30 Aralık 2012 Pazar

BENİ MUTLU ET 2013 YOKSA...

Sonunda 2012 yılını uğurluyoruz.
Sizi bilmem, ama ben çok memnunum bu yılı tarihin çöplüğüne göndermekten. Gitsin, yok olsun, zaten geri dönmeyecek de, 2013 yılını da zehirleyip göndermesin bana.
Hayatımın çok önemli dönemiydi 40 yaşıma girdiğim yıl. Bir dolu idrak yaşamıştım, bir dolu şey öğrenmiştim, bir dolu psikolojik çözümleme yapmıştım.
İkinci çok önemli dönem de bu yıl gerçekleşti, bir farkla; 40 yaşımın idrak dönemi muhteşemdi, olumluydu, tekrar yaşamak istediğim bir yıldı. Bu yıl tam tersi, tekrarını asla yaşamak istemeyeceğim bir yıl oldu. Çoook büyük dersler aldığım, acı acı sonuçlar çıkardığım ve bir daha asla aynılarını yaşamayacağımı bildiğim bir yıl.
Yaşamayacağım, çünkü biliyorum, çünkü artık önce ben varım, benim iç huzurum ve mutluluğum var en önce.
2012 yılının son gününe girerken bir şeyden o kadar eminim ki; bu da artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır.
Yılbaşı akşamı ailemle, annem babam ve kardeşlerimle geçireceğim neşeli saatlerin coşkusunu şimdiden duymaya başladım içimde.
HEPİNİZE MUTLU YILLAR
UMARIM HER ŞEY GÖNLÜNÜZCE OLUR.

İLK KADIN SERAMİK SANATÇIMIZ FÜREYA KORAL


Füreya Koral adını duymuşluğum vardı, fakat ilk seramik sanatçımız olduğunu öğrenmem bir televizypn haberiyle oldu. 1997'nin bir Ağustos sabahı işe gitmeye hazırlanırken izlediğim televizyonda ölüm haberini verdiler. İlgiyle dinledim, yapıtlarından örnekler gösterdiler, hayranlıkla izledim. Üzüldüm.
Aradan iki yıl geçti, okumaktan çok büyük keyif aldığım, üslubunu beğendiğim Ayşe Kulin FÜREYA adlı bir biyografi yazdı. Çıkar çıkmaz aldım, bir solukta okudum. O kadar etkiledi ki bu kitap beni, diyebilirim ki milat oldu. Bu kitapla tarihe, edebiyata, sanata bakış açım daha bir farklılaştı. Bana bir sürü kapılar açtı, açtığı her kapıdan bir bir girdim içeri, gördüklerim karşısında hayranlığım kat kat arttı. Ülkemin tarihinde bir dönemin sanatsal açıdan nasıl da muhteşem olduğunu gösterdi bu kapılar bana.
Kendimi bildim bileli sanata ve edebiyata meraklıyım, daha ortaokula giderken yaşımın üzerinde sanat ve edebiyat dergileri alır okurdum. Boyumu aşan şeylerdi bunlar, ama inatla anlamaya çalışırdım. Fakat Füreya Koral adını ve mensup olduğu Şakir Paşa ailesindeki diğer sanatçıları (Cevat Şakir hariç) nasıl da bilmediğime şaşırdım kaldım bu kitabı okuyunca.
Osmanlı'nın son paşalarından Büyükadalı Şakir Paşa'nın altı çocuğundan Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) yazar ve sanat tarihçisi, Fahrünnisa Zeid ressam, Aliye Berger gravür sanatçısıdır. Torunları Füreya Koral seramik sanatçısı, Şirin Devrim tiyatro sanatçısı ve Nejad Devrim ressamdır.
Her biri sadece Türkiye'de değil dünya çapında tanınmış sanatçılardır.
Füreya kitabını bitirir bitirmez aileyle ilgili her türlü kitabı alıp okudum. Aynı dönemde sanat çevresindeki dostarı ile ilgili kitapları da okudum.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Aliye Berger, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Sait Faik ne varsa. Elbette Sabahattin Ali, Orhan Veli ve Sait Fak'i çok önceden tanımış ve eserlerini okumuştum. Fakat aralarındaki muhteşem ilişkiler, sanatsal buluşmalarındaki hoşluklar beni alıp götürdü bir kapıdan öbür kapıya.
Kitabı okuduğum 1999 yılının yazında ilk iş Büyükada'ya gidip Türk Mezarlığı'nı ziyaret ettim. Şakir Paşa ve ailesinin sonsuzluk uykusunu uyudukları aile mezarlığını gördüm. Size tuhaf gelebilir, ben sonraki yıllarda adaya her gidişimde de aynı ziyareti yineledim. Kaç kez adaya gitsem bir o kadar bu mezarlığı ziyaret ediyorum. Aile o kadar geniş ki her yıl biri ekleniyor buraya. Mesela geçtiğimiz yıl Şirin Devrim ölmüştü, bu kez onun mezarını gördüm.
Füreya Koral Atatürk'ün silah arkadaşlarından Kılıç Ali ile yaptığı ikinci evliliğinin bir döneminde geçirdiği tüberküloz sebebi ile İsviçre'de bir sanatoryuma yatıyor. Evliliği de istediği gibi gitmediğinden bunalımlı bir dönemidir ve Tezyesi Fahrünnisa Zeid'in telkinleriyle seramiğe başlar. O kadar sever ki seramik sanatını, daha o yıllarda Türkiye'de böyle bir şey yoktur, gümrükten bile seramik fırınını ekmek fırını diye geçirir ve hayatı olur seramik Füreya'nın. Hatta "Üçüncü evliliğimi seramikle yaptım" der.
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın Bir Usta Bir Dünya dizi kitaplarından birinde yer alan yaşam öyküsünde Ferit Edgü "Füreya İçin Son Bir Kaç Sözcük" başlığıyla sıralamış. Okuyalım:


* Olduğu yeri doldururdu, bir rüzgar misali
* Hamur yoğurmaya çamur yoğurmayı yeğledi,
Çamura biçim vermek,
Vermeden, verirken, verdikten sonra düşünmek.
* Sonuç değil nedenler önemliydi onun için,
Bu, sanatı için de geçerliydi.
* Yürürken ardında izler bıraktığını bilmez değildi,
Ama dönüp ardına bakmazdı.
* Ethik, estetik, politik... Her konuda doğrulardan yanaydı. Dayısı Cevat Şakir'in babası Şakir Paşayı öldürmesinin yakınları ve dostları tarafından yadsınmasını bir türlü anlamazdı.
* "Hadi yenisine bakalım"
Hayatı için söylediği bu sözcükleri sık sık kendi yapıtı için de yinelerdi.
* Geçmişten söz ettiğimiz anlarda bile, bilirdim ki gelecekten söz ediyoruz.
Gözleri öylesine geleceğe dönüktü.
* Her yerde aşkı aramıştı.
Kimbilir, belki de kilde bulmuştu.
* Ne gülerdi ne ağlardı, zaman zaman dalıp giderdi.
* Giderken bu dünyadan hiç bir şey götürmek istemedi.
Nesi var nesi yok bizlere, insanlara bıraktı.


29 Aralık 2012 Cumartesi

SARAYDAN SÜRGÜNE


TRT Türk'de çok güzel belgeseller yayınlanıyor. Bu akşam tesadüfen denk geldiğim muhteşem bir belgesel izledim.
Programın adı Yaşayan Bellek, bu akşamki konu ise Osmanlı'nın Küçük Hazinesi Kenize Murad idi. Kenize Murad'ı uzaktan takip ettim yıllar boyunca. Çok ama çok güzel bir kadın, soylu bir aileden geldiği her halinden yansıyor. 1987 yılında yazdığı 'Saraydan Sürgüne' kitabını okumak kısmet olmamıştı, artık bu belgeselden sonra almam şart oldu.
Kenize Murad, Osmanlı'nın kimilerine göre 33.padişahı, Reşat Ekrem Koçu'ya göre ise 35.padişahı V. Murad'ın torunu. Daha doğrusu torun çocuğu. V. Murad'ın kızı Hatice Sultan'ın torunu. Annesi Selma Sultan 1924 yılında diğer hanedan mensuplarıyla birlikte sürgüne gönderilirken sekiz yaşındaymış. Geri çağırılacaklarını sanarak fazla uzaklaşmamış, Beyrut'a gitmişler. Fakat elam sultan bir daha ülkesine dönemeyeceğini anlayınca ve on sekiz yaşına da gelince evlenmeye karar vermiş ve bir Hint Raca prensiyle evlenmiş. Hindistan'a gidene kadar evleneceği adamı hiç görmemiş. "Annem şanslıymış" diyor Kenize Murad, çünkü babası hem yakışıklı hem de entellektüel bir adammış. Annesi ou çok sevmiş, ama oradaki hayatı hiç sevememiş. İki yıl sonra hamile kalınca çocuğunu Paris'te doğurmak bahanesiyle ayrılmış Hindistan'dan. Kocası da doğumda yanına gelecekmiş, ama o sırada Avrupa'da sava patlak verince gelememiş ve Kenize Murat 1940 yılında Paris'de küçük ve sefil bir otel odasnda doğmuş. Annesinin yanında yaşlı ve sadık haremağası Zeynel de varmış ve o bakıyormuş onlara. Bir yıl sonra annesi yoksulluk ve sefillikten ölünce Zeynel onu İsveç Büyükelçiliği'ne götürmüş. İsveç Büyükelçisi ve eşi onun ilk ebeveyni olmuş. Savaş bittiğinde Venezuela'ya tayin edilen büyükelçi, Kenize'yi yanında götürmek istemişse de Kenize'in babası ile irtibat kurulduğundan ve babası onu geri istediğinden götürememiş. Bir rahibe okuluna yerleştirmiş onu babası gelip alana kadar. Babası kendi gelememiş, iki kadın göndermiş Kenize'yi almak için, bu kez de rahibeler onu vermek istememiş, çünkü çok seviyorlarmış, saklamışlar. Daha sonra Fransız bir aileye verilmiş. "Bir kimlik bunalımı içindeydim, yeni aile benim tam bir Fransız gibi olmamı, tüm geçmişimi unutmaı istiyordu, oysa ben bir Osmanlı prensesi anne ile Hint Raca prensi bir babanın kızıydım. Köklerimi bulmak, öğrenmek istiyordum. Büyük bir bunalıma girdim, kendimi öldürmeye çalıştım." diyor Murad.
On sekiz yaşına gelince her şeyin çözümü olacağıı düşünerek evlenmesini istemişler, kabul etmemiş. Yirmi bir yaşına gelip reşit olduğunda ise babasının yanına Hindistan'a gitmek istediğini söylesini Fransız ailesi mecburen kabul etmiş.
Kenize Murat bunları anlatırken öyle bir edası var ki hayranlıkla izliyorsunuz. Sıcak ve samimi ve nüktedan da aynı zamanda.
Hindistan'a gitmeden önce psikoloji okumak üzere Sorbonne üniversitesine kaydolmuş, hem okuyor hem de küçük işlerde çalışıyormuş. "Çok mutluydum." diyor o günler için.
Hindistan'da babasıyla tanışması, onu çok sevmesi ise yetmemiş, çünkü çok kapalı ve dar bir hayat yaşıyormuş, iki yıl dayanabilmiş ve Paris'e geri dönmüş.
Sonrası gazetecilik.
Bangladeş, Pakistan, Beyrut, Lübnan gibi ülkelerde yaşamış yıllarca, çeşitli kitaplar yazmış. Savaş ve çatışmaların içinde kalmış.
Gazeteci olunca kendi ülkelei olan Hindistan ve Türkiye'yi yazarak Avrupalılar'a doğu insanının da kendileri gibi insan olduğunu, iyi olduğunu, fakat farklı olduğunu anlatmak istemiş ve bunu yazdığı kitaplarla yapmış.
Türkiye'ye geldiği 1968 yılında Topkapı Sarayı'nı bir rehber eşliğinde gezerken çok duygulandığını, ailesinin oturup kalktığı eşyalara dokunmak istediğinde izin verilmediğini ve bunun üzerine yaşlı rehbere kendisinin Osmanlı soyunda olduğunu anlatmak zorunda kaldığını söylüyor. Yaşlı rehber bunu öğrenince kendisine büyük saygı gösterip ellerini öpmüş. "Bu, benim kendi ülkeme sonunda kabul edilmem demekti." diyor.
'Saraydan Sürgüne' kitabını bu ziyaretten sonra yazmaya karar vermiş. Bir çok dile çevrilen kitap büyük ilgi görmüş.
Kenize Murad hayatını ve Osmanlı'yı anlatırken, gerçek bir vatansever gibi Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptıklarını da övüyor. Ailesinin, sürgüne gönderilip zor şartlarda başka ülkelerde yaşamak zorunda kalmalarına rağmen ülkeyi kurtardığı için Mustafa Kemal'i çok sevdiklerini söylüyor.
Büyük dedesi V.Murad Osmanlı'nın en bahtsız padişahlarından biri. Abdülmecit'in en büyük oğlu olan padişah sadece 93 gün kalabilmiş tahtta. Çünkü öldürülme korkusu ile sık sık cinnet geçiriyormuş. Tahttan indirildikten sonra Çırağan sarayı'na kapatılıp ölümüne kadar geçen yirmi yedi yıl dışarı çıkmasına izin verilmemiş. Ancak bunun dışında tüm istekleri yerine getiriliyormuş, sevdiği içkiler gibi.
Kenize Murad, büyük dedesinin aslında deli olmadığını, bu cinnet halinin de tahttan indirildikten sonra geçtiğini söylüyor.
Yarıdan fazlası kimlik arayışı içinde geçen bir hayatın belgeselini izlemek oldukça ilginçti. Bu tarihi sevdiğim için ayrıca keyif vericiydi.
Ve 'Saraydan Sürgüne' kitabını kesin olarak almaya karar verdirecek kadar etkileyiciydi.


SARAY BAHÇESİNDEN 19 ŞEHZADENİN TABUTU UĞURLANDI


Böbrek taşlarım harekete geçmiş, hop oturtuyor hop kaldırıyorken beni, hareket kabiliyetim kısıtlanmış halde battaniye altında televizyon seyrediyorum.
Fox TV'de Harem var, Muhteşem Yüzyıl'ın tiye alınmış versiyonu. Şu Gani Müjde'ye hayranım ben. Üretiyor da üretiyor dur durak bilmeden. Çok seviyorum bu diziyi, evvelden pazar günleriydi, ütümü yaparken izliyordum, şimdi cumaya aldılar, belki daha iyi oldu. Cuma balık soframızda izliyoruz artık. Bugün balık soframızı kurmadık, yılbaşı için bir iki hediye seçelim sevdiklerimize diyerek Capıtol'e gittik oğlumla. emeğimizi de orada yedik. Fakat böbrek taşlarımın harekete geçmesi alışverişi eziyete çevirdi, zor bela iki büklüm geldim eve. Hemen koltuğa yerleştim, battaniyeye sarındım, bir de ağrı kesici aldım Harem'i izlemeye başladım.
İzlerken, gözüm karşımda duran kitaplıkta Reşat Ekrem Koçu'nun Osmanlı Padişahları isimli kitabına takıldı, oğlumdan rica ettim verdi elime.
Reşat Ekrem Koçu çok iyi bir Osmanlı tarihçisidir. Akıcı, biraz mizahi ve insana sanki o tarihin içindeymiş hissini veren bir anlatımı vardır.
Osmanlı tarihinde ilgimi en çeken padişahlardan biri de III. Murat'dır. Kanuni'nin oğlu Sarı Selim'in şehzadesi olan III.Murat dönemi biraz da hasekisi Safiye Sultan'la anılır. Venedikli Baffo ailesinden olan bu dilber Manisa'daki şehzadeliği sırasında gönderilir III.Murat'a. Ve şehzadeyi tutkun eder kendine. Yıllarca başka kadın aratmaz. Fakat Murat'ın padişahlığı sırasında Safiye Sultan'nın artan nüfuzu en başta Validesi Nurbanu Sultan ve ablası İsmihan Sultan'ı rahatsız eder. Safiye Sultan'ı padişahın gözünden düşürmek için cariyeler sunarlar, fakat padişah bunlarla istese de vuslata eremez. Bunun üzerine Safiye'nin büyü yaptırdığı öğrenilir ve büyü bulunup erbabına çözdürülür. Bundan sonra III.Murat'ın düğümü bir açılır ki adeta azgın bir genç boğa olur. Saraya kız yetiştirilemez, esir pazarındaki cariyelerin fiyatı beş altı misline çıkar. Öyle zaman olur ki, sarayın beş altı odasında şehzade ve sultan beşikleri aynı anda sallanır.
Gerileme dönemi babası Sarı Selim döneminde başlamıştır bence, ama III.Murat haremde kadın kız koynundan çıkmayıp devlet işleriyle uğraşmayınca idareyi Safiye Sultan almıştır. Gerileme dönemi de böylece yoluna girmiştir.
Yirmi sene süren padişahlığı süresince 135 çocuğu olur III.Murat'ın, hepsi yaşamaz elbet, öldüğünde arkasında 26 sultan ve 20 şehzade bırakır. En büyük şehzadesi III.Mehmet tahta çıkarken sarayın bahçesinden 19 kardeşinin cenazesi çıkar. Bunların bir kısmı henüz sütten bile kesilmemiştir. Ayasofya'nın bahçesindeki Şehzadeler Türbesi'nde babalarının yanına defnedilirler. Osmanlı tarihinin taht uğruna işlenen en büyük cinayetidir diye yazıyor Reşat Ekrem.
Zaten ben bu Fatih'in kardeş katli fetvasını orta okulda ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Devletin bekaası için gerekliymiş.
Bilmiyorum, zamana göre değerlendirmek gerek tarihi olayları elbet, ama bu düşünce hiç bir zaman beni tatmin etmedi. Ne olursa olsun bir insanın kardeşlerini katletmesini aklım almadı.

27 Aralık 2012 Perşembe

CANIM İSTEMİYOR

İş yorgunluğu değil, ruh yorgunluğu...
Bu akşam canım hiç bir şey yazmak istemiyor.
Bu akşam canım hiç bir şey yapmak istemiyor.
Bu akşam canım hiç bir şey de düşünmek istemiyor.
Sadece uyumak istiyorum.
Hemen uykuya dalabilmek, rüya falan görmeden, deliksiz bir uykuyla sabaha varabilmek istiyorum.
Mümkün mü bu ruh yorgunluğuyla?

26 Aralık 2012 Çarşamba

İNANMADIM

Hayata küskün gördüm bugün onu.
"Küsmedim" dedi bana, inanmadım.
Nasıl inanayım, o cıvıl cıvıl gözlerin feri sönmüş.
"Bütün giysilerimi, ıvır zıvırmı, ne varsa hepsini dağıttım, verdim birilerine gitti" dedi.
Sordum, "Neden?"
"Boş be Nurten, her şey boş, bir manto, bir iki giyecek bıraktım o kadar. Yeter bana, artar bile. İnan hicap duydum o kadar çok çapuldan, milletin bir ayakkabısı bile yokken. Hiç bir zaman aç gözlü olmadım, varlık içinde büyüdüm, yaşadım ben. Güzel görüneyim, şık olayım diye beğenilme ihtiyacından alıp durmuşum işte. Bu saatten sonra kime beğendireceğim ki kendimi? Gözümün önünde eriyip gidiyor işte eski kocam. Ona bir şey olsa, yalnız kalmayayım diye bir erkek düşünsem, kime inanacağım artık? Bu yaştan sonra insan sadece şevkat, sevgi, can yoldaşı istiyor. Oysa herkes menfaat peşinde, beni isteyecek erkek de yakınlık değil hizmet ihtiyacı olduğu için ister. Onun için bıraktım her şeyi. Bakma bana öyle, küsmem ben hayata, bak daha bugün rujumu sürdüm arkadaşlarımla Pendik'e yemeğe gittim." dedi.
İnanmadım.
Hiç böyle görmemiştim onu. Bu kadar aklı başka yerde.
Bana bir şeyler anlattırırken beni dinlemiyor, başka yerde geziniyorken gözleri, inanamazdım.
"Sen" dedi, "En yakınının ölümünü yaşamadın Allah da daha uzun süre yaşatmasın. Babamı zaten hatırlamıyorum, ablamla yaşadım ilk ve hayatıma damgasını vurdu, unutulur gibi değil. Çocuğum, halalarım, amcalarım, o, bu derken bir bir gittiler hepsi. Şimdi Gani bey, sona doğru hızla ilerlerken gözümün önünde... Çok zor Nurten çok zor."
Utandım.
Büyük zannettiğim dertlerimden, çekilmez sandığım acılarımdan, tahammülsüzlüğümden bir kez daha utandım.
Ve bir gün hayatta yapayalnız kalma ihtimalinden korktum.
Geçen hafta ateşler içinde yatarken evde yapayalnız, tek başınalığın bazen ne kadar zor olduğunu düşündüm.
Sağlıklıyken çok güzel, özgürlüğü muhteşem, bazen yalnız yapılan pazar kahvaltılarının çekilmezliğine rağmen güzel. Ama bir ufacık hastalıkta o yalnızlığı hissetmek de çok kötü.
Bu her satırından karamsarlık akan yazım için kusura bakmayın.
Hayat böyle galiba, geçer gider mutlaka.
Siz esen kalın.

25 Aralık 2012 Salı

YARINA ALLAH KERİM

Keyifsizdim bugün.
Her zaman keyifli olunmuyor tabi.
Ama öyle bir şey ki bu keyifsizlik denen melanet şey, yeniden keyiflenecek bir şey oluncaya kadar hayattan soğutuyor beni. Olmaması gereken şeyler, duymak istemediğim sözler, ümidimin kaybolması, hepsi biraraya gelince keyif kalmıyor insanda.
Akşam meslek derneğimizin yıl sonu yemeği vardı. Gidip gitmemek arasında bocalıyordum sabahtan beri, yakın arkadaşımın da gitmeyeceğini öğrenince gitmemek fikri daha ağır bastı, fakat belki ortam değişikliği iyi gelir diye gitmeye karar verdim akşam üzeri.
Hiç bir işe yaramadı inanın. Yaklaşık iki buçuk saat sıkıntıdan, kendimi kasmaktan belime ağrı girmiş, eve gelince fark ettim. Oh dedim, evim gibisi yok, çok şükür evime ulaşabildim.
Masamda yeni tanıştığım bir hanım ve eski tanıdıklarımdan bir bey ile eşi vardı. Güzel sohbet ettik doğrusu, hepsi de samimi insanlar.
Fakat içimde hep bir sıkıntı, ne kadar konuşsam, ne kadar kendimi sohbete versem de dağılmadı bir türlü.
Övgüler de aldım, dernek üyelerimize gönderdiğim haftalık bültenlerle ilgili; övgü almayı çok seven beni bu bile rahatlatmadı.
Ne yapalım, böyle geçti bugün, yarına Allah kerim. Yeni bir müşteri tanıyacağım yarın, belki onun bir faydası olur, belki neşemin yerine gelmesine yardımcı olur.
Dün akşam Bahar vardı bende, yatıya kaldı. Bahar'ı Blogcu'dan bazı arkadaşlarım tanır, Bursalı Bahar Ergül. İstanbul'a yerleşti artık, çalışıp master yapıyor. Fırsat bulduğumuzda görüşüyoruz. Dün akşam okul çıkışı geç gelmişti zaten, gece ikiye kadar sohbet ettik, sabah da erkenden kahvaltımızı edip benim ofiste kahvemizi içtik.
Sabah neşeliydim yani, neşeli ve keyifli. Ne olduysa ondan sonra oldu.
Dedim ya, yarına Allah kerim.

24 Aralık 2012 Pazartesi

SİNİRLENMEK İYİDİR

Sinirlenmek bana iyi geliyor galiba:)
Her çok sinirlendiğim ve bir şey yapamadığımı gördüğümde hemen işe sarılıyorum. O kadar verimli oluyorum ki inanmazsınız.
Bugün de öyle oldu.
Bir bardak suda kopan fırtına sonrası topladım tası tarağı, kaç gündür işimi bahane edip gidemediğim vergi dairesine gittim ve bir müşterimin kapanış işini tereyağından kıl çeker gibi hallettim. Yine kaç gündür ihmal ettiğim meslektaş ziyaretlerimi gerçekleştirdim.
Oh, dünya varmış be.
Eskiden de böyle yapardım, çok mu kızdım yahut kırıldım; ister iş olsun ister özel olsun, kapatır kapımı harıl harıl işe gömülürdüm. O güne kadar ne kadar yapamadığım iş varsa hepsini bir çırpıda yapardım.
Sinirlenmeyi kim ister? Ben de istemiyorum elbette. İstiyorum ki hep gülümseyeyim, huzurlu olayım, hem kendime hem etrafımdakilere faydam olsun. Ufak tefek pürüzleri zaten umursamıyorum da bir bardak suda koparılan fırtınalar canımı çok sıkıyor, sinirlenmeden duramıyorum. O zaman gelsin iş, varsın dağ gibi evrak olsun, kaydediveriyorum bir çırpıda. Öyle bir güç geliyor ki o anda anlatılır gibi değil.
Bugün bir kez daha anladım ki, tanıdığımı sandığım insanlar beni hâlâ şaşırtabiliyor. Ya da ben hâlâ o kadar safım ki, şaşırabiliyorum. Hangi sözün nereye gideceğini çoktan anlamış olmam gerek oysa. Bugün bir arkadaşım "Puşt olmuş bu insanlar, demek ki herkesin de böyle olması gerek" dedi. Niye olalım ki? Onlar insanlık değerlerinden uzaklaşmış diye biz niye onlara uyum sağlayalım ki? Biz insan olmaya devam edelim ki insanlık ölmesin.
Onlara rağmen yaşamımızı insanca sürdürelim, hiç bir zararını göreceğimizi sanmıyorum.
Yalancıların arasında dürüstlüğünü koruyabilmenin erdem olduğu gibidir bu da.
Esen kalın.

22 Aralık 2012 Cumartesi

BÖYLE BİR CUMARTESİYDİ

Çok hareketli, bol ziyaretçili bir gündü.
Aslında bol çalışmalı geçecek bir gün olacaktı, ama sağolsun müşterim evrakları geç getirince zorunlu boşluk doğdu. Yarın zaten işe gidecektim, ama biraz keyfe keder olacakken şimdi istersen gitme durumu oluştu.
Gerçi iyi oldu, epeydir görüşmediğim orta okul arkadaşım Ayhan geldi, hem işimi gördü hem kahve içip sohbet ettik. İşyerimdeki tadilat sırasında antika pikabımın kolonlarının kablolarını kesmiş ustalar, onları yaptı, pikabıma kavuştum sonunda. Bilgisayarıma da ses sitemini bağladı, Artık daha kaliteli sesle müzik dinliyorum.
Müşterim öğleden sonra geldi, peşinden başka bir arkadaşım hem iş hem ziyaret için geldi, onunla da kahve içip sohbet derken bir de baktım akşam oldu ve ben doğru dürüst iş yapamadığımı gördüm. Yarın erkenden işe yollanacağım bakalım.
Akşam ise önceden sözüm olan Murat'la Beşiktaş'a Sokakta Hayat Var meyhaneler sokağına gittik. Üç dört saat nasıl geçti anlamadık, lâf lâfı öyle bir açıyor ki, konuş konuş bitmiyor. Hava buz gibi olmasına rağmen tepede ısıtıcılar olduğu için dışarıda üşümeden oturabildik.
Hep anlatıyorum, bilen biliyor, Murat benim için çok önemli bir arkadaş, bir dost. Onunla her buluşma sonrası ne sıkıntım varsa dağılıp gidiyor. Konuşamadığımız konu yok, tabumuz, çekincemiz yok. Yirmi yedi yıl önce işe giren tıfıl çocukla bu düzeyde bir dostluk kuracağımı tahmin bile edemezdim. Hayat ilginç.
Ukrayna'ya gitme teklifini yineledi, kız arkadaşı Ukraynalı, on küsur yıl boyunca sık sık gitti geldi. Çok beğeniyor oraları, ille benim de görmemi istiyor. Kısmet, bakalım. Kız arkadaşıyla da tanışmak bir türlü kısmet olmadı, bir dahaki görüşmeye getirmesini söyledim, söz verdi.
Eve de iş getirmiştim, ama yapacak halimin olmadığına karar verdim, yarına bıraktım, bir iki sayfa roman okur yatarım artık.
Esen kalın, mutlu kalın.


21 Aralık 2012 Cuma

ÇİFT SAYI İNANCIM VE 2012

Bir yıl daha bitmek üzere. Yılın son haftasına gireceğiz iki gün sonra.
Maya takviminin de sonuna geldik ve kıyametin kopmadığını da idrak ettik maşallah.

2012 yılı benim açımdan parlak başladı, sönük bitti. Hatırı sayılır başarılarım oldu, sevindim, büyük hatalarım oldu, üzüldüm.
Sevmedim ben 2012 yılını. Hiç sevmedim hem de.
Çift sayıların uğuruna inanırım kendimde. Hayatım boyunca hep çift sayılı günler, yıllar bir şekilde iyi geçmiştir, isteklerime ulaşmışımdır. Bu yılı da böyle geçecek sandım, yanılmışım. Yanılgım belki de böyle düşünmemdedir, belki kötü olaylara kafamı çok taktığım için iyileri unutmuşumdur, bu da ihtimal dahilinde.
Çünkü gerçekten kötü olaylar yaşadım ve beni derinden etkiledi. Önümdeki güzellikleri göremez olduğum günlerim oldu. Ne kadar pozitif düşünmeye çalışırsam çalışayım negatiflikten kurtulamadığım zamanlarım oldu.
Genel yapı olarak her şeyin hep iyi olmasını isterim. Ne kimseyi kırmak, incitmek ne de kırılmak, incinmek istemem. Olmayacak dua olduğunu bilirim, yine de vazgeçemem huyumdan.
2013'e umutla bakıyorum, kendi kişisel tarihimde çok iyi hatırlayacağım bir yıl olsun istiyorum. Bu yıl yaşadığım hayal kırıklıklarını, ihanetleri asla tekrar yaşamak istemiyorum. Yalancı ve iki yüzlü insanların yoluma çıkmasını asla istemiyorum.
Gerçekten dostum olan bir elin parmaklarını geçmeyen insanlarım umarım hep yanımda olurlar. Umarım onlar da hep güzellikler yaşarlar.

Biraz erken bir yeni yıl günah çıkarma yazısı oldu galiba.
İdare ediverin artık.

KARLAR DÜŞER


Kar yağdı İstanbul'a bugün.
Bir başına düşünüldüğünde nasıl da keyiflidir kar yağışını izlemek.
Pencere önünde oturup elindeki kahveyi höpürdeterek içerken, düşen taneleri izlemek.
Sıkı sıkı giyinip, dışarı atıp kendini tertemiz havada karlarla haşır neşir olmak.
Ne güzeldir.
Bir başına düşünülemiyor malesef. Herkesin tuzu kuru değil, herkesin korunaklı giysisi yok, herkesin evi sıcak değil, hatta belki başını sokacak evi bile olmadığından evinde değil, sokaklarda.
İstanbul çok kalabalık bir şehir, bir o kadar da karmaşık. Tek yağmur damlası düşse trafik arap saçına dönüyor. Kar yağınca ise kocaman bir çile oluyor trafik. Kazaları cabası.
Sabah altıda kalktım, her zamanki gibi ilk işim televizyonda haber kanalını açmak oldu, ne göreyim Boğaziçi Köprüsü'nde zincirleme trafik kazası ve trafiğe kapalı çift yönlü yol. Hemen, o saatte yola çıkacak olan arkadaşım ve kız kardeşimin kocasını arayıp uyarayım dedim. Uyarayım ki köprü yoluna girmesinler. Allahtan tam zamanında aramışım, fakat bir de gözlük takmadan telefona baktığım için kız kardeşim yerine yanlışlıkla Hatice ablayı aramasaydım iyi olacaktı. Sabahın altısında kadını yatağından kaldırıp telaşlandırdım. İyi ki dert etmedi, anlayışlı kadın.
Çok fazla kaza vardı bugün. Yollar buz tutmuş, belediye tuzlamada gecikmiş, arabalar patinaj yaptı bütün gün.
Ben de sabah bu trafik çilesini çekenlerden oldum. Yoğunluktan geciktirdiğim bir iş için trafiğe karışmam gerekti ve aldım boyumun ölçüsünü. Hem iliklerime kadar dondum otobüs beklerken hem de hıncahınç dolu otobüste bir saat boyunca ayakta kaldım. Normalde on beş dakikalık yol, ama kar yağınca böyle oluyor işte.

Benim eski patronumun bir alışkanlığı vardı, kar yağdı mı evden dışarı adımını atmaz, hemen mantı yahut acılı kapuska pişirtir keyif yapardı.
Üşüyerek geçirdiğim bugünün akşamına ben de keyif katmak istedim. Pişirdim mantıyı, oğlumun havuzdan gelmesini bekledim. Bayılır o da mantıya zaten, gelince afiyetle keyif içinde yedik ve kar tanelerini seyrettik.
Bir dahaki sefere kapuska inşallah.

19 Aralık 2012 Çarşamba

KAYNANALAR VE NÖRİYE HANIM


Leman Çidamlı ölmüş dün gece.
Seksen yaşındaymış ve hastanede epeydir tedavi görüyormuş. Hiç haberim olmadı, nereden olsun, gündemde artık başka kişiler, başka başka haberler var.
Kimdi Leman Çidamlı?
1974 yılının mayıs ayında TRT'de yayınlanmaya başlayan ilk sit com dizi sayılan KAYNANALAR'ın annesi Nöriye idi.
Taşradan kente göç eden varlıklı iş adamı Nöri Kantar ve ailesinin İstanbul'daki komik maceraları anlatılıyordu bu dizide.
Tekin Akmansoy eserin sahibi ve başrol oyuncusuydu.
Karısı Nöriye iyi niyetli, biraz da safdı, hem modern yaşama uyum sağlamaya hem de geleneklerden kopmamaya çalışırken kocasıyla pek çok çatışıyordu. Komşuları ve kızlarının kayınvalidesi Tijen'in, kocası karşısındaki özgürlüğüne, söz hakkı oluşuna şaşırıyor, özeniyor, fakat Nöri Kantar gibi höt dedi mi oturtan bir kocası olduğundan iki arada bir derede kalıyordu.
Uzun yıllar boyu sürdü dizi, hatta televizyonun en uzun süreli dizisi deniyor.
Fenomen olmuştu, her hafta, yaynlandığı akşam heyecanla oturulurdu televizyonun karşısına.
Adeta aileden biri gibi olmuşlardı. Çok da güzel bir müziği vardı.
Bir çok oyuncusu da sonradan ünlü oldu.
Ege Aydan'ı ben bu dizide tanıdım mesela. Hâlâ çok beğendiğim bir oyuncudur. Onu bir de Mustafa Altıoklar'ın İstanbul Kanatlarımın Altında filminde izlemiştim, şimdilerde dizilerde oynuyor.
Defne Yalnız, Kantar ailesinin taşradan beraberinde getirdiği saf hizmetçisi Döndü rolündeydi.
Şermin Hürmeriç de bu dizide ailenin kızıydı. Ne kadar gençti o zaman. Sonradan çok iyi oyunlar ve filmlerde rol aldı o da.
Biz televizyona 1974 yılının mart ayında kavuşmuştuk ailece, demek ki iki ay sonra da Kaynanalar'la tanışmışız. Bu yıllar benim ilkokula gittiğim yıllar, neredeyse kırk yıl geçmiş aradan.
Çocukluğumdan bir hatıra daha gitti yani.
Mekanı cennet olsun.

18 Aralık 2012 Salı

AŞK HER ŞEYİ AFFEDER Mİ?

Aşkın, sevginin gücü çok yüksek. Seven insanın sevdiği için yapamayacağı şey yok. Sevdiyse gerçekten, hayatını değiştirmekten bile korkmaz, hayatı artık sevdiği insandır çünkü.
Ama...
Aması var bir de işin.
Öyle şeyler yaşanır ki, gönül öyle kırılır ki, dayanamayacağını sandığın bir çok şeye öyle bir dayanman gerekir ki, içindeki sevginin gücü tükenir.
Sözler verilir, sözler alınır; bir bakarsın eski tas eski hamam. Değişeceğini sanırsın, değişmediğini görünce inancını yitirirsin.
Yine de seviyorsun ya...
Ne kadar inancını yitirirsen yitir, vardır bir bildiği dersin.
Var mıdır?
Düşünür durursun.

Aşk her şeyi affeder mi?
Affeder, ama UNUTMAZ.
Hiç bir şeyi unutmaz.

17 Aralık 2012 Pazartesi

İSTANBUL HATIRASI


Sağlıklı olmak kadar güzel şey yokmuş deyip başlayayım yazıma.
Efendim, kış mevsiminin ilk hastalığını idrak ettim çok şükür. Hiç beklemediğim zamanda pat diye yakaladı beni hınzır. Sen git bir ay önceden biletini al, beynini hazırla, heves içinde gideceğin günü bekle, sonra yatak döşek hasta ol. Olacak iş değil.
Kaç gündür bir üşüme vardı üzerimde, meğer hasta olacakmışım. Cumartesi akşamı eve geldim, tiyatroya gidiş için hazırlık yapacağım, birden bir halsizlikle birlikte ani üşüme krizi tuttu. Anladım ki durum ciddi, ateş de var, fakat bu oyuna da çok gitmek istiyorum, hemen bir Theraflu aldım kendime geleyim diye. Yarım saat içinde düzelmeye başladım. Arkadaşım "Bu halde gidersen iyi olmaz, gitmeyelim." diye tutturdu da dinleyen kim.
Yürüye yürüye gayet güzel vardık tiyatroya, yerimize yerleştik, oyun başladı, çok mutluyum. Ama ne oldu dersiniz? On beş dakika sonra bir uyku bastırdı göz kapaklarımı açabilene aşk olsun. İlk perde böyle uykuyla geçti. Yarı uyku diyelim en iyisi, çünkü gözüm kapalı ama kulağım açıktı. Özellikle şarkıları pek güzel duydum doğrusu. Oyun arasında dışarı çıktık, biraz hava alırsam açılırım diye düşünmüştüm öyle de oldu. İkinci perdede gözümü bile kırpmadım.
Eve gelince ise tutmayın beni diyerekten attım yatağa kendimi ta sabaha kadar. Arkadaşım bende kalmış olmasaydı ne kahvaltı edebilecek ne de öğle yemeği yiyebilecektim. İyi olduğumu söyleyerek gönderdim onu, fakat meğer daha da kötü olacakmışım haberim yok. Akşam enişte bey (hiç sevmez enişte sözünü, ama burada böyle yazmak zorundaym ne yapayım) zorla hastaneye götürdü, muayene, tahlil derken vücudumda güçlü bir enfeksiyon olduğu ortaya çıktı. Önce kallavi bir iğne yedim, sonra da yedi gün kullanacağım bir antibiyotikle ayrıldık hastaneden.
Eve gelince yine yatak, sanki hayatımda hiç bu kadar uyumadım ben. Öğle uykusu nedir onu bile bilmeyen ben iki gün durmadan uyudum. Neyse ki bu sabah zinde kalktım ve işime gidebildim. İş iyi geliyor bana, ne kadar hasta olursam olayım beynimi meşgul ediyorum ya, kendimi dinleyecek halim olmuyor.
Haa, bu arada Taraf gazetesi'nde yer yerinden oynamış, ABD'de ilkokul katliamı olmuş hep sonradan öğrendim. Gözüm bir şey görmedi tabi.
Şimdi gelelim tiyatroda ne seyrettiğime.
Şehir Tiyatroları'nın Üsküdar Kerem Yılmazer sahnesinde Tarık Şerbetçioğlu'nun yazıp yönettiği ve başrollerinden birini de oynadığı İSTANBUL HATIRASI oyunu.
Bilet almak için internet sitesinde oyunları incelerken sırf oyuncuları arasında TORON KARACAOĞLU var diye seçtim bu oyunu. O kadar seviyorum ki onu, yıllar önce İstanbul'un Gözleri Mahmur oyununda izleyip hayran olmuştum. Davudi sesiyle çok da güzel şarkı söylüyordu. Sonradan öğrendim ki sinemada da bir iki rolü olmuş, hatta Yeşilçam'da seslendirme yaptığı dönemde ise en çok Cüneyt Arkın'ı seslendirmiş. Şimdi denk gelirsem daha bir dikkat kesiliyorum Cüneyt Arkın sesine.
İstanbul'da yaşanmış buruk bir aşk hikâyesini anlatıyor oyun. Yirminci yüzyılın başında Ermeni bir kantocuyla ona âşık olan Türk gencinin hazin hikâyesini. Osmanlı'nın son zamanına ve Cumhuriyetin kuruluşuna da tanık oluyoruz bu arada. Hem hüzün hem neşe, ikisi bir aradaydı, kantolar, şarkılar, türküler harikaydı. Hele Sarı Gelin türküsünü Binnur Şerbetçioğlu öyle güzel söyledi ki duygulanmayan olmadı sanırım.
Belki hastalığımı şiddetlendirdi, ama ben yine de iyi ki gittim diyorum. Toron beyi belki bir daha izleyemeyebilirim, Allah bilir.
Sağlıklı günleriniz bol olsun, hep olsun efendim.

13 Aralık 2012 Perşembe

BEKARET

Erkekler bekaret istiyor.
İster şehirli olsun ister köylü, ister okumuş olsun ister kör cahil farketmiyor. Yüzde doksan dokuzu böyle.
O zaman ne oluyor, kadınlar yalana başvuruyor.
Erkekler her türlü haltı yiyor, bir bir tedrisatlarından geçiyorlar kadınları, sonra da hiç el değmemiş kız oğlan kız istiyorlar. Namus kavramını iki bacak arasına indirgiyorlar.
Namus kafadadır oysa, dürüst olmaktır namuslu olmak. Hangi haltı yiyorsan çıkıp insan gibi "Ben yaptım." demektir. Bedeli ne olursa olsun.
Öyle kızlar tanıdım ki evlenene kadar sürüyle erkekle çıkıp, cinsel ilişki yaşayıp evleneceği adama bakire diye kendini satan. Beceriyorlar vallahi, bin bir türlü numara var bunlarda. Ama bu numaraları yapmaya zorunlu hissediyorlar kendilerini, çünkü başka türlü evlenemeyeceklerini düşünüyorlar. Oysa dürüst olsalar, kendilerini olduğu gibi kabul eden erkekle evlenip belki daha mutlu olurlar. Kızmıyorum onlara, kolay değil böyle bir toplumda bu konuda dürüst olmak.
Ben erkeklere kızıyorum ve onları yetiştiren kadınlara. Erkekler ne kadar düşüncesiz, duyarsız, şiddet yanlısı ve geri kafalıysa bu biraz da annelerinin kabahati. Ağam, paşam, aslan oğlum diyerek yetiştirilen, her şey ayağına getirilip hizmet üstüne hizmet edilen erkek çocuktan büyüyünce nasıl olması beklenir ki?
Duygu Asena nesliyim ben. Kadınca dergisindeki yazılarının tiryakisiydim. Gerçi oldum bittim bu konudaki düşüncelerim böyleydi hiç değişmedi, ama Duygu Asena pekiştirdi, çaktı koca koca çivilerle beynime.
Bekaret karşıtı değilim, kadının bedeni kendinindir. İster dinsel nedenlerle ister kişisel sebeplerle bekaretini korur yahut korumaz, kendi bileceği iştir.
Sadece bekaretin kadının namusunun tek göstergesi olmasına karşıyım. Öyle örnekler var ki, kadın bakire olsa bile gerdek gecesi kan göremeyen erkek çılgına dönüp cinayet bile işleyebiliyor. O kadar cahil ki, kadınların yüzde yirmisinde elastik zar olduğundan haberi bile yok. Kadınların bir kısmının da yok tabi, orası ayrı bir konu. Cinsel eğitim alamıyor ki gençler, anne baba anlatmıyor, okulda öğrenmiyorlar, o zaman yalan yanlış etraftan, ondan bundan duyduklarıyla yetiniyorlar. Kitap okuma alışkanlıkları olsa belki okuyup öğrenecekler de o hiç yok.
Böyle gelmiş böyle gidecek gibi görünüyor. Şehirlerde belki yavaş yavaş değişiyor yargılar, ama devede kulak misali o da.
Yani erkekler daha çok uzun zaman bekarete takılı kalacak. Kadınlar yine yalana başvuracak.

12 Aralık 2012 Çarşamba

BORA'NIN KİTABI


Ayşe Kulin'in bundan önceki ve bununla bağlantılı kitabı 'Gizli Anların Yolcusu'nu okumamıştım, ama baş kahramanının Bora olduğunu ve farklı cinsel tercih yaşadığı ilişkisinin anlatıldığını biliyordum.
Burada sadece Bora var. Bora'nın güney doğu illerinde geçen çocukluk günleri, daha o günlerde cinsel kimliğinin ortaya çıkışı, gizlemek zorunda kalışı ve bunun yarattığı sıkıntılar; hayatı, normal (!) insanların içinde rahat yaşayabilmek isteği ile kimlik değişimi ve geçmişten kaçış...
Hiç de şen şakrak bir roman okumayacağımı zaten biliyordum; dolayısıyla akıcı ve yalın diline, kimi mizah ögelerine rağmen çevirdiğim her sayfada hüzün buldum. Hüzün ne kelime, bazı sayfalarda safi acı vardı.

Gaylik, lezbiyenlik, biseksüellik...

Eşcinsellik doğal olana aykırı olduğu için en uygun koşullarda bile toplumsal güçlüklerle karşılaşıyor.
Yapılan bilimsel araştırmalarda ortaya çıkan sonuçlara göre eşcinseller kabaca dört gruba ayrılıyor. *Çocuklukta garip cinsel davranışlar sergileyen, karşı cinsin elbiselerini giyen, karşı cins oyunlarını oynayanlar. (Hepsi için söz konusu değil, bir kısmının bu huyları büyüyünce geçiyormuş)
*Büyüyene kadar normal olup sonradan şaşkınlık ve arzuyla karşı cinsle ilgilendiklerinin fakına varanlar. (Çocukluklarında böyle bir şeyi yaratacak hiç bir belirti olmadığı halde)
*Cezaevleri, yatılı okullar ve uzun deniz yolculukları (gemiciler) sırasında ortaya çıkanlar. (Karşı cinsin olmadığı ve cinsel yaşam enerjisinin arttığı durumlarda insanlar daha az titiz davranıyor ve bu genellikle erkeklerde daha çok görülüyor.)
*İğfal edilenler. (Kızların lezbiyen, erkeklerin eşcinsel olması en çok görüleni.)
Her iki cinsin eşcinselleri arasında da dört tür âşık görülürmüş; erkek olarak davranan erkek, dişi olarak davranan dişi, erkek olarak davranan dişi ve dişi olarak davranan erkek.
Araştırmalarımda öğrendiğim bir diğer şey de şu, her erkeğin içinde hem erkek hem de dişi hormonları var, fakat normal heteroseksüel erkekte erkeklik hormonları dominant olduğundan kendi cinsine ilgi duymuyor.

Üniversite yıllarımda NOKTA dergisi yeni çıkmaya başlamıştı ve 12 Eylül sonrasının apolitik ortamında biz gençler politikayı, günceli, kültürü, sanatı ondan takip ediyorduk. Her sayının kapak konusu başlıbaşına olay olurdu, çok cesur bir dergiydi. Bir sayısında eşcinselleri kapak yapmıştı ve çok kapsamlı da bir çalışma vardı iç sayfalarda. Henüz on sekiz yaşımdaydım, eşcinselliğin ne demek olduğunu iyi biliyordum, ama yaşadıkları fiziksel ve ruhsal zorlukların bu kadar büyük olduğunu o zaman öğrendim. Hiç bir zaman da garip gözle bakmadım onlara. Bence, toplum içindeki diğer insanların da yapmaması gereken insanlık dışı eylemleri gerçekleştirmedikleri sürece istedikleri gibi cinsel kimlikleriyle yaşayabilirler. Ulu orta göstermemek, tecavüz etmemek, fuhuş yapmamak gibi. Fuhuş konusu da ayrı bir sıkıntı, acı. Bu insanlar cinsel kimliklerini gizlemediklerinde normal insanlar gibi iş bulup çalışmaları oldukça zor ve bazıları zorunluluktan bu yola sapıyor.
Her şekilde hayatları zor. Normal sayılan insanlar için bile bazen içinden çıkılması zor sorunlarla dolu olan hayat onlar için çok daha zor.
Bora'nın Kitabı...
Ayşe Kulin'i kutluyorum. Hemen her kitabını zevkle okuduğum bu güzel kadına, Kardelenler projesi kapsamında Türkan Saylan ile yaptığı çalışma için Güneydoğu'ya gidip oradaki insanlarla bire bir görüşüp, onları yazdığı kitabında hayran oldum. Bu Güneydoğu gezisi ile onun da hayatının, hayata bakış açısının değiştiğini biliyorum.
Bora'nın Kitabı'nı okuyun, pişman olmazsınız.

SUÇLULUK DUYGUSU

Hiç bir insanı çok iyi ya da çok kötü diye nitelendiremeyiz.
Her iyi insanın içinde bir kötü yan, her kötü insanın içinde de mutlaka iyi bir yan vardır.
Evet, insanlar kötülük yapıyorlar, başkalarına zarar veriyorlar, bilerek ya da bilmeyerek. Çoğu da yaptıklarının kötü olmadığını, hak edilmiş bir davranş biçimi olduğunu düşünüyor ve vicdanlarını rahatlatıyor. Hani diyoruz ya, "Bu insanlar yastığa başını nasıl rahat koyuyor?" diye, işte böyle koyuyor.
Kabul etsek de etmesek de hepimizin zaafları var. Zaaflarımızı kontrol edememek bizi yanlışlara sürükleyebiliyor.
Maddi, duygusal, cinsel zaaflar...
Ve hepimizin iyi ya da kötü, tüm yaptıklarımızın bir sebebi var. Yanlışa düştüğünüzde suçluluk duygusu ile başbaşa kalır ve utanırsınız ya, aslında yanlışa düşmenize sebep olan davranışı neden yaptığınızı bilirseniz suçluluk duygusu sizden uzaklaşır. Suçluluk duygusuyla yaşamak azaptır, ömür törpüsüdür. Daha çok duygusal olanlarımızın kapıldığı bu duygu insanı yer bitirir. Öyle insanlar tanıdım ki, yıllar önce yaşadığı bir olayın suçluluk duygusunu ömür boyu taşıyacağına inanmış ve bir daha o olayın nedeni niçini üzerinde hiç düşünmemiş, kapılmış gitmiş. Ta ki dayanılmaz olacak ve psikolojik destek almaya karar verecek, işte o zaman ancak bunun pekâla herkesin de başına gelebilecek bir şey olduğunu idrak edip bu azaptan kurtulacak. Yahut psikolog gibi bir arkadaşı, dostu olacak, yahut benzer örneklerle karşılaşıp anlayacak.
Bir yakınının ölümünü engelleyeceğini sanıp engelleyemediğinde ömür boyu taşıyan,
Ya da o ölüme sebep olduğunu sanan,
Borç alıp ödeyemeye söz veren, sonra elinde olmayan nedenlerle bu sözü yerine getiremeyince ondan uzaklaşan,
Daha çocuk sayılırken, cinsel zaaflarına yenilmiş bir hayvanın hayatında yol açtığı travmayı kendi suçu sanıp yıllar yılı kendini affedemeyen,
Dini inançları çok güçlü olup masumane bir zaafı büyük günah sayan ve cehennemde yanacağı için bitmeyen göz yaşları döken,
Yanlış insana âşık olup, acılar çekip hayatını ters yüz eden, "Benim gibi akıllı biri nasıl olur da böyle yapar?" diyen,
Ne çok böyle insan vardır çevrenizde, düşünürseniz.
Yani tek başına değiliz, bir tek biz yapmıyoruz bu yanlışları.
Dolayısıyla suçluluk duygusuna PAYDOS!


10 Aralık 2012 Pazartesi

NE İŞ NE PARA NE DE AŞK

Her insanın ayrı hikâyesi var. Ayrı derdi var.
Kırsalda yaşayanla şehirli insanların derdi bir olmuyor tabi. İhtiyaçları, öncelikleri, zevkleri farklı farklı. Her birine sor, en büyük dert onunkidir. Ve yaşamadıkça bir diğerininkini anlamaktan uzaktır.
Koca dayağı yemeyen kadın bilir belki olayın yanlışlığını, vehametini, fakat yaşamadığı için kadının ruhunda yarattığı  hasarı anlayamaz.
Maddi sıkıntı çekmeyen, yoksulluğun zor olduğunu düşünebilir, fakat nasıl bir şey olduğunu asla bilemez. 
Analı babalı büyüyenler, bu eksikliği hiç tatmamış olanlar, annesizik babasızlık nasıl bir şeydir, yerine koyacak bir şey bulunsa bile yürekteki boşluk ne kadar büyüktür hiç bilemez.
Rahatı yerinde, bir eli yağda bir eli balda yaşayanlar, hayatı boyunca çalışıp didinmiş, tırnaklarıyla kazıyarak bir yere gelmiş kişilerin kazanımlarını koruyabilmek için gösterdiği çabayı anlayamaz.
Hiç âşık olmamış insanlar, aşk için çekilen acıyı anlayamaz.
Bir yakınının ölümünü görmemiş olanlar ölüm acısını yüreklerinde duyamaz.
Hayatta en büyük acının ölüm acısı olduğu söylenir, ama o bile zamana yenik düşer. Ölen unutulmaz, unutamaz da insan, acısını soğutur. Yoksa nasıl yaşamaya devam ederdik kaldığımız yerden?
Her şey geçiyor, her şey bir şekilde yoluna giriyor. Şimdi baktığımızda geçmişe, "Ne sıkıntılar çekmişiz, nasıl da üzülmüşüz, ama bak geçti işte." demiyor muyuz? Hatta bazen, o sıkıntının içinde yaşarken dayanılmaz sandığımız durumlar için şimdi gülmüyor muyuz?
Hiç bir şey dayanılmaz değildir, yeter ki yaşamaya niyetin olsun, yeter ki hayata sevgin olsun.
Tek dert etmemiz gereken şey sağlığımızdır. Parayla bile satın alamayacağımız tek şeydir o.
Pazar günü oğlumun okulunda veli toplantısındaydım. Geçen yıldan tanıdığım bir kadın öğretmenlerin oğlu hakkındaki olumsuz söylemlerini dinledikten sonra kendi durumunu anlatmaya başladı. Yaklaşık bir ay önce teşhis konmuş ve teşhis konur konmaz ameliyata karar verilmiş, sağ göğsü alınmış. Hepsi bir ay içinde olmuş ve şimdi onu bekleyen üç dört aylık bir tedavi süreci varmış. Oğlunun bu yüzden derslerine ilgi gösteremediğini, zaten babası olmadığı için annesini de kaybetme korkusu ile zor günler geçirdiğini söyledi. 
Toplantı çıkışı kısa bir sohbet ettik onunla bir kaç veli birlikte. Güçlü görünüyordu, ilk başta hep olduğu gibi, "Neden benim başıma geldi?" sorusunu sorduğunu, ama psikolojik destekle bunu aştığını, yaşamak için var gücüyle çaba harcadığını anlattı. 
Bunun karşısında hangi üzüntü, hangi sıkıntı durabilir ki? Toz olur, dağılır gider hepsi. 
Önce sağlık!
O olmayınca ne iş ne para ne de aşk...
  




9 Aralık 2012 Pazar

KADINLAR ŞEYTANDIR (?)

Aşk hastalık gibidir, bir zaman sonra geçer, iyileşirsin. Sevgiye dönüşmemişse biter gider, ayrılık kapıyı çalar.
Sevgiyle bezenmiş aşk güzeldir, tadından yenmez. Aşk bitse bile seven kalp, kapıyı çaldırmaz ayrılığa.
"Kadınlar şeytandır" diyor erkekler, "Maymun gibidirler, bir dalı tutmadan diğerini bırakmazlar." Ne demek bu? İlle başka birini bulacak ki senden ayrılsın. Başka türlü bir ayrılık sebebi olamaz yani. Elbette bu da bir sebep, ama genellemek doğru mu? Gerçekten anlaşamadığı için, artık birlikte bir hayatı götüremeyeceğini anladığı için ayrılmak istiyor olamaz mı kadın? Uzun sürmüş bir ilişkide çok şey yaşanır, çok şey paylaşılır ve bu süreçte taraflar birbirini az çok tanımış olurlar. Eğer ayrılıkla sonuçlanmışsa bu ilişki, önceden mutlaka sinyallerini vermiştir. Buna şaşıran taraf bu sinyalleri almamış olan taraftır. Ki bu genellikle erkek olur. Erkek bir kez, kadının kendine ait olduğuna inanıp çantada keklik olarak gördükten sonra bırakır ihtimamı, özeni, sevgi sözlerini. Çünkü kadın onundur artık, nereye gidecektir ki? Bulmuştur işte hayatının adamını, ondan iyisini mi bulacaktır? Kadının ona olan aşkı hiç bitmeyecek sanır, oysa sürdürdüğü rahatlık o aşkın sevgiye dönüşmesine engel olur, dönüştüyse bile yavaş yavaş eritir, sonunda biter bu aşk, haberi olmaz. Kadın gidince de şaşırıp kalır, ne yapmıştır ki o bunu hak edecek?
Kadın sadece sevilmek ve ilgilenilmek ister, sevgidir onu iten, hayata bağlayan güç. Ne mücevher ne para, sadece sevgi ve ilgi.
Ben de genelleme yapmak istemiyorum, anlattığım kadın türü normal düşünen, sağlıklı beyin yapısına sahip, kendiyle barışık kadındır. İstisnalar konumun dışındadır. Zira, şimdiki neslin bazı genç kız ve kadınları farklı düşünüp farklı beklentiler taşıyor. Fiziksel özellikler beyinsel özelliklerinden öne geçiyor, dahası para ve statü hepsinden de öne geçebiliyor. Erkeği kaybetmemek için çılgın gibi sevdiğini de, onsuz yapamayacağını da rahatlıkla söyleyebiliyor. Ama bu önem verdiği özelliklerden birinin kaybolma ihtimalinde bile çılgın sevgisini (!) çöpe atabiliyor. Nasıl sevgiyse artık... Beklentim kadar varsın, olmadı yoksun durumu yani.
Gerçek sevgiyle dolu kalp her sıkıntıya, her güçlüğe göğüs gerer. Bırak ufak olayları en büyük darbelerde bile sarsılsa da ayakta kalır. Onun parasını pulunu, statüsünü, yakışıklılığını değil de özünü sevmişsen eğer kolay kolay bitmez. Karşılık görmesen de, seni terk edip gitmiş olsa da nefret etmezsin ondan, düşünmezsin intikam almayı, seviyorsan bırakırsın, mutlu olsun istersin.
Kadınlar şeytan değildir efendim, onları şeytanlık yapmaya meylettiren, erkeklerin davranışlarıdır.
Çünkü çoğu kadın da der ki: "Erkekler güvenilmezdir."
Bu sözü de onlara, güvenilmez davranışlar sergileyen erkekler söyletmiştir.
(Yine istisnalar hariçtir.)

8 Aralık 2012 Cumartesi

SEZEN AKSU - YETER


BIRAK O SEVGİSİZLİĞİNDE KENDİ TÜKENSİN

KIZ ÇOCUKLARINDA BABA SEVGİSİ EKSİKLİĞİ

Baba sevgisi ve ilgisi bir çocuk için anne sevgisi kadar önemlidir. Özellikle kız çocuklarında.
Eskiden baba sevgisinin önemi üzerinde pek durulmuyordu, şimdi eni konu bilimsel araştırmalar yapılıyor, sonuçlar çıkarılıyor. Bir dönem gittiğim psikoloğumla da konuşmuştuk bunu.
Bugün İnayet hocam geldi ziyarete, her zaman olduğu gibi uzmanlık alanı olan psikoloji hakkında sohbet ettik. "Her insanın sevgiye ve ilgiye ihtiyacı vardır" dedi. Kendinden örnekler verdi, orta okuldan itibaren yatılı okullarda okuduğu, her duruma uyum sağlayabildiği, yalnızlığa çok alışık olduğu halde kendisinin bile zaman zaman sevgi ve ilgi açlığı hisettiğini söyledi.
"Sevgi motivasyondur, itici güçtür." dedi.
Sonra çocukluktaki bir takım eksikliklerin ileri yaşta, insan üzerindeki etkilerini anlattı. En çok, kadınlardaki baba sevgisi eksikliği üzerinde durdu. İlgimi çeken bir konuydu, çünkü ben de baba sevgisi görmedim. Babam çok iyi bir insandır, bırakın bir fiske vurmayı tek bir azar bile işitmemişimdir ondan. Buna rağmen hem çok sever hem de çekinirdim çocukluk ve genç kızlığımda. Annem otoriterdi, babama bırakmadı hiç bir şeyi, bizim yetiştirilmemiz, eğitimimiz, görgümüz, bilgimiz hep onun istekleri doğrultusunda gerçekleşti. Babamı pasif bıraktı annem, babam da sanırım bunu kabullendi, biraz da kolayına kaçtı işin, sorumluluktan kaçtı. Ama sevgisini gösterebilirdi, sarılıp öpüp okşayabilirdi, yapmadı, yapamadı belki. Yetmişini geçtikten sonra ancak ağzından "Kızım" sözcüğü çıkabildi. Bu sözcüğü her duyuşumda babamın sevgisini, geç kalmışlığını ve belki de pişmanlığını hissediyorum sesinde.
Araştırmalar diyor ki: Baba sevgisi eksik kalmış kız çocukları yetişkin olduklarında endişeli, güvensiz ve üçüncü kişilere karşı saldırgan tutum sergileyebiliyorlar. En önemlisi, hayatlarına soktukları erkekler konusunda çok büyük hatalar yapabiliyor ve ikili ilişkilerde çok ciddi bağlanma sorunları yaşayabiliyorlar.
İnayet hocamı dinlerken de, yazımı yazmadan önce bu konuyla ilgili araştırma yaparken de kendimi düşündüm. Endişe taşıdığım zamanlar oldu, her insan kadar, kendime güvenim de yüksek. Saldırganlık durumuna gelince, sakin yapıma rağmen haksızlık söz konusu olduğunda çileden çıkabiliyorum. Her insan kadar.
Ama erkekler konusunda tam tamına araştırma sonuçlarına uyduğum söylenebilir. Hep yanlış erkekleri seçtiğim doğrudur. Dolayısıyla çok üzüldüm, acı çektim.
Ama bir de şöyle bir şey var; insanlar kendilerinde eksik olan tarafları taşıyan karşı cinsi sokuyorlar hayatlarına. Kendi kötüyse iyi, dağınıksa düzenli, dürüstse yalancı, sakinse şirret birini kolaylıkla hayatlarına buyur edebiliyorlar. Kendi gibi birini istemiyorlar yani.
Bilmiyorum ki,
Bu böyle gelmiş böyle mi gidecek, gitmeyip değişecek mi? Değişebilir mi? Değiştirmek benim gücümü kullanmama mı bağlı?
Bilmiyorum, hayat işte...

6 Aralık 2012 Perşembe

HÜZÜN ONDA DA HÜKMÜNÜ SÜRMEYE BAŞLAMIŞ

Hatice ablaya uğradım bu akşam. Hani kendi yetmişlik, gönlü genç kız bir dostum var ya benim, ondaydım. Kısacık bir uğrama olacaktı benimki, yine yemeğe alıkoydu sağolsun. Yanındaki Türkmenistanlı kızlara çalışma izni başvurusu yapmıştım, üçüncüsünün de bugün onaylandı çok şükür, onun internet çıktsını alıp gittim.
Her zamanki neşeli, cıvıl cıvıl kadın bu akşam dalgın ve durgundu. Onu hiç böyle görmemiştim.
Kocası yaklaşık beş yıldır hasta, önce beyin kanaması geçirdi, sağ tarafı felç oldu, tedaviyle biraz düzeldi, yürür, konuşur, kendi kendine yemek yer hale geldi. Yardımcılar sayesinde çok da iyi bakıldığından uzun süredir sağlıklıydı. Geçen ay birden fenalaştı, komaya girdi, meğer sara krizi geçirmiş.Bu tip hastalarda olurmuş bazen. O günden beri yarı uyanık zihni iyice bulanıklaştı, ne konuşuyor ne yemek yiyebiliyor. Durmadan uyumak istiyor. Eskiden konuşabildiği bir kaç cümleyi şimdi ağzından kerpetenle bile çıkarmak zor. Bazen iyice kopuyor dünyadan, sesleniyorsun duymuyor, on on beş dakika sonra birden dönüyor ve "ne var?" diye bağırıyor.
Hatice abla, gözünün önünde eriyen, adım adım ölüme giden kocasıyla, içinde bir hesaplaşma halinde. Her ne kadar çok uzun yıllar önce kopardıysa da manevi bağlarını, yaşanmışlıklar hatırlanıyor bir bir. İki oğlunun, bir ölmüş kızının babası, ne olursa olsun bir zamanlar güzellikler de yaşadığı adam. Nasıl sağlıklı bir insanken bu kadar zavallı duruma düştüğünü sorguluyor.
Konuşmaya, gülmeye, espri yapmaya çalışıyordu ama, beceremiyordu saklamayı hüznünü. Sorunca döküldü, anlattı bir bir, neredeyse ağlayacaktı. Kaya gibi duran, kuyruğu hep dik tutan, moralini hiç bir şeyin bozmasına izin vermeyen bu kadın şimdi hayatın sonunu sorguluyor ve yıllar sonra ilk kez gözyaşı döktüğünü söylüyor.
Bu arada da o kadar çok işle meşgul ki, sorumlulukları ağır basan ve evin tüm yükü omuzlarında olan biri olduğu için ve de hayata tutunmak istediği için günlük hayatını aksatmadan sürdürüyor. Üç yıl önce kırdığı bacağıyla da derdi bitmedi daha, ona rağmen arabasını bile kullanmaktan çekinmiyor.
Hayat devam ediyor yani.
Bir projemiz vardı onunla; hayatını kitaplaştıracaktık, ilginç bir hayatı var çünkü, Osmanlı binbaşısı dedeyle başlıyor, göçler, konaklar, büyük aileler, zenginlikler, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşamlar, gariban çevreler, elit çevreler, ne ararsan var şeklinde devam ediyor.
Gani beyin durumu kritik sayılır, erteledik şimdilik.

5 Aralık 2012 Çarşamba

SANAL YALAN DÜNYA

Şu sanal dünya gerçekten ilginç ve şaşırtıcı.
Yazılıp çizilenleri okudukça, paylaşımları gördükçe bazen küçük dilimi yutacak gibi oluyorum.
İnsanlar kendilerini nasıl tanıyorlar, daha doğrusu tanıyorlar mı acaba?
Ama ben onları tanıyorum; kimin hizipçi olduğunu, kimin agresif, kimin insan sevgisinden yoksun olduğunu, kimin hangi kayığa binerse onun türküsünü söylediğini, yani yalakalıkta sınır tanımadığını öyle iyi biliyorum ki.
Nasıl oluyor da oluyor bu insanlar kendilerini bambaşka biriymiş gibi tanıtabiliyorlar?
Son yıllarda gerçek dünyada çok fazla böyle insan tanıdım. Çok rahatlar inanılır gibi değil. Senin yanında başka onun yanında başka konuşup işlerini yürütüyorlar.
Hiç bir zaman kendileri olamıyorlar başkalarının yanında.
Birisi hakkında olumsuz düşünüyorsam ve bu düşüncemi yakınımdakiyle paylaşmışsam, onun yanında o 'Birisi'ne şirinlik yapmam mümkün değildir. Neysem oyum, başka türlü davranamam. Ama bunlar çok rahat sergiliyorlar bu davranışları.
Menfaat ilişkileri bunlar tabi, arkasından dünya kadar lâf söyle sonra yüzüne gül. 
İnsanları sevme yeteneği yoktur mesela adamın, agresif ve hizipçidir, fakat internette öyle yazılar yazar ki sanırsın sevgiyi içinde hep yeşil tutan dünya tatlısı bir adam. 
İçinde şeytanlık barındıran, kin, nefret, intikam duygularıyla dolu bir kadın bir bakıyorsun internette bu duyguların ne kadar kötü olduğunu anlatan paylaşımlar yapmış.
O zaman diyorum ki işte, ya bu insanlar kendilerini tanımıyor ya da çok iyi tanıyor, tersi davranışlarla vicdanlarını rahatlatıyorlar. Bir kez bile yüz yüze gelmedikleri sanal arkadaşlarına kendilerini böyle tanıtıyorlar.
Niye insan kendini olduğu gibi göstermeyi istemez ki? Niye ille de (gerçek dünyada) menfaat ilişkileri içinde olmak zorunda hisseder ki kendini? Zor mu gelir dosdoğru yaşamak, dik durmak?
Yalnız kalacağını mı düşünür?
Oysa asıl yalnızlığı böyle büyütür içinde, şimdi kalabalıktır, ama eninde sonunda yalnız kalacaktır.

4 Aralık 2012 Salı

ŞARKI SÖYLEMEK LAZIM..

Nasıl yağmur yağdı bugün. Bir de soğuk, aman Allah'ım. Kış şartları hükmünü sürmeye başladı yani.
Gerçi bana vız gelir soğuk, yağmur, çamur, kar; her şartta dışarıda olabilirim, yeter ki niyet edeyim. Akşam iş çıkışı da niyet ettim yürümeye, ya Allah diyerek şapkasız başım ve atkısız boynumla düştüm evin yoluna. Ağır aksak, kulağımda müzik, o vitrin senin bu vitrin benim derken Üsküdar'ımın en eski kitapçısı, ilk göz ağrım Gençler kitabevine girdim. Yılmaz Karakoyunlu yeni bir roman yazmış mübadeleyle ilgili, çok ilgimi çekti; okumaktan haz aldığım bir yazardır. Fakat kitabı almayı sonraya erteledim, onun yerine uzun zamandır alıp almamak konusunda tereddüte düştüğüm Ayşe Kulin'in 'Bora'nın Kitabı'nı aldım. Ayşe Kulin'i de severim, hemen tüm kitaplarını okumuşumdur, nedense bu kitabında kararsız kalmıştım. Geçenlerde bir blog yazarının kitapla ilgili eleştiri yazısını okuyunca karar verdim almaya. Umarım beğenirim, zaten beğensem de beğenmesem de düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.
Ağır ağır yürürken tiyatroya da bir bakayım dedim, sadece camdaki afişlerle yetindim, salı günü oyun olmadığı için gişe kapanış saatini geçirmişim, dolayısıyla içeri giremedim. Ama ayın on beşine biletim var, İsanbul Hatırası'na gidiyorum, çok sevdiğim Toron Karacaoğlu başrolde. Onun müthiş oyunculuğunu seyredip, davudi sesini tekrar duymak için sabırsızlanıyorum.
Sonra birden canım tatlı bir şey istedi, hemen karşıma çıkan ilk bakkala girdim ve çikolatalı gofret aldım. Açtım, yiye yiye devam ettim yürüyüşe.
Düşündüm...
Bu hayat bana daha neler gösterecek, neler öğretecek, hangi dersleri aldıracak diye. Aslında en güzel günlerimi yaşadığımı da düşündüm, tüm şikayetlerime rağmen. Eğer şikayet ettiğim, üzüntü duyduğum bu durumlar olmasaydı gerçekleri nasıl görecektim, hayat dersimi nasıl alacaktım? Mutlu olmam gerekirdi bu durumda.
Kulağımda Sezen Aksu bas bas bağırıyordu, "Hayat zorlaşınca, çıkmaz sokaklarda soluksuz kalınca... Şarkı söylemek lâzım avaz avaz" diye. Ne kadar ihtiyacım var avaz avaz şarkı söylemeye, onun farkına vardım. Çıkmaz sokaklarda değil de bağırıp şarkı söyleyerek soluksuz kalmak istediğimi fark ettim.

2 Aralık 2012 Pazar

GÜNLÜKLERİMİ OKUDUM

İşyerimde tadilat var. Duvar kırılmasından boya badanaya, perdeye parkeye kadar.
Eşyalarımı toparladım bugün. Toparlarken bazı şeyleri eve götürmem gerekti, günlüklerim de buna dahil.
Ustalar bugünkü işlerini bitirdikten sonra eve döndüm. Döner dönmez kendime bir kahve yapıp oturdum bir kaç defter tutan günlüklerimi okumaya.
İki defter gün takip ederek yazıldı, birini kendim almıştım yıllar önce, diğerini ise arkadaşım hediye etmişti.
Öteki defterler ise bildiğiniz okul defteri ve bunlardaki yazılar günlüklerimin elimin altında olmadığı zamanlarda yazdıklarım. Önce bunlardan başladım, sonra hemen hepsini gözden geçirdim.
Çok ilginç biliyor musunuz günlük okumak. Basbayağı geçmişe gidiyor, unuttuğunuz ne varsa bir bir hatırlıyorsunuz.
Yıllar yılı bir dolu şey yaşamışım, bir sürü olay geçmiş başımdan. Okudukça kâh güldüm, kâh daraldım. Ama en çok şaşırdım. Çünkü gördüm ki, ben hiç değişmemişim. Hiç ama hiç.
Yaşım ha yirmi beş ha kırk altı, hiç bir şey fark etmemiş. Elbette yaş aldıkça dünyaya ve insanlara bakış açım değişmiş, ama karakter özelliklerim hiç değişmemiş. Çünkü bakıyorum da o zaman da aynı şeylere üzülüyor aynı şeylere seviniyormuşum. Küçük şeylerden mutlu oluyor, yine küçücük, incir çekirdeğini doldurmayan şeylerden mutsuz oluyormuşum. Gerçi çabucak geçiyormuş mutsuzluğum, buluyormuşum ufacık da olsa mutlu olacak bir şey. Şimdilerde bunu kolay beceremesem de...
Papatya falı gibi benim günlükler. Çok güldüm çok. Yalnızca tarihler değişmiş sanki, duygu ve düşüncelerimin altına on sene sonrasının tarihini de atabilirim yani, fark eden bir şey olmaz.
İyi oldu bu, tadilat işi yani; günlük okumak pazar günümü şenlendirdi. Şarkılar, türküler, danslarla geçirdim akşam üzerimi.