kadar doğru ki...
Şimdi diyelim bendeniz kırmızıyı gördüm, aman aman kaçın diyeyim ben size. Kendimi kendim bile tanıyamayabilirim.
Gerçi bu yaşıma kadar hiç bu kadar öfkelenmemiş ve hiç böyle bir kırmızı kart görmemiştim, ama öfke derecemi ve sonuçlarını bilirim elbette.
Ne yaparım kırmızı kartı görünce?
Bana yapılanın aynı karşılık veririm.
Daha önce dile getirmekten özenle kaçındığım, dile getirirsem karşımdakinin kırılacağını bildiğim doğruları bir bir sererim orta yere. Eğer geri çekilme görmezsem de devam ederim.
Öfkemin muhatabı kim olursa olsun. İsterse ormanlar kralı Aslan olsun, hiç fark etmez.
Neden?
Çünkü ben hiç kolay öfkelenmem, seversem de sonuna kadar veririm, ister aşk meşk, ister arkadaş, ister akraba.
Amaaa, suistimale uğradığımı mı gördüm, ihanete mi uğradım, işte içimdeki kırmızı gören boğa hemen çıkar ortaya.
Çıkarmış yani, burcum doğru söylüyormuş.
Benim sevgili güzel burcum:)



ÇOK YAZIK

Aslında hiç üzülmemem gereken bir insan için üzülüyorum. Zavallı halini gördükçe bütün öfkem yerini acımaya bırakıyor.
Bu, benden de safmış diyorum. Çünkü benim önümde doneler yoktu, mert bir şekilde gerçekleri söyleyen biri de olmamıştı.
Bunun var, görmesini bilen için, algılaması tam olan biri için her şey ortada. Buna rağmen yazık, inanmak istediği kişiye inanıyor zavallı.
Uğrayacağı hayal kırıklığını düşünmek bile istemiyorum. Fakat benim gibi olmayan bir yanı var onun, intikam duygusu taşıyor. Sonunda neler yapabileceğini Allah bilir.
İntikam duygusu taşıyan insanları hiç anlamadım bugüne kadar. Neyin intikamını alacaksın Allah aşkına? Sen Allah'a havale et, o bilir işini, senin çektiğin acıyı misliyle çıkarır bir şekilde. Hep buna inandım, böyle yaşadım. Ayrıca değmez, gözünde toplu iğne başı kadar değeri kalmamış biri için uğraşmaya değmez.
Tabi bir de şöyle bir durum var, ben hâlâ insanları kendim gibi görmeye devam ediyor da olabilirim. Belki hiç de saf değildir benim acıdığım insan. Belki o da oyun oynuyordur kim bilir.
İnsan artık kime, neye inanacağını şaşırmış duruma gelmiş.
Bu da yazık, çok yazık.

7 Kasım 2012 Çarşamba

KOLAY DEĞİL

Sevildiğini ve güven duyulduğunu bilmek ne güzel.
"Sen benim için önemlisin" cümlesini duymak ne güzel.
Kırılıp döküldüğün, parça parça olduğun dönemi henüz arkanda bırakmışken bu söz ilaç gibi geliyor insana.
Sevip de sevdiğini söylemekten kaçınan, özleyip de "özledin mi beni?" diye saçmalayıp güvensizliğini ortaya seren, kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan insanlardan gına gelmişken duyunca bu sözü daha bir iyi geliyor.
Çok şanslı olduğumu biliyorum. Çok iyi bir kaç dostum var benim. Başkalarının sandığının aksine sırrımı kendi sırrı gibi saklayan, zor günümde hızır gibi yetişen, beni gerçekten seven insanlarım var çok şükür. Sık sık bu sebeple Allah'a şükrediyorum. Ben ne hata yaparsam yapayım beni olduğum gibi kabul edip bağrına basan, sevgisini gösteren insanlar bunlar. Ne yazık ki ben onların sözlerini kulak arkası edip bildiğimi okudum çokça. Bedelini ödemedim mi? Ödedim, hem de çok ağır bir şekilde. Ama böyle olacağı varmış, böyle böyle pişip olgunlaşacakmışım demek.
Elbette utanacak hiç bir şey yapmadım, sadece hataya düştüm, o kadar. Hata da insanlar için değil midir? Ben de hata yaptım, bedelini ödedim ve ders aldım. Bu kez gerçekten ders aldım.
Hiç kolay olmadı, zoru başarmakta üstüne olmayan benim için bile hiç kolay olmadı.
Ama oldu.
Biliyorum önümde çok daha güzel günler var, hayatıma sokacağım az ama öz, gerçekten güzel insanlar var. Değmeyecek insanlar için yaşadığım üzüntülere de güleceğim gün gelecek.
Gülmeye başladım bile hatta.
Çok da zevkli oluyor böylesi, bilen bilir.

YAĞMUR DAMLALARI

Pencereye vuran yağmur damlaları Adapazarı'ndaki öğrenci evimi hatırlattı. Orada da caddeye bakardı evimizin penceresi, orada da pencere önüne ağacın dalları eğilirdi.
Her ilkbahar yeniden canlanışına tanık olduğumuz dallar sonbaharda yavaş yavaş yaprak döküp kurumaya geçerdi.
Ben her seferinde şaşırırım bu canlanışa. O kupkuru dallar nasıl olur da ilkbahar gelince pıtırak gibi yeşil yapraklar çıkarır? Ölü sanılan gövde nasıl da coşar yaz boyunca.
Öğrenci evinde yaşamak güzeldi. Bağımsız yaşamın ilk adımıydı. Tek başına ayakta durma denemesiydi. Her işimizi kendimiz yapardık, ev ve dışarı işleri dahil. Bir bütçe oluşturmayı o yıllarda öğrendim, ayağını yorganına göre uzatmayı.
Annem babam orta halliydi, öyle çok varsıl bir yaşamımız olmadı, yoksulluk da görmedik çok şükür. Öğrenim deyince akan sular dururdu. Annem tüm muhafazakarlığına karşın beni on yedi yaşında tek başına Adapazarı'nda öğrenci evine yolladı. Şaşırmıştım ne yalan söyleyeyim. İzin vermese bile ben ne yapar eder yine giderdim, ama gönül rahatlığıyla beni yollaması mutluluk verici oldu haliyle.
Kız kardeşim o yıllarda yeni sözlenmişti, nişan olacak, nikah olacak, para gerekli. Buna rağmen benim ne ev kiramı ne harçlığımı eksik ettiler. Ben de elbette onların bu durumunu bildiğimden idareli davrandım. İlerleyen yıllarda çok işime yaradı bu idare işini öğrenmem.
Öğrenci evi başka yeterlilikler de kattı tabi, sosyalleşme, özgüven gibi. Üniversiteye gelene kadar fazla sosyal değildim ve özgüvenim yetersizdi. Hem kendi çabam hem de ikinci yılımda birlikte kaldığımız arkadaşım sayesinde bu yetersizliği de giderdim.
Çok güzel yıllardı, bitmesini hiç istememiştim. Her güzel şey gibi geçti gitti, anısı kaldı.



6 Kasım 2012 Salı

BU BEN DEĞİLİM

Sabah yataktan yeni günün sevinciyle uyanıyorsun. Kahvaltını ediyorsun neşe içinde oğlunla. Onu okula yolcu ettikten sonra bir fincan kahve eşliğinde biraz kitap okuyup giyinip işe gidiyorsun.
"Bugün", diyorsun, "Bugün çok sakin olacağım, kimseyle takışmayacağım." Her sabahki gibi...
Fakat olmuyor işte, ne kadar sakin olmaya çalışırsam çalışayım çileden çıkabiliyorum bir sözle.
Ben bu değilim oysa, çok sakin yapımı bilenler bilir. Sabır küpü olduğumu da.
Kendime kızıyorum, kendimi tanıyamıyorum, daha sonra pişman olacağımı bildiğim sözler söylüyorum. Söylediklerimde haklıyım, sonuna kadar haklıyım, fakat tut işte dilini be kızım, bırak seni çileden çıkarmaya uğraşsınlar, bırak oyunlarını istedikleri gibi oynasınlar, bırak gözünden düşebildikleri kadar düşsünler. Artık değeri yok ki bunların senin gözünde.
Evet, hiç böylesini görmemiştin, yaşamamıştın, hiç böyle insanlarla işbirliğin olmamıştı, şaşırıyorsun, üzülüyorsun.
Ama artık canın yanmıyor ki, sadece üzülüyorsun, bırak kendi haline, sus ve bekle.
Bir tiyatro oyunu izlediğini düşün, komik bir tiyatro oyunu, hem de öyle komik ki, oyuncular bile bunun farkında değil.
Farkına vardıklarında zaten (eğer varırlarsa tabi) esas oyun başlayacak.
Evet kızım,
Yarın yine kalk yataktan yeni günün sevinciyle ve uygula bu kararını, bak nasıl iyi geçecek günün.

5 Kasım 2012 Pazartesi

PAZARTESİ AKŞAMI NEŞESİ

Ben bu pazartesi akşamlarını ne çok sever oldum.
Radyoda Hakan Eren'le Bir Zamanlar programını keşfedeli beri pazartesilerim neşe ile son bulur oldu.
O kadar çok eski şarkı varmış ki, önce hiç duymadım sanırken bir de bakıyorum  ben de eşlik ediyorum şarkıya. Hepsi çocukluğumun şarkıları, bir kısmı ise ablamın plaklarında dinlediğim daha eski zaman şarkıları.
O neşeli, sorumsuz, mutlu çocukluğumu hatırlatıyor bana. Sanırım çocukluğunu hatırlamak her insana huzur verir. Çok iyi geçmemiş de olsa güzel günlerdir onlar. Hiç bir yükün altında ezilmediğin, işe güce kafanı takmadığın, henüz kötülerle karşılaşmadığın, dünyayı pespembe pamuk şekeri gibi gördüğün güzel günler.
En fazla oyun arkadaşına takarsın kafayı, kardeşlerinle paylaşım kavgası yaparsın yahut anne babandan bir şey istersin alınmaz, üzülürsün, o kadar.
Büyümek istersin, bir an önce büyümek, iş güç sahibi olup para kazanmak, evlenip çoluk çoluğa karışmak.
Zaman geçmiyordur bir türlü, önce on sekiz yaşa ulaşma, sonra seçimlerde oy kullanacak yaşa gelme gayreti. On sekiz yaşına da gelirsin, oy kullanacak yaşa da. (eskiden yirmi bir yaşında oy kullanılabiliyordu). İşe de girersin, evlenirsin çocuğun da olur. 
Sonra bir yaş gelir, dersin ki, "Keşke hep çocuk kalsaydım. Meğer ne mutluymuşum o zaman." 
Hep böyle yaşamıyor muyuz? Hep yaşadığımız anda değil de gelecekte mutlu olmayı umut etmiyor muyuz? Her geçen yıl geçmişi anımsayınca "Ne güzeldi." dediğimize göre, aslında yaşadığımız her zaman dilimi içinde mutlu olduğumuz anlar var, farkına varmıyoruz o kadar.
Ama yine de,
Çocukluk hepsinden güzel.

OYUNBAZLAR

Bazı insanlar hayatı bir oyun olarak görür. Zaten onların hayatları da oyunlarla doludur. İnsanlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya bayılırlar. Hiç düşünmezler bile kendilerine zevk veren bu oyunun karşı tarafta yarattığı hasarı.
Bugün seninle konuştuğu bir konuda söylediğini yarın bir başkasının yanında inkar eder, hem öyle bir inkar eder ki sen bile şüpheye düşersin. Gün geçmesi bile gerekmez, bir kaç dakika bile yeterlidir, amacı bellidir, karşısındaki diğer kişiye karşı seni ezmek. Şimdi ondan menfaati vardır çünkü, ona şirin görünmek gerekiyordur.
Genellikle megaloman tiplerdir bunlar. Kendilerinden başka kimsenin öne çıkmasını istemeyen, kendilerinden başka kimsenin üstün özellikleri olabileceğini kabul etmeyen insanlardır.
İşin bir de iç yüzü vardır, kimsenin bilmesini, kendilerini zayıf görmesini istemez bunlar. Kimse istemez elbet zayıf görünmeyi, ama oyun içinde oyunla olmaz bu güçlü görünme çabası.
Dürüst, ilkeli, kendisine saygısı olan insan yapmaz bunu. Yaptığı zaman kendisine olan saygısı yok olduğu gibi, başkalarının da ona olan saygısı yok olur. Ama o bunun farkına bile varmaz ne yazık ki.
Yazık olan nedir biliyor musunuz?
Ona güvenen, dürüst ve açık sözlü insanların bu şekilde güvenini kaybetmektir.
Ve ne yazıktır ki O, bunu hiç anlamayacaktır. Anlasa da iş işten çoktan geçmiş olacaktır.

BİR GÜN DAHA

Bir gün daha bitti.
Hayattan bir günü daha tükettik. Kim bilir daha kaç gün tükenecek böyle? Günleri günlere ekleyerek kim bilir daha kaç yıl geçip gidecek?
Bilmiyoruz.
Bildiğimiz, yaşadığımız an.
Sabah, Beykoz'a kahvaltıya gittik kız kardeşimlerle. Böyle pazar kahvaltılarını çokça yaparız. Bir araya gelip neşeli sohbetler etmemize aracı olur pazar kahvaltları.
Beykoz'da sahilde, denize doğru inen dik yamacın sonunda Büyükşehir Belediyesi'nin sosyal tesislerindeydik. Oğlum burayı çok seviyor, küçücükken gelirdik de yemeğinden artanları denizdeki balıklara atardı, balıklar ekmeklere hücum edince nasıl da keyiflenirdi. Şimdi başka ufaklıklar yapıyor aynı şeyi ve tıpkı onun gibi kahkahalar atıyorlar.
Değişmiş biraz tesis, eski halini kaybetmiş, ama yine de güzeldi. Önemli olan bir arada olmamızdı zaten. Yine yiyip içerken gülüp eğlendik. Yine çok keyif aldık.
Dönüşte alışveriş yapıp eve geldik ve oğlum dersine ben de beni bekleyen işlere daldım. Epeydir biriken tüm işlerimi bitirmenin huzuruyla geceye ulaştım.

Kim bilir kaç gün daha?
Sayısını bilmediğimiz bu günleri güzel yapmak bizim elimizde. Ufak ufak sevinçleri birleştirip mutluluk evimize birer tuğla daha koymak bizim elimizde.
Yaşadığımız an değil mi önemli olan?

4 Kasım 2012 Pazar

MEĞER

YIL 2005

İnsan hayatında bazı yıllar önemlidir. Evlilik, çocuğun doğumu yahut ayrılık gibi.
Bir de hatırladığın zaman yüzünde bir gülümseme oluşturan yıllar vardır. Çok iyi geçmiştir o yıl, çok gülmüş, çok eğlenmiş, çok gezmiş, maddi manevi bolca tatmin duygusu yaşamışsındır. Şimdi hatırına geldikçe, "Ah" dersin, "Bir daha yaşayabilsem o yılı."
Benim böyle güzel bir yılım oldu. 2005 hayatımın en yaşanılası yılıydı.
Ne çok gezdim, ne çok eğlendim ve hatta yeni yeni başladığım yazı maceramda ne çok öykü yazdım.
Çalşma hayatım iyiydi, yirmi yıla adım atmıştım ve maddi olarak hayatımın en iyi dönemini yaşıyordum. Dört yıl önce yeni bir arkadaş edinmiştim, daha doğrusu şimdi düşündüğümde Allah özellikle yollamış onu bana diyorum. Benim hiç böyle gerçek bir dostum olmamıştı, hâlâ bunun keyfini sürmekteyim.
İşte bu arkadaşım, oğlum, kardeşim, arkadaşımın kardeşleriyle bir dizi gezi yaptık bu yılda. İstanbul içi ve İstanbul dışı fark etmedi, nereye istediysek gittik. Bu kadar iş yoğunluğum da yoktu tabi o zaman.
Hemen her hafta İstanbul'un bir semtinde, tarihi bir mekanda olurduk. Hem gezer hem de yer içerdik. Canımız Ankara'ya mı gitmek istedi, ver elini Anadolu Ekspresi. Haydarpaşa'dan cuma akşamı yirmi iki otuzda biner sabah yedide inerdik Ankara'ya. Kompartmanda bazen dört bazen altı kişi olurduk. Ne eğlenceliydi, evden getirdiğimiz kumanyaları açar gece boyunca çay kahve eşliğinde sohbet ederdik. Uykumuz gelince de yatak haline gelen koltuklarda, tren tekerleklerinin rayda çıkarttığı niniye benzer sesle mışıl mışıl uyurduk.
Sabah ilk iş Gar Dinlenme tesisinde kahvaltı edip Anıtkabir ve Müze gezilirdi, sonra Atakule'de yemek, sonra Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Resim Heykel Müzesi derken akşama doğru pestilimiz çıkardı. Yine aynı saatte trene biner İstanbul'a dönerdik.
Bazen de canımız Denizli'ye gitmek isterdi. Bu sefer yine Haydarpaşa'dan saat onyedide Pamukkale Ekspresi'ne biner yine aynı zevkli yolculukla sabah sekiz otuz civarı Denizli'ye inerdik. Bir farkla, kahvaltımızı trende yemek vagonunda yapardık bu yolculukta. Sonra Denizli çarşısını gezer, Buldan bezi işlemeleri satan mağazalarda dolaşır ve Pamukkale'ye çıkardık, travertenleri gezmeye.
Aynı yıl arkadaşımın Çanakkale Ayvacık'taki yazlıklarına da gittik, bizim Bartın'daki yazlığımıza da.
Bir dolu filme de gittik, tiyatro oyunu da izledik, konser de seyrettik.
Kendimi en özgür hissettiğim yıldı.
Ne kadar dolu dolu yaşamışız. İyi ki yaşamışız.
Neden hatırladım 2005 yılını?
Son bir kaç yılım o kadar yoğun ki, eskisi gibi sosyal hayatıma zaman ayıramaz oldum. Şimdi artık zamanı geldi diyorum, yoğunluğun içinden bir fırsat yaratıp kendime zaman ayırmanın.

GEÇTİ GİTTİ

Düşüncenin gücüne inanıyorum.
İnsan hasta olmayacağım derse olmuyor, çok şanslıyım derse şansı yaver gidiyor, "bugün güzel olacak" derse güzel oluyor gerçekten.
Abartmıyorum, yaşadım biliyorum.
Her ne olursa olsun, hangi musibetle karşılaşmış olursam olayım, hayatı bırakmıyorum. Öyle sıkı sarılmışım ki hayata hiç bir şey beni yıldırmıyor. Evet sarsılıyorum, evet yumruk yemiş gibi oluyorum, acı çekiyorum, bunun bitmeyeceğini sandığım zamanlar oluyor, ama hayata bağlılığımın yüksekliği beni bile şaşırtıyor.
Depresyona girme gibi bir lüksüm yok, olamaz. Her şeyi bir kenara bırakıp "Ben kötüyüm, depresyondayım" deyip yan gelip yatamam.
Hayatımın en zor zamanlarını yaşadığımı düşündüğüm son üç haftanın sıkıntısından yazarak, işime sıkı sıkı sarılarak kurtuldum mesela.
Zayıfladım, bu üç haftada iki buçuk kilo verdim. Benim gibi minyon bir bünye için iki buçuk kilo hatırı sayılır bir azalış. Ayakkabılarım bile bol geliyor, düşünün. Normal olarak bağışıklık sistemimin de zayıflamış olması gerek, fakat yok, hasta olmaya hiç niyetim olmadığından maşallah turp gibiyim.
Önüme bakıyorum, önümde açılan yeni sayfaya, hayatımın geri kalan ve yaşanacak güzel günlerine. Geçmiş geçişte kalmalı.
Nostaljiyi severim, geçmişe bağlıyımdır, ama geçmişteki kötü olayları düşünerek hayatımı mahvetmek gibi bir alışkanlığım yok çok şükür. Dolayısıyla, bu üç hafta da geçti gitti. Bu kadar çabuk toparlanacağımı sanmıyordum açıkçası, ben bile şaşırdım. Çünkü gerçekten hayatımın en zor dönemiydi. İlk şokta "Geçmez bu" demiştim, "böylesi kolay geçmez".
Yazdım, yazdıkça döküldüm saçıldım, boşalttım içimi.
Geçti, gitti.
Ve bir daha gelmeyecek.

2 Kasım 2012 Cuma

KÖTÜ YOL

Bayramda Kadıköy'den geçerken hep adetim olduğu üzere dolmuş durağının önündeki Seyhan Kitapçısı'na uğradım. Öylesine dolaşmak için, kitap almak niyetinde değildim, malum bu aralar pek okuyamıyorum.
Yeni çıkan cep kitapları serisine gözüm takıldı. Aaa, bir de baktım, KÖTÜ YOL. Orhan Kemal'in şimdilerde dizi olan romanı. Hadi, dedim alayım, belki okuma şevkimi geri getirir. Genelde popüler kitaplarla işim olmaz hele dizisi yapılanlarla, ama ORHAN KEMAL bu, başka şeye benzemez. Her romanı bir dünya, alır götürür seni kahramanlarının yanı başına. Bir sürü romanını okudum, bunu okumamıştım. Almakla iyi etmişim, tahminim doğru çıktı, okumaktan zevk aldığım bir kitap var elimde şimdi.
Daha önce dizisi yapılan bir kitabı hiç okumadım ya, okurken bakın neler oluyor?
Tüm kahramanlar dizideki yüzleriyle karşımda. Tüm mekanlar dizideki halinde.
Kötü oluyor böyle, hayal gücü diye bir şey kalmıyor.
Halbuki al eline kitabı, okurken yazarın tasvirine kendi hayal gücünü kat, kahramanı da mekanı da kendin oluştur.
Tabi ki her edebiyat eserinin film ya da diziye uyarlamasında olduğu gibi aslıyla aynı tadı hiç bir zaman vermiyor. Kitabı okuyunca ekrandaki olay örgüsünün nasıl değiştirildiğini görüyorsun. Reyting için eklenen sahneler, sakız gibi uzatmalar vs. Hepsinde aynı şey.
Ama yine de bu yıl izlemeye başladığım iki diziden birisi ve hoşlanıyorum. Hem bir işe yaradı işte, okuyamadığım dönemde bana okuma şevkimi geri getirdi.
Ha, bir şey daha; okurken düşündüm de, ben bu kitabı beş yıl önce okumalıymışım (!)

KAYBETME KORKUSU

Kaybetme korkusu bela bir şeydir.
Bu korku insana ne çok yanlış yaptırır, farkına bile varmazsın. Sen, sen olmaktan çıkarsın. Kaybetmekten deli gibi korktuğunun ekseninde kendi hayatını değil onun hayatını yaşarsın. "Aman şimdi bunu söylemeyeyim, aman kırılmasın, aman üzülmesin, ya giderse?" dersin ve kendi hayatından vaz geçersin. Değer mi değmez mi diye düşünmeden.
Değse de değmese de, önce kendi hayatın olmalı. Önde gelen, kendi iç huzurun, kendi mutluluğun olmalı ki,
bir gün kaybettiğinde onu boşluğa düşmeyesin.

Kaybetmekten korkmazsan ne yaparsın?
Her şeyi.
Özgür olursun en önce. Başkasına tabi olmadan kendi hayatını yaşarsın. Korkun olmaz muhatabına ne söyleyeceğin konusunda. Rahat olursun. "Acaba?" lardan kurtulursun.
Yani sen, sen olursun.
Ne güzel bir şeymiş bu.
Kaybetme korkusu olmadan daha cesur oluyormuş insan. Daha bir gözü açık dolaşıyormuş.
Son günlerimde idrak ettiklerimin yanına bunu da ekledim.

Tavsiye ederim,
Tadından yenmiyor vallahi.

1 Kasım 2012 Perşembe

İNANMAK

İnsanlar neye inanmak istiyorsa ona inanıyor.
Doğru söyleyene değil, inanmak istediği kişiye.
Belki de böylesi iyidir bilmiyorum. Böylesi mutlu ediyosa kişiyi doğrusu budur belki. Ama ya yalan olduğu ortaya çıktığında? Yaşanan hayal kırıklığı büyük olmuyor mu? Daha fazla güven sarsılması yaşanmıyor mu?
Bunu ben de yaptım elbet. Gerçeği öğrenmekten korkup inanmak istediğime inandım, inanın yaşadığım hayal kırıklığı ve güven sarsılması anlatılır gibi değil.
Korkuyor insanlar gerçeklerden, canını acıtacağını düşünüp kaçıyor ne kadar kaçabilirse. O kaçışın da sonu var elbet, asıl o zaman acıyor üstüne titrediğin tatlı canın.
Ne olur ki gerçeği duysan, doğru söyleyene inansan?
Kimbilir belki boşa yaşanmamış koca bir zaman dilimi kazanacaksın, ilk başta üzülecek, ama çabuk atlatacaksın.
Elinde gerekli bütün döküman varken korkup araştırmamak, gözünün içine içine sokulduğu halde anlamazdan gelmek...
Ooooof, yok, anlatılır gibi değil.
Bir daha mı?
Asla!

OĞLUM

Bir kaç gündür evime erkenden geliyorum. Buna en çok oğlum memnun.
Son aylarda yaşadığım iş yoğunluğu sebebiyle geç gelmeler, eve iş getirmeler derken doğru dürüst sohbet edemez olmuştuk. Bir de üstüne iş dışı sorunlar eklenince, "Anne sende bir şey var anlatmıyorsun. Ben eski annemi özledim, eve erken gelen, halimi hatırımı soran, kitap okuyan, gezmeye vakit ayıran." demez mi? Haklıydı, hem de çok. Evet, para kazanmak için çalışıyorum, para kazanmak demek oğlumun ihtiyaçlarını karşılayabilmek demek, daha rahat yaşayabilmemizi sağlamak demek. Ama bu arada kantarın topuzunu fazla kaçırdım anlaşılan.
Oğlumun bu sözleri yüreğimi sızlattı, sarıldım ona, oturduk yan yana, eskisi gibi sohbete başladık. Biz çok severiz birlikte sohbet etmeyi, oğlum benim arkadaşım gibidir, yaşına uygun olmayan şeyler hariç anlatamayacağım şey yoktur ona. Çocukluğundan beri böyle yaptık, büyük insan gibi karşılıklı oturup dertleştik. Bu, o kadar güzel bir şey ki, oğlum kendisinin adam yerine konduğunu anlıyor, ben ise bu hayatta güvenebileceğim tek kişi olan oğlumla konuşurken onun günden güne ne kadar olgunlaştığını görüp gurur duyuyorum.
İkimizin de birbirimize ihtiyacı var, işte bu yüzden aklımı başıma toplayıp titredim ve kendime geldim. Bu günler bir daha gelmeyecek, oğlum kuş olup yuvadan uçtuktan sonra çok arayacağım bu günleri.
İşte bu yüzden,üzüldüğüm her ne varsa eve girmiyor artık, hiç bir kimse, hiç bir şey oğlumdan daha değerli olmuyor.