30 Ocak 2013 Çarşamba

YEŞİLÇAM'IN SAF KADINI

Eski Türk filmlerini hepimiz seyretmişizdir. Kimimiz aynı filmi defalarca hatta. Yeşilçam sinemasından söz ediyorum.
Bir çoğu, hırs ve entrika çevresinde döner. 
Bir kadın bir adamı sevmiştir mesela, çok sevmiştir ve hayatını adamıştır. Her şey güzel giderken bir takım olaylar olur, bir takım insanlar girer araya. 
Kadınla adamın arası açılır. Adam, araya giren insanların yalan ve iftiralı sözlerine itibar edip kadını aşağılar, hiç bir söylediğine inanmaz. Sanır ki kadın onu gerçekten aldatmıştır yahut aleyhine çalışıp yalan söylemiştir.
Yıkılan kadın ne dese boştur, sabırla adamın kendisine inanacağı günün gelmesini beklemekten başka çaresi kalmamıştır. Fakat aradaki insanlar öyle hırslıdır ve öyle entrika doludur ki kadın ne kadar bulaşmak istemese de üstüne üstüne gelirler. Durup dururken iftira atarlar, belaya bulaştırırlar. Adamın kadını kötü görmesi ve terk etmesi için ellerinden gelen en büyük oyunları oynarlar. 
Ortada şaşkın kalakalan kadın ne yapacağını şaşırır, Allah'a sığınıp dua etmekten başka bir şey yapamaz. Bu kötü insanların cezasını Allah'ın vermesini diler. 
Allah da onun dualarını kabul eder ve kötülerin yaptıkları bir bir ortaya çıkar, kadın aklanır.
Evet böyle olur, bu filmlerin sonu mutlaka iyi biter.
Fakat gerçek hayatta böyle olmuyor. 
Maalesef filmin sonu kötü bitiyor.

29 Ocak 2013 Salı

FERDİ ÖZBEĞEN

Ferdi Özbeğen'in ölüm haberini, hep takip ettiğim gazetelerden değil de Malatya'daki eski blog arkadaşımın, Facebook'a yazdığı mesajdan öğrendim. Canım Burak, sevdiğimi biliyordu Ferdi Özbeğen'i, başsağlığı dilemiş.
2013 Ocak ayı kayıplarla dolu bir ay oldu. Peş peşe ne kadar çok insanı kaybettik. Her biri kendi alanında değerli, her biri birilerinin hayatında önemliydi.
Ferdi Özbeğen benim için hem değerli hem önemliydi. Gençliğime ait hatıramdı. Onu dinlemek iyi gelirdi bana. Son olarak bir kaç yıl önce eski şarkılarını topladığı bir albümünü almıştım. Hâlâ arada kendimi iyi hissetmek için dinlediğim albümdür.

'Çalsın Sevdiğimiz Şarkılar'
'Kandil'
'Sen Bir Yana Ben Bir Yana'
'Belki Bir Gün'
'Dilektaşı'
'Şiir Gibi'
'Rabbena'

Onun o duygulu kadife sesinden bu şarkıları dinleyince genç kızlığıma gider, hayata sanki oradan yeniden başlar gibi olurdum.
Bir iki yıl önce Twitter hesabım olunca takip etmeye başladım Ferdi Özbeğen'i. Asıl o zaman anladım ki, sesini, şarkılarını beğendiğim adamın gönlü de güzelmiş. Duyarlı, kibar, efendi...
Bir şeye çok üzülmüştüm, 5 mayıs 2012 tarihinde yazdığı iki twitte şöyle diyordu:

"Dost bildiklerinize sakın hastayım ve de param azaldı demeyin, KAYBOLURLAR ANINDA" "BİRİNDEN KURTULMAK İÇİN BORÇ İSTEYİN, BİR DAHA GÖRMEZSİNİZ"

Gerçekten maddi olarak zor durumdaydı demek ki ve borç istemek zorunda kalmıştı. Ve borç isteyen her İNSAN'ın başına geleni o da yaşamıştı.

Allah rahmet eylesin.

28 Ocak 2013 Pazartesi

KÜÇÜK MUTLULUKLAR

Küçük mutluluklar çok önemli insanın hayatında.
En azından benim hayatımda.
En kötü geçen bir günün sonunda bile küçücük bir şey bütün sıkıntımı unutturabiliyor. Gerçi bugün en kötü geçen günlerimden biri değildi, ama akşam yaşadığım mutluluk daha bir keyifli yaptı beni.
Annemle babam geldi bu akşam. Yemekti, çaydı, sohbetti derken gitme vakitleri yaklaştığında babam, banyodaki damlayan lavabo musluğunu tamir etmek istedi. Açtık takım çantasını, arayıp bulduk alet edevatı, sonra babamı banyoda muslukla başbaşa bıraktım. Kısa süre sonra gelip yakın gözlüğünün olmadığını, vidayı göremediğini söyleyince gittim yanına, ona yakın gözlüğü oldum, vidayı çıkarttım. Baktım hoşuma gitti, gerisini de birlikte yapmayı teklif ettim. Babam tarif etti ben yaptım, anahtarla musluk mekanizmasını çıkarttım, eski contayı çıkarttım yenisini taktım. Baktık yeterli gelmedi, ek yapmak gerekti, eski yıpranmış contayı bıçakla kesip incelterek ek yaptık. Bu sefer fazla geldi, iplikimsi bir malzeme vardı onu sardık bu kez oldu. Musluk artık damlatmıyordu.
Bu küçük tamir işi beni müthiş mutlu etti. En başta, bir iş öğrendim. Yeni bir şey öğrenmek her zaman hoşuma gider. Sonra, babamla yıllar sonra birlikte bir şey yaptık, bunun mutluluğunun tarifi yok benim için. Çocukken birlikte çok şey paylaştık, çok iş yaptık, ama yıllardır böyle bir paylaşım içinde olamamıştık.
Bugünün ikinci küçük mutluluğu ise üzücü bir olay vesilesiyle de olsa epeydir çok istediğim bir telefon görüşmesini gerçekleştirmemdi.
Blog arkadaşım, dostum Müjde'nin kedisi Bücürük 5.kattan düşmüş. Yine blog arkadaşım olan Hanife'den öğrendim, nasıl ulaşabileceğimizi soruyordu. Hemen bir yazısına yorum yapıp birbirimizin telefon numaralarını almamız gerektiğini yazdım. Sağolsun, facebook sayfasını artık kapattığı halde benim için açtı ve mesajla numarasını bildirdi. Hemen aradım, sesini duydum hep yazıştığım, fikir paylaştığım arkadaşımın. Ne kadar yumuşak bir sesi vardı, yazılarındaki o sert, haksızlığa karşı çıkan, isyankar kadının o yumuşak, o sıcacık sesi karşısında hem şaşırdım hem mutlu oldum. O da çok memnun oldu, bundan sonra sık sık görüşeceğimizden eminim.
Umarım kedisi, daha doğrusu evladı Bücürük kısa zamanda eski haline döner, dua ettim onun için. Onun her şeyi çünkü Bücürük.
Böyle işte...
Küçük mutluluklar her şeye bedel. Küçük küçük birleşip asıl mutluluğu yaratıyorlar ve ben epeydir çok mutluyum. Bazı şeyleri dert etmenin ne kadar gereksiz olduğunu anladığımdan beri ne uykum kaçıyor ne bir yerim ağrıyor. İyiyim yani...
Esen kalın.

27 Ocak 2013 Pazar

DONDURUCU SOĞUKTA SULTANAHMET GEZİSİ


Cumartesi akşamı hasta halimle evde yatarken, yiyip içip biraz kendime gelir gibi olunca hemen şeytan dürttü. Ne zamandır Sultanahmet'e gitmemiştim, canım fena halde çekti, arkadaşıma söyleyip ikna ettim. Ne zamandır böyle programsız, ani geziler de yapmamıştık. Spontane mi diyorlar nedir Türkçe'sini bilmiyorum, hoşuma gidiyor böylesi.

Sabahın köründe hareket edip Üsküdar'dan 8:40 vapuruna bindik. Kahvaltımızı etmemiştik, birer simit ve çay harika geldi. Şansımıza yeni büyük vapurlardandı, pencereleri geniş, İstanbul'un doyumsuz manzarasını ferah ferah seyretmeye olanak veriyor.
Vapurdan inince tramvayla Sultanahmet'e attık kendimizi. Kafamızdaki yerimiz belliydi, Çemberlitaş'taki Türbeler Müzesi bahçesindeki kafeterya. Seviyoruz burayı, açık mezarlık müzesi burası. Bahçede Osmanlı'nın son paşalarının, sultanlarının, Ziya Gökalp'in, gazeteci Hasan Tahsin'in, Şehy Bedrettin'in (bu biraz şüpheli) mezarları var. Bahçenin sonunda da azametli büyüklükte II.Mahmut türbesi var.
Biz kafeteryaya girdik, sabah sabah daha kimse gelmemiş, yazın açık olan, kışın ise kalın naylonlarla kapalı dış bölümün ısıtıcılarını bile yakmamışlar henüz. Bizim için hemen yakıldı o ısıtıcılar. Ama bizim ayağımız uğurludur, peşimizden insan sürüdük, boşuna yakmamış oldular yani.

Çay, kahve derken bir saati bulmuşuz. II.Mahmut Türbesi'ni de gezdik, II.Mahmut için yapılan bu türbeye sonradan Abdülaziz ve II.Abdülhamid de gömülmüş. Eşleri, kızları, damatları falan derken bayağı kalabalıklaşmış.

"Hadi" dedim, "Yahya Kemal Müzesi olacaktı bu cadde üzerinde, görelim." Çıktık, fakat hava yola çıktığımızdaki gibi değil, buz gibi, bir rüzgar esiyor sanki içimizi delip geçiyor. Kolkola girip birbirimize dayanarak sol kaldırımdan Beyazıt'a doğru bir yandan yürüyor bir yandan müzeyi arıyoruz. Kaldırılmış mı derken bulduk sonunda, fakat kapalıydı o satte pazar günü, kısmet değilmiş. Ben daha önce görmüştüm zaten, arkadaşım görsün istedim.
Beyazıt'a ulaştığımızda dolaşılacak gibi değildi artık. Parmaklarımın ucu dondu soğuktan. Bugünlük bu kadarın yeteceğine karar verip bindik tramvaya doğru Eminönü iskeleye.
Vapurun kalkış saati 11:20, kalkmasına 15 dakika var, donmuşuz soğuktan, ne içebiliriz? Elbette sıcacık nefis bir salep. Eski salepler gibi değil şimdi, özel bir markanın salebini getirtip satıyorlar, tadı da farklı oluyor tabi. Büfenin yanındaki masada, radyatör kenarında keyifle salebimizi içince içimiz de, ellerimiz de ısındı, güzel bir oh çektik.

Soğuğa rağmen memnunduk, bazılarının belki yatağından yeni kalktığı saatte biz dönüş yolunu tutmuştuk.
Sabah erken saatte, hele de pazar günleri yolların, caddelerin tenhalığında gezmek çok keyifli oluyor.

26 Ocak 2013 Cumartesi

AŞK TESADÜFLERİ SEVER


Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği Aşk Tesadüfleri Sever filmini sinemalarda izleyememiştim. Pek büyük bir istek de duymamıştım gerçi. Mehmet Günsür'ü çok beğenirim aslında; hem oyunculuğunu hem yüzünü. Eh, Belçim Bilgin de fena değil. Fakat tesadüf denen şey yok mu işte, bu kısmı beni pek çekmemişti. Aşk ve tesadüf! "Kim bilir nasıl saçma sapan tesadüflerle örülü bir aşk hikâyesi çıkartmışlardır ortaya" deyip istememiştim gitmek.
Arkadaşım söyledi bu akşam televizyonda oynadığını. Daha önce izlemiş ve beğenmiş. İş değişti tabi; arkadaşımın zevkine her zaman güvendiğimden izlemeye karar verdim. Hafiften de hastayım, boğazımda sinsi bir ağrı sızı, kuru öksürük de var. Bu durumda en iyi şey beğeneceğini umduğun filmi izlemektir tabi. Bir de makarna yaptım hemen alelacele, bol peynirli, hem yedim hem izledim. Değmesinler keyfime durumunda ağzım açık, mutlu mesut sonuna kadar heyecanla.
Mutlu mesut olacak bir durum yoktu aslında, filmin acıklı biteceği belliydi. Ama benim o burun kıvırdığım saçma tesadüfler öyle işlenmiş ki, öyle güzel harmanlanmış ki geçmişle geleceğin arasında, hayran oldum. Bazı bölümler ise adeta masal gibiydi ve ben bu masalı çok sevdim.
Filmi anlatmayacağım, gerek yok. İzleyen izlemiştir, izlemeyen de merak ediyorsa izler. Sadece şu cümleyi kurayım yeter film hakkında:

İki gencin daha doğdukları gün ve saatten başlayan hayatlarındaki kesişme devam ede ede 25 yıl sonra onları bir araya getirir ve macera başlar.

Uzun zamandır televizyonda keyifle film izlemediğimdendir mutlu mesut oluşum.
Artık AŞK diye bir şeyin kalmadığını bildiğim halde masalını izlemenin meğer insanı mutlu mesut edebildiğini gördüğümdendir.
Bir de, filmde bol bol Anara görüntüleri vardı ve ben Ankara'yı meğer ne çok özlemişim.
Sonunda göz yaşlarım süzülse de yanaklarımdan, hâlâ mutlu mesuttum ben.

Belki kimsenin almadığı mesajı da aldığımı sanıyorum. Belki hiç alâkası bile yok filmle, ama ben bu mesajı aldım.

'Özgürlüğüme sahip çıkmam gerek.'


25 Ocak 2013 Cuma

CELAL İLE CEREN


Ne büyük aptallık yaptım bu akşam.
Biraz gülerim, neşelenirim, keyfim yerine gelir belki diyerek bir komedi filmine gitmek istedim. Oğlum, Cem Yılmaz'ın gösterisinin filmine gitmek istediği halde ben Celal ile Ceren filminde ısrar ettim. Şahan Gökbakar'ı seviyor muyum, hayır nefret ediyorum. Sadece, Ezgi Mola var, belki iyidir diye tercih ettim. Bir de son gittiğim sinemada tanıtımını izlemiştim, fena gelmemişti.
İlk bölümün bitimine zor dayandık. Ara verilince "Hadi oğlum" dedim, "Kalk gidyoruz." Oğlum şaşırdı, "Ama para verdik anne" deyince güldüm. Haklı çocuk, benim para verdiğim bir şeyi hakkını vermeden bırakmadığımı bilir. "Paramızla sıkıntı çekeceğimize, dolaşıp keyfimize bakalım" dedim ve çıktık.
Filme gelen insanlar bizim gibi düşünmüyordu elbet, gülmeye hazır gelmişler, daha espri tamamlanmadan kahkahayı patlatıyorlardı. Ben de onlara dönüp garip garip bakıyordum.
Son derece alt kültüre yönelik, üstelik düzeysiz esprilere bu kadar gülebilen insan topluluğuna şöyle bir baktım ışıklar yanınca. Hayır, baktığında gayet düzgün görünüyorlar, belli seviyeyi aşmış insanlar gibi. Fakat işte öyle değil, göründüğü gibi değil. "Bu insanlar hiç mi kaliteli komedi izlememiş?" diyesi geliyor insanın.
Süresi de uzun üstelik, gereksiz uzun hem de. Yarı yarıya kısaltılabilirmiş aslında.
Gerçekten aptallıktı yaptığım, bir daha mı aman aman.
Sonrası harikaydı, oğlumla ayrı ayrı mağazalarda gezinip sonra birlikte market alışverişi yapıp eve döndük. Vallahi dünya varmış.

24 Ocak 2013 Perşembe

HERKES İÇİN OSMANLI TARİHİ


İnkılâp Yayınevi bir kitap çıkartmış 'HERKES İÇİN OSMANLI TARİHİ' Yazarı Oğuz Aytepe.
İşten eve gelip kitabı masanın üzerinde görünce şaşırdım. Hiç kitap meraklısı olmaya oğlumun aldığını öğrenince ise daha çok şaşırdım.
Bir kitap ve müzik markette dolaşırken ilgisini çekmiş, öyle söyledi.
Hemen göz gezdirdim; ince sayılabilecek bir kitap. Türkler'in Anadolu'ya gelişinden başlamış, son Osmanlı padişahı Vahddettin'de bitirmiş.
Merakla sayfaları çevirdim, hakkında fazla bilgim olan padişahların anlatıldığı bölümlerde özellikle oyalandım.
Liselerde okutulan tarih kitabının küçük bir özeti olmaktan öte gitmemiş. Kuru bir anlatımı var. Genellikle savaş ve fetihlere yer vermiş. 
Kuruluş ve Yükseliş, Duraklama ve Gerileme, Çöküş Dönemi diye üçe ayırdığı bölümlerin sonunda, toplumsal düzen, devlet yönetimi, ülke yönetimi, toprak yönetimi, maliye, ekonomi, ordu ve donanma, hukuk, eğitim ve öğretim, bilim ve kültür gibi konularda bilgiler de vermiş. Fena değil, fakat yeterli de değil.
Çok popüler olduğu için bunu örnek vereceğim, Kanuni dönemi mesela, ne şehzade Mustafa'nın ne Pargalı İbrahim'in ne de Hürrem'in adı geçiyor.
Belli ki gençler için kısaltılarak yazılmış, tarihi sevdirmek amacı taşıyan bir kitap.
Oğlum da almış ve gelir gelmez elli sayfa okumuşsa amacına ulaşmış demektir. Benim kişisel görüşümün pek bir önemi yok bu durumda.

UMARSIZ İNSAN SÜRÜSÜ

Bazı insanlar yaptıklarının başkaları tarafından fark edilmediğini sanıyor galiba.
Yahut fark edildiğini anlıyor da işi yüzsüzlüğe verip geçiştirmek istiyor. İnsan bile bile karşısındakinin aleyhine bir davranışta bulunup, bunun da fark edildiğini anladığı halde nasıl böyle yüzsüzce davranabilir?
İnanın anlamıyorum. Hele, Allah kitap deyip bir de namaz kılmıyorlar mı aklım almıyor.
Ben ne Allah'a inanmayanlar gördüm, bir gram kul hakkı almayan, doğrudan, dürüstlükten ayrılmayan.
Bence iş Allah'a inanıp inanmamakta değil galiba. Kendini karşındakinin yerine koyabilmeyi öğrenmekte. Kendine yapılsaydı böyle bir aleyhte davranış hoşuna gider miydi? Çok canın yanmaz mıydı? Hoşuna gitmiyor ve canın yanıyorsa eğer başkalarına da yapmaman gerekir. Bence bu da ailede öğrenilir. Aile doğruluk ve dürüstlük gibi değerleri hem öğretir hem de örnek olursa çocuğuna, o çocuk hayatının sonuna kadar yapmaz böyle bir şey. Gelişmiş olan vicdan duygusu buna asla izin vermez.
Şimdilerde ne öğreniyor çocuklar? Para! Paranın ne kadar önemli olduğunu ve elde etmek için her şeyin mübah sayıldığını.
Vicdan muhasebesi yapmak bir avuç insan için geçerli galiba artık. Kimsenin hiç bir şey umurunda değil. 
Bu konuda kendi çocuğumu kendi değerlerimle yetiştirebilmek dışında elimden hiç bir şey gelmiyor malesef. Ve malesef o da, bu umarsız insan sürüsünün içinde hayatını düzgün olarak sürdürmeye çalışırken zorlanacak.

22 Ocak 2013 Salı

SESSİZGEMİ - HÜMEYRA



ARTIK DEMİR ALMAK GÜNÜ GELMİŞSE ZAMANDAN

MEÇHULE GİDEN BİR GEMİ KALKAR BU LİMANDAN

21 Ocak 2013 Pazartesi

EYVALLAH

Her şey nasıl da bir bir yok oluyor
Hiç bitmez sandığın şeyler
Nasıl da bitiveriyor
Oysa en başında ne de güzeldir
Hatta bitmeye yakın da güzeldir
Yahut senin yanılsamandır
Bir gün gelir, anlayamadan,
Bakarsın ki gelmiştir gitme zamanı
İstemesen de artık vakit tamamdır
Zaten 'dur' diyecek de yoktur
'Eyvallah'
Dersin, çekip gidersin.

N.D.



20 Ocak 2013 Pazar

BİR DOST SESİ

Sabah geç kalktım.
Gece geç vakitlere kadar Tarihin Arka Odası programını seyredince kalkmam zor oldu. Son günlerin moda konusu Pargalı anlatılıyordu programda. Uzun zamandır izlemiyordum, fakat tonton teyze Dr. Nurhan Atasoy'u görünce ekranda dikkat kesildim. Sanat tarihçisi Nurhan hanımı daha önce bir hafta sonu sabah programında tanımış ve hayran olmuştum. Kaptırdım gittim yani.
Kalkıp kahvaltımı ettikten sonra da bir miskinlik çöktü üzerime, battaniyemi alıp koltuğa uzandım, film izliyordum ki müşterim aradı. Dün gelecekti, bugün olabilir mi diye sorunca bir anda miskinlik falan kalmadı, fırladım, giyinip çıkıp gittim işyerime.
Oh, ne iyi geldi anlatamam. Çalışmak daima iyi gelir bana zaten. Bir sürü iş hallettiğim gibi çoktandır duymadığım bir dost sesi duydum. Güler yüzlü, dürüst, insan gibi insan meslektaş dostumun sesini. Bu, beni daha da kamçıladı, keyfime keyif kattı.
Akşam eve gelince yapmaya üşendiğim şeyleri de bir bir yapma gücü verdi.
Şimdi yarın daha büyük motivasyonla işe gideceğimden eminim.
İnsanın karşısına ara sıra arızalı kişiler çıksa da ümitsizliğe gerek yok. Gerçekten dost olduğuna inandığın kişinin bir merhabası yetiyor hayatın güzel ve yaşanmaya değer olduğunu tekrar hatırlamaya.

19 Ocak 2013 Cumartesi

AYYAŞ SELİM


Kanuni'nin kendisinden sonra tahta geçen şehzadesi II.Selim'in ölümü hakkında bildiğim şuydu:
İçkiye çok düşkün olan ve sarhoş Selim diye bilinen padişah, yine böyle sarhoş bir halde saray hamamında bir cariyeyi kovalarken ayağı kaydı ve düştü, bir kaç gün sonra da geçirdiği beyin sarsıntısından öldü.
Oysa Reşad Ekrem Koçu böyle yazmıyor.

Kulak verelim.
"Sarı değil kumraldı, sarhoş değil ayyaştı. Babasının dördüncü saltanat yılında doğmuştu, tahta oturduğunda kırk iki yaşındaydı. Orta boylu, gri elâ gözlü, vücut yapısı iri kemikli, pazulu, pençeli adamdı. ... değme pehlivanlar çektiği yayı çekemezdi. Veçhen güzel adamdı.
"Gece gündüz içti. Hazinesinden altın ve mücevher taşan bir imparatorun o zevk meclisleri zamanımızın muhayyel sınırları ötesinde, bir peri masalı hayatıdır.
"Kimin, hangi hadisenin tesiri altında kaldı bilinmiyor, 1574 yılında (öldüğü yıl) birden içkiye tövbe etti. Bünyesi alkolikti, sağlığına şiddetli etki yaptı. Hekimler vücudunun alışkın olduğu şaraba muhtaç olduğunu söylemelerine rağmen yeminini bozmadı. O sırada sarayda Mimar Sinan'a muhteşem bir hamam yaptırıyordu, yapıyı görmeye gitti, başı dönerek mermer üzerine düştü, vücudu ağır hırpalandı, bir kaç gün sonra da öldü.
"Hamama yıkanmak için gitiğinde düştüğünü rivayet ederler, hatta bu kazanın hamamda sazlı köçekli bir alem sırasında olduğunu yakıştıranlar da vardır."

Demek ki alkol ve cariyeden değil, bilakis alkolsüzlükten başı dönüp düşmüş II.Selim.

Ben daha önceki bilgimi nereden nasıl edinmişim hatırlamıyorum, ilginç ve magazinsel geldiği için inanmak daha kolay gelmiş sanırım.
Amma, Reşad Ekrem Koçu söylüyorsa doğrudur. Hayatını İstanbul ve Osmanlı tarihine adamış bir tarihçi o. Detaylara önem veren, kılı kırk yaran, bu nedenle başladığı İstanbul Ansikopedisi'ni detaylara fazla yer verdiği için G harfine kadar getirip bitiremeden ölmüş bir tarihçidir.
Hayatını okudum, hüzünlüydü; yalnız ve melankolik bir adam...
Neyse,
II.Selim İstanbul'da ölen ilk padişahmış, tahtta ancak sekiz yıl kalabilmiş.
Arkasında bıraktığı altı şehzadeden en büyüğü Murad tahta çıkmış ondan sonra.
Bu Murad ki, III.Murad diye bilinir. 135 çocuğu olan en uçkuruna düşkün padişahtır.

18 Ocak 2013 Cuma

HÜRREM SULTAN


Bir kaç gündür Hürrem Sultan adında bir kitap okuyorum.
Yazarı Nazım tektaş. Aslında şairmiş. Kendi kendini yetiştirmiş tarih alanında. Bu alanda bir çok kitabı olduğunu gördüm internette araştırma yaparken.
Bu kitabı ben arkadaşımın doğum günü için hediye olarak almıştım. Okuyup bitirince benim seveceğimi düşünüp verdi. Sevmek ne kelime, hayran oldum. Zaten Osmanlı tarihine olan ilgim bilinir. Özellikle gerileme dönemi tarihine.
Kitap Hürrem Sultan'ı anlatıyor, ama ne bir roman ne de araştırma. İkisini harmanlamış yazar ve kolay okunur, zevk verir bir kitap haline getirmiş. Henüz bitirmedim, yarısından fazlasını geçtim, ama yazmak istedim. Her gün yeni şeyler öğreniyor ve üzerinde düşünüyorum. Dedikodudan çok uzak, bilimsel araştırmanın sıkıcılığı da yok, olayları nesnel bir bakış açısıyla anlatmaya çalışmış ve bence başarılı da olmuş.
Tarihi olayları zamanın şartlarına göre değerlendirerek geniş bakış açısı sergiliyor.
Tesadüfen dün okuduğum bölümde Pargalı öldürülüyordu. Bir akşam önce de dizide öldürülmüştü. Peşpeşe aynı olayı önce izleyip sonra okumak ilginçti.
Hürrem ve Pargalı arasındaki kıyasıya rekabeti bir kez de Nazım Tektaş'ın dilinden okudum. Fakat bu olayda Hürremin parmağı olma olasılığından çok Kanuni'nin, çok sevdiği ve güvendiği dostuna olan inancının ve güveninin kaybolması olasılığının daha yüksek olduğu gösteriliyor.
Kitapta Hürrem Sultan anlatırken bir yandan da Kanuni anlatılıyor eni konu. Onu da karakter olarak az çok tanımamıza yardım ediliyor.
Hürrem Sulatn için "Bencil bir zekaya sahipti" demiş yazar. Hürrem Sulatn oğullarını ve kızlarını bile kendi saltanatının garantisi için rahatça kullanmaktan çekinmiyor. Kızını evlendirirken yaşlı, çirkin, sevimsiz ve huysuz Rüstem Paşa'yı seçiyor, çünkü bu kendisine sadık paşanın kanalı ile elde etmek istediği bir çok şeyi elde edecek. Oğullarına seçtiği cariyelerin ise asla kendisi gibi zeki ve hırslı olmamasına dikkat ediyor. İleride kendisine rakip olmasın diye.
Ne büyük bir hırs bu.
Dünya kadar servetin var, Kanuni gibi bir cihan padişahının başkadınısın, en sevdiğisin. Yediğin önünde yemediğin ardında. Peki neden bunlar yetmiyor? Neden tüm insanlara hükmetmek gibi bir güçlü istek barındırıyorsun içinde?
Nazım Tektaş, Hürrem'e zaman zaman hak da veriyor. Onu o çağda, Osmanlı hareminde bir anne olarak düşündüğümüzde bir açıdan haklı elbet. Kanun var devlette, kardeş katli fermanı var. Kendi çocukları geçemezse tahta ölecekleri düpedüz gerçek. Bu yüzden yapmadığını bırakmıyor.
Hayatını, yaşlılığında yaşamak istediği şatafatlı saltanatın temini için çeşitli entrikalarla harcayan Hürrem, ne yazık ki Kanuni'den önce ölüyor ve oğlunun tahta çıkışını göremiyor.
Bence hüzünlü bir son.

17 Ocak 2013 Perşembe

UZAKLARA, ÇOK UZAKLARA...

Ablamın bir arkadaşının kızının havaalanında çekilmiş bir fotoğrafını gördüm bu akşam.
Fransa'da, babasının yanında yaşıyor kız. 
O anda birden nasıl da orada olmak istedim. Hep, gitmeyi en çok istediğim yer olan Paris'te.
Hep, görmeyi en çok istediğim Şanzelize'de. Caddeye atılmış masalarında tek başıma, elimde kitap yahut gazete ile koyu kahvemi içmeyi nasıl istedim.
O kadar uygun ruh hali içimdeyim ki bu sıralar kaçmaya. Uzaklara, çok uzaklara...
Tüm sorumluluklarımdan, tüm sorunlarımdan uzak, bir kuş gibi özgür ve tek başıma.
Yenilenmek istiyorum, arınmak tüm hatalarımdan, kurtulmak tüm azaplarımdan, bitirmek ödenecek tüm bedelleri.
İstiyorum.
Mümkün olabilseydi...
Olabilseydi, hiç durmazdım, bir an bile.
Hayatımdaki tüm yanlışları kaçarak unutabilmek mümkün olabilseydi...
İnsan nereye giderse sırtında bir kambur gibi yaşanmışlıklarını da götürüyor malesef.
Önemli olan gitmeden o kamburu atabilmek. O zaman, yaşadığın yerde de arınabilir, yenilenebilirsin.
Yine de güzeldir be gitmek. Kısa süre bile olsa başka bir alemde nefes almak. Varsın gitsin kambur seninle; nasıl olsa ufacık da olsa bir zaman unutmak yeter.
Yorulmuşum galiba, bezmişim artık.
Yoksa kurar mıydım gecenin bu saatinde kaçmalı gitmeli cümleler?
Sabah ola hayrola...

15 Ocak 2013 Salı

İSTİFHAM

Anlamıyorum,
Hâlâ anlamıyorum.
Çözemiyorum.

Nasıl olur ki?

Olur mu ki?

Değer mi ki?

N.D.




ÇOK GEÇ KALINMIŞ OLABİLİR

Gündüz zorunlu bir hastane ziyaretim oldu bugün.
Zorunlu derken, çok gönüllü ancak utançtan zorunlu diyebilirim.
Benim yaşlı bir komşu teyzem vardı, teyzeden çok anne gibi olmuştu artık. Oğlum ilkokula yeni başladığında iki yıl boyunca akşam servisten onu alıp evinde misafir etmişti ben işten gelinceye kadar. Bende çok hakkı vardır bu bakımdan.
Seksen yaşlarının başında, yalnız yaşayan bir kadındı. Çok iyi arkadaş olmuştuk onunla. Akşamları pencerede benim işten gelişimi bekler iki laf etmeyi isterdi. Genellikle girer beş on dakika sohbetimi esirgemezdim. Çok yalnızdı ve sevgiye, ilgiye ihtiyacı vardı. Beni olmayan kızı yerine koymuştu.
Çok erken evlenip on yıl kadar evli kalmış, çocuğu olmayınca boşamış kocası. Kocasını öyle seviyormuş ki bir daha evlenmemiş. Adapazarı'ndan İstanbul'a gelip Tekel'de çalışmış ve emekli olmuş. Bir tek abisinin oğlu vardı Gebze'de, arada bir gelip giderler, temizliğini, evin bakımını yaparlardı. Teyzem hastalandı bir gün, uzun tedaviler sonunda iyileşir gibi oldu tek başına yaşamına devam etti, ama uzun sürmedi bu. Geçen yıl iyice kötüleyince alıp götürdüler onu Gebze'ye. Çok üzüldü, çok etkilendi bu ayrılıktan, yaşadığı, sevdiği yerden ayılmak zorunda kalmaktan. Bir süre sonra buradaki evini de sattı artık dönemeyeceğini anlayınca. Bu, onu daha da yıktı. Gebze'ye ilk ziyaretine gittiğimde gözlerinin feri sönmüştü artık. "En çok seni göremiyorum diye üzülüyorum" demişti.
Dün öğrendim, hastanedeymiş, solunum cihazına bağlanmış, nefes almakta zorlanıyormuş.
Öyle utandım ki, öyle üzüldüm ki...
Geçtiğimiz Kurban Bayramı için söz vermiştim ziyaretine gideceğime, olmadı. Kendi dertlerimle öyle meşguldüm ki ve o sırada o kadar kötü durumdaydım ki gitme gücünü bulamamıştım kendimde. Gidemedim diye arayamadım da utandığımdan. Oysa arasaydım, iki laf etseydim ne olacaktı ki? Anlayışlı insandır teyzem, anlayacaktımutlaka.
Nitekim öyle de oldu. Bugün apar topar kalkıp gittim, telefonla olacak iş değildi artık. Nasıl sevindi beni gördüğüne anlatamam. "Kızım, ben senin sesini duyayım yeter, yaşadığını, sağlıklı olduğunu bileyim daha ne isterim. Gelemiyorsan ne kızarım ne sitem ederim, meşgulsün biliyorum" dedi.
Sarıldık uzun uzun, ben ağladım o ağladı, göz yaşlarmız sicim gibi aktı.
Kim bilir bir daha ne zaman görebileceğim onu? Görebilecek miyim orası da ayrı.
Bugün bir kez daha anladım ki, ertelememek gerek hiç bir şeyi. Sonra çok geç kalınmış olabiliyor.

BELGRAD'DAN DÖNÜŞ

Beş gündür Yurt dışındaydı oğlum. Su topu takımıyla kamp yapmaya Belgrad'a gitmişti, bu akşam döndü.
Yaklaşık dört yıldır su topunun anavatanı olan Sırbistan'ın çeşitli şehirlerine gidiyorlar. Bu kez Belgrad'daydılar. Her seferin aksine bu sefer otelde değil de maç yaptıkları takım oyuncularının evlerinde kaldılar.
Her çocuk bir aileye yerleştirildi ve beş gün boyunca bizim çocukların ailesi onlar oldu. Oradaki aile ne yiyorsa onu yediler, nasıl eğleniyorsa öyle eğlendiler, antrenman havuzuna birlikte gidip geldiler. Çok büyük bir tecrübe oldu çocuklarımız için. Başka bir kültürü, yaşayışı yerinde görüp öğrendiler. En önemlisi çok iyi İngilizce konuşan ailelerin yanında İngilizce'lerini ilerlettiler.
Gelir gelmez başladım anlattırmaya; aile senden memnun kaldı mı, sen onlarla uyum sağlayabildin mi, nasıl yedin içtin, neyi beğendin, neyi beğenmedin? Belgrad nasıldı, sokakları temiz miydi, binalar büyük müydü, toplu taşıma araçları nasıldı, arabalar eski model miydi, lüks araba var mıydı?
Soru bombardımanıma maruz kalan oğlum beni öyle özlemiş ki hiç itirazsız anlattı durdu. Normalde bu kadar çok sorudan sıkılır, kestirmeden anlatır geçer.
Onun anlatımıyla Belgrad'ı biraz anlatayım size.
Öncelikle fenomen halde Türk dizileri izliyorlarmış.Şu anda en revaçta olan dizi Muhteşem Yüzyıl imiş. Bizde üçüncü sezonu gösterilen dizi orada ikinci sezonunda. Öyle Bir Geçer Zaman Ki ise henüz yeni başlamış, geçen hafta Cemile'nin Carolin'i bıçaladığı üçüncü bölüm verilmiş. Aşk ve Ceza'nın ise tanıtımları gösteriliyormuş. Gazetelerde, televizyonda okuyup duyuyoruz Türk dizilerinin dışarıdaki maceralarını, ama böyle ilk elden öğrenince şaşırdım doğrusu.
Yemekleri genellikle tavuk, sosis, pizza, bol ketçap ve mayonezmiş. Sebze yok gibi bir şeymiş. "Meyvelerin tadı da farklıydı" dedi oğlum. Kivi çok tatlıymış mesela, mandalina ise tatsız tuzsuzmuş. Domuz etini özellikle pişirmemişler oğlumu düşünerek.
Evleri odunla çalışan kat kaloriferiyle ısınıyormuş. Amerikan mutfaklı iki oda salon küçük bir evmiş. Çocukları asosyalmiş, hep evin annesiyle sohbet etmiş.
Sokaklar çok temiz, otobüsler ise çok ucuzmuş, hatta on beş yaş ve altına ücretsizmiş. Genellikle eski model ve en çok Ford marka otomobiller kullanılıyormuş. Tek tük BMW geçiyormuş sokaklardan.
Evin annesiyle Belgrad'ın tarihinden konuşmuşlar, Tito'yu öğrenmiş oğlum, orada pek de sevilmediğini söyledi. O da onlara Öyle Bir Geçer Zaman Ki'yi izlemelerini tavsiye etmiş, yetmişli, seksenli yıllarda ülkemizde olanları bildiği kadarıyla anlatmış.
Sonuçta çok memnun kalmış bu seyahatten.
Yazın da onlar bizim ülkemize gelecek ve bizde kalacaklar. Hayırlısı bakalım, biz de onlara iyi birer ev sahibi olduğumuzu gösteririz artık.

13 Ocak 2013 Pazar

YALNIZIM VE MUTLUYUM

Yalnızlık...
Epeydir bu kadar mutluluk vermemişti bana.
Bu akşam yapayalnız ve çok mutluyum.
Öncelikle müthiş güzel, neşeli ve huzurlu bir hafta sonu geçirdim. İnsanın yanında mutlu olduğu, tüm sıkıntılarını unutabildiği dostlarının olması gerçekten büyük şans.
En yakın arkadaşımın ailesiyle birlikteydim. Bu aile öyle bir aile ki, yanlarında kendimi onlardan biri gibi hissediyor, huzurla doluyorum.
Herkesin derdi tasası var elbet, kiminin az kiminin çok. Bunları nasıl karşılayabildiğin önemli. Dr. Osman Müftüoğlu söylemişti bir yazısında, "stresi teflon tava gibi karşıla, yapıştırma gönder" 
Ben gönderemiyorum, yapıştırıyorum. Gerçi yapışırsa yapışsın, eninde sonunda bir şekilde çıkarıp gönderiyorum amma, hırpalanıp yıpranıyor, yoruluyorum. Ne gerek var? 
İşte bu aile, bu mutlu ailenin her bir bireyi teflon tava gibi mübarek. Gelen tasa karşılanıyor, ağırlanıyor ve geldiği yere güzelce gönderiliyor. Hastalık da, ölüm de tevekkülle karşılanıyor.
Gülüyorlar her daim, her üzüntü kaynağında bir de mutluluk kaynağı yaratıyorlar. Hepimizin bildiği, bardağın dolu tarafını görme durumu yani.
Çok seviyorum onları ve biliyorum sevgimin karşılıklı olduğunu.
Evet, delidir ne yapsa yeridir durumuma ve bütün çocukluğuma rağmen seviyorlar beni.

Yalnızlık...
Bu akşam yapayalnız ve çok mutluyum.
Çünkü çok da önemli bir şey oldu bugün.
Bana kalsın.

12 Ocak 2013 Cumartesi

VE GÜNLER YÜRÜMEYE BAŞLADI


Kısa bir dinlenmeden sonra merhaba.
Lodos yağmuru getirdi ve karlar da eridi. Şimdi şakır şakır yağıyor, ama açacakmış yarın hava, inşallah.
Bugün çok güzel bir sürprizle karşılaştım. Gerçekten tam bir sürpriz oldu bana. Mutluluk veren bir sürpriz.
Öğle üzeri işyerime gelen kargo zarfının üzerinde yazılı ismi görünce şaşırdım. Hem meslektaşım hem de edebi yazışmalar yaptığım bir arkadaşımın ismi yazılıydı zarfta. Hemen açtım baktım, kalınca bir kitap. Yazarı EDUARDO GALEANO, Kitabın ismi VE GÜNLER YÜRÜMEYE BAŞLADI.
Eduardo Galeano, Urugay'da doğup daha sonra Arjantin'e yerleşmiş, aynı zamanda gazeteci de olan bir yazar. Daha önce de çok tanınan ve okunan (malesef ben tanımıyordum) bir yazarmış, ama Chavez, Obama'ya onun, LATİN AMERİKA'NIN KESİK DAMARLARI kitabını hediye edince bir anda tüm dünyada çok satanlar listesine girmiş. 1985 yılından itibaren ise geri döndüğü Uruguay'da yaşıyormuş.

Galeano'dan her güne bir masal değil, her güne bir gerçek diye yazıyor kitabın arka kapağının başında.
Kitap bir takvim formatında yazılmış; 1 Ocak'tan 31 Aralık'a kadar her gün için yakın tarihte ya da eski çağlarda o gün yaşanan özel bir hikaye anlatılıyor.
Kitabın başında şöyle bir kısa yazı var:

   'Ve günler yürümeye başladı.
Ve onlar, yani günler, bizi yaptı.
         Ve bu şekilde doğduk biz,
             yani günlerin çocukları,
                          sorgulayıcılar,
                    yaşamı arayanlar.

(Mayalara göre, Yaratılış)'

Hemen okumaya başladım bile. Ancak, bugüne kadar geldim, yarını ve sonrasını gününde okuyup zevkini çıkarmak istiyorum. Böylece bütün bir yıl elimin altında olur kitabım.

Nazik arkadaşıma inceliği için bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Sayesinde hiç haberdar olmadığım bir yazarı tanıma olanağını buldum.

9 Ocak 2013 Çarşamba

SÖYLE

Ne zaman bitecek bu işkence?
Ne zaman hayata dönecek bu can?
Bir gün ümit, bir gün ümitsizliğin dibi,
Bir günüm hayat, bir günüm ölüm gibi.

Yetmiyor hiçbir şey, yetmiyor unutmaya.
Sabah yerle yeksan kalkış, akşam yerle yeksan yatış.

Yürek kalmadı dayanacak,
Hayat sevinci gitti gidecek.
Söyle, bu kadar mı vicdansız,
Bu kadar mı taştandı kalbin?

N.D.

6 Ocak 2013 Pazar

PERŞEMBENİN HANIMLARI

                                   
Hayatımın en keyifli akşamlarından birini yaşadım bugün.
Hiç abartmıyorum, eksiği var fazlası yoktur.
Şehir tiyatrolarının Üsküdar Kerem Yılmazer sahnesinde iki arkadaşımla birlikte Perşembenin Hanımları oyununu izledik.
Son sahnedeki hüzne rağmen müthiş keyifli bir oyundu.
Daha perde açılmadan verilen müzikle kendimden geçtim zaten. Oyunun yazarı bir Fransız, Loleh Bellon. Haliyle müzik Fransızca'ydı ve ben Fransız müziğini çok severim.
Yönetmen Engin Gürmen bence harikalar yaratmış. Oyuncu seçiminden sahne dekoruna kadar her şey mükemmeldi.
Ayşe Kökçü, Oya Palay, Vildan Gürelman, Enes Mazak ve Cem Uras oyunculuklarını konuşturdular adeta.
Geriye dönüşler ustaca bir ışık sistemiyle son derece güzel ve sıkıcı olmayan biçimde yansıltıldı bize.

Oyun 1976 yılında yazılmış ve aynı yıl çağdaş tiyatronun kurucularından Henrik Ibsen adına verilen ödülü kazanmış.
Yazılışının üzerinden geçen otuz yedi yılda dünya bilgisayar, internet, cep telefonu vs. gibi teknolojik yeniliklerle tanıştığı, dünya ve rejimler değiştiği halde insani duygular aynı kaldığı için güncelliğini yitirmemiş.
Ama bu oyunun Türkçe yazılmış, Türk kadınına uyarlanmış bir versiyonu da gayet iyi olabilirdi, biz böyle düşündük.

Konusunu ve ana karakterleri anlatmaya başlayabilirim sanırım artık.
Çocuklukları birlikte geçen üç kadın artık altmış yaşlarını sürmektedirler. Her perşembe çay saatinde buluşup üç dört saat geride kalan geçmişte kendilerini arayıp bugünün yalnızlığını unutmaya çalışmaktadırlar.
Sonia, Marie ve Helene...

Sonia (Ayşe Kökçü), iki kez evlenip boşanmış, hafif toplu, neşeli, canlı, kıpır kıpır, derdi tasası aşk, sevgi olan bir kadın. Bir tane oğlu var, en büyük zaafı ona. Otuz beş yaşına geldiği halde hâlâ bir iş güç sahibi olmamış, aklı fikri otomobillerde olan ve annesinin kalan paralarını yiyip bitiren Victor.
Sonia, küçükken oğluyla yeterince ilgilenemediği, onun yanında olamadığı için vicdan azabıyla oğlu ne isterse vererek vicdanını rahatlatmaya çalışmış. Victor da bunu bildiği için sonuna kadar kullanıyor annesini.
Cinselliğini hep ön planda tutan, aşkı çok önemseyen, başka şeye pek kafasını takmayan bir kadın Sonia.
Pek çok gönül macerası yaşamış, ama aslında aradığı tek sevgi tek aşk.
Oyunun son sahnesinde söylediği bir cümle var: "Artık sevişememek..."
Bu, onun için o kadar önemli ki adeta hayatın anlamı. Ama altmışlı yaşlarına geldiğinde artık hazmetmiş bir ruh hali içinde. Bir cümlesi daha var: "Gözyaşı dediğin nedir ki, sadece akıp giden su." İlk kocasından boşanırken çağlayan gibi döktüğü gözyaşlarını artık bu gözle hatırlıyor.
Umarım ben de yaşamım boyunca döktüğüm gözyaşlarım için böyle düşünürüm ileride. Umarım ben de o yaşta hâlâ kıpır kıpır ve neşeli olmayı beceririm.
Sonia'nın kıpır kıpır, hop oturup hop kalkan halini seyrederken kendimi gördüm sahnede. Bazen benim bu hal hareketlerimden başının döndüğünü söyleyenler oluyor. Seyrederken benim de başım döndü ve o zaman anladım nasıl oluyormuş bu baş dönmesi.
Sadece bu değil tabi, Sonia'nın bir çok hali, duygu ve düşünüşü bana benziyordu. Bir ara arkadaşım, "Nurten, bu kadın tıpkı sen, oysa ben senden bir tane var sanıyordum" deyince çok güldüm.
Sonia, "Kızlar, hava karardı benim içki saatim geldi, kendime içki koymaya gidiyorum" deyince daha çok güldüm. 

Marie (Vildan Gürelman), çocukluk arkadaşı Helene'nin abisiyle büyük bir aşkla evlenir, iki kızları olur. Tek sıkıntısı kocasının kız kardeşinin kıskançlık ve kaprislerine katlanmaktan ibaret. Fakat kocasını kanser denen illetten kaybedince, kızları da yuvadan uçunca yalnızlıkla başbaşa kalıyor.
Son sahnede onun da söyledikleri var elbet, yürek yakıcı. Geceleri mümkün olduğu kadar geç yatmak, kitap okuyarak uykuyu geciktirmek hatta en kalın kitabı seçmek. uyuyamıyor çünkü. Yatağın hep sağ tarafında yatıp kocasının yastığını sadece okurken ödünç alıyor. Sanki o hâlâ yanındaymış gibi.
Fakat o kadar sevgiyle bağlandığı, ölümünün üzerinden yıllar geçtiği halde ona sadık kaldığı kocasının yaşarken Sonia'ya birliktelik teklif ettiğini de öğreniyoruz bir sahnede. Erkek işte deyip geçelim bari. Yoksa söylenecek sözler buraya sığmayacak.

Helene (Oya Palay), hiç evlenmemiş, çocuk doğurmayı reddetmiş yalnız bir kadın. Marie'nin kocasının kız kardeşi. Sürekli gergin, katı kurallara sahip, daima diğerlerini küçümseyen bir bakış sergiliyor. Diğer iki kadın ona, "Yaşamadın, nereden bileceksin anneliği, kadınlığı?" dediğinde öğreniyoruz ki Helene, küçükken bir taciz yaşamış. Kendine güveni kaybolmuş. Bu yüzden abisini abartılı bir sevgiyle seviyor, neredeyse aşk gibi ve bu yüzden onun Marie ile evlenmesini istemiyor. Sanki abisi hayatından gitse güven duvarı yıkılacak ve korumasız kalacak. İstediği tek şey var, anne babası, abisi ile sonsuza dek birlikte yaşamak, başkası araya girmeden. Yıllar geçtikten sonra bile aile mezarlığında kalan tek kişilik yere Marie'nin değil kendisinin gömülmesi için yapmadığı kalmıyor. Yaşarken olduramadığı birlikteliği mezarda başarmayı istiyor. Hep aradığı huzuru belki o zaman bulacağını düşünüyor.
Son sahnede onun da sözleri yürek yakıcıydı. Geceleri yalnız evinde tüm kapıları sıkı sıkı kilitlemek, uykusundan sık sık uyanıp paranoyak bir şekilde korkuyla bir saldırganı beklemek. Çocukluğundaki tacizin beynine kazınan ve hiç çıkmayan travması ile yaşamak zorunda kalmak...

Üç kadının da aradığı tek şeyin sevgi olduğunu görüyoruz. Sevgi ve ilgi.
Oyunun tanıtım kitapçığında aynen şöyle yazıyor:

'Onlar Perşembenin Hanımları,
Her kadın gibi biraz yalnız,
Her kadın gibi biraz çocuk,
Her kadın gibi biraz yarım...
Kalabalıklaşmasalar, büyümeseler, tamamlanmasalarda,
Onları birbirinden hiç ayırmayan güçlü sevgileri, dostlukları,
Şimdi her Perşembe içilen bir fincan çayın ilk yudumunda...'


5 Ocak 2013 Cumartesi

SEV KARDEŞİM


Şenay ölmüş.
Şaşakaldım. Ölüme şaşılmaz elbet, vakti gelen gidiyor. Ama birden bire çocukluğumun genç ve alımlı kadın şarkıcısının ölüm haberini okuyunca gerçekten şaşırdım. O benim için hâlâ plak kapağı fotoğraflarındaki genç Şenay'dı.
Altmış iki yaşındaymış, solunum yetmezliğinden ölmüş. Yıllardır inzivada yaşıyormuş zaten.
Kocası Şerif Yüzbaşı öldüğünden beri de hayata küsmüş. Hatırlıyorum, çok seviyorlardı birbirlerini. Demek ki hayat sevinci yok olmuş onu kaybedince.

Zarif ve asil bir kadındı Şenay, farklıydı.
İlk siyasi mitinge katılan sanatçıymış da, CHP'nin Karaoğlan mitinglerine katılmış. Muhalif kişiliğinden dolayı, kendi yazdığı sözlerle söylediği şarkıları o dönemin TRT sansüründen geçememiş.

Işıklar içinde yatsın.

3 Ocak 2013 Perşembe

SABAHATTİN EYUBOĞLU

                                                    
"Sabahattin Eyuboğlu deyince, dostluk, kardeşlik, iyiliğe adanmış cömert bir yürek, bilgiye bilince, yurt sevgisine gönül vermiş bir sade, bir içten, bir sıcak insan gelir akla ilkten."
Böyle diyor Vedat Günyol Ara Güler'in 'Bir Devir Böyle Geçti, Kalanlara Selam Olsun' adlı fotoğraf albümünde yer alan yazısında.
Sabahattin Eyuboğlu'nun kitaplarını okuduğumda bana verdiği duygu da aynen böyleydi. Tüm bu sözcüklerin toplamını ifade eden bir İNSAN. Gerçek bir hümanist.
Trabzon'da liseyi bitirdiği yıl yeni kurulucak üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için Avrupa'ya gönderilecek öğrenciler arasında yer alır. Seçme sınavında başarılı olmuştur. Fransa'da Dijon ve Lyon üniversitelerinde eğitim gördükten sonra Paris'e, kardeşi Bedri Rahmi'nin yanına gider. Oradan da İngiliz öğretim sistemini incelemek için İngiltere'ye. Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı ondan, liselerde Fransızca öğretmenliği üzerine bir rapor ister, Rapor olumlu bulununca Sabahattin Eyuboğlu, İstanbul Edebiyat Fakültesi doçenti olarak yurda döner.
Duygunun yurdu Doğu ile aklın yurdu Batı'yı bir bileşime sokmaktır yüreğinde yatan istek.
Onun için en büyük değer insandır. İnsan yığınları halk denen o güzelim topluluğu oluşturur. Yine ona göre, Atatürk'ün getirdiği ilkelerin en önemlisi halkçılık ilkesidir. Atatürk, halktan yana olan Türkiye'dir.
Ne var ki, halk aldanabilir, bir süre için kör edilebilir gözü. Sabahattin Eyuboğlu için en büyük kaygı, insanlarımızın çoğunun hallerinden habersiz olmalarıdır. Bunun çözümü de bilinçlenmektir.
"Bilmek, okuyucum, bütün iş bilmekte. Ama dünyanın ötesinde değil, berisinde, gözlerimizin önünde olup biteni bilmekte. Kimin gerçekten memleket hayrına çabaladığını kestirmek, memleketin gerçek halini bilmeye bağlı. İşe, akıl ve bilim yolu ile faldan ve hurafeden yıkanmış bir masanın başında girişmek gerektiğini biliyorum."
İşte bu sözleri söyleyen adam, 1939'da Ankara'ya gider, Köy Enstitüleri'nin mimarı İsmail Hakkı Tonguç ile tanışır ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde çalışmaya başlar. Bütün aydın dostlarını da çağırır ortak çalışmaya. Çok özverili çalışmalar yapar orada. Mavi ve Kara adlı kitabında öyle güzel anlatır ki o yılları, hayran olmamak ve fakat hüzünlenmemek de mümkün olmaz.
Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından sonra yıllarca sanat tarihi üzerine çalışmalar, Anadolu'yu karış karış gezmeler ve klasikleri çevirmeler başlar. Ankara'dayken de evi Orhan Veli, Nurullah Ataç, Azra Erhat, Hasan Ali Yücel gibi dostlarıyla dolup taşarmış. İstanbul'a geldiğinde ise bu buluşmalar bir gelenek haline gelmiş. Nişantaşı Bronz Sokak Bronz Apartmanı'ndaki dairesine her pazartesi akşamı sanatla ilgili herkes gelir, hem eğlenme hem bilgilenme sohbetleri yaparlarmış.
Ara Güler öyle güzel anlatmış ki bunları albümünde, kendimi sanki onların yanında hisettim.
İlk Mavi Yolculuğu Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat'la birlikte düzenleyenin de Sabahattin Eyuboğlu olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Şimdiki gibi değil tabi, bakir Bodrum koylarında keşif amaçlı gezilermiş bunlar. Hem tarihi keşfediyorlar hem de İstanbul'dan çağırdıkları sanatçı dostlarıyla tatil yapıyorlarmış.

Sabahattin Ali  Halikarnas Balıkçısı   Azra Erhat   S.Eyuboğlu      B.Rahmi Eyuboğlu

Dostları Sabahattin Eyuboğlu'nun, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan, çıkarsız, sapına kadar bir gönül adamı olduğunu söylemişler.

Bunu anlamak için onu tanımaya, birlikte olmaya gerek yok bence. Yazdığı bir iki kitabı okuyun yeter. Öyle bir damlıyor ki satırlardan insan sevgisi, yurt sevgisi.

Daha çok yaşayacak ve birbirinden güzel yapıtlar verecekken haksız bir suçlamayla üniversiteden uzaklaştırılıp bir süre cezaevine gönderilmesi bu gönül adamının yüreğini çok yaralar. Davadan beraat etmesine rağmen üzüntüsünden geçirdiği bir kalp krizi sonucu altmış beş yaşında hayata veda eder.

* Kaynak: Ara Güler, Bir devir Böyle Geçti, Kalanlara Selam Olsun.


1 Ocak 2013 Salı

HATIRLAMAK VE UNUTMAK

Yılbaşı akşamı yemekte kalabalık aile grubumuzla sohbet ederken konu benim yazılarıma geldi, yazdığım çocukluk anılarıma. Erkek kardeşim dedi ki: "Abla hatırlıyor musun? Sen arkadaşlarınla Fethi Paşa korusuna gezmeye giderken annem beni senin peşine takardı. Hiç sevmezdim bu bekçilik işini, ne çekilmez bir şeydi."
Aaaa, inanın hiç hatırlamıyordum. Bırakın kardeşimin bana bekçilik yaptığını, arkadaşlarımla koruya gezmeye gittiğimi bile hatırlamıyordum. Olsa olsa bir iki kez gitmişimdir, çok nadirdir yani, çünkü kolay mı öyle, benimki gibi bir annen olacak da alıp başnı durmadan arkadaşlarınla gezeceksin.
Demek ki kardeşimi etkilemiş ki unutmamış. Demek ki o kadar rahatsız oluyormuş bu durumdan. Ben olsam ben de rahatsız olurdum tabi. Yaşına hitabetmeyen ablanın arkadaş grubuyla isteğin dışında zaman geçirmek durumunda olmak pek de keyifli bir şey olmasa gerek.
Ama hatırlamıyor olmam ilginç.
İnsan, kendisini etkileyen yahut travma yaratan olayları hatırlıyor daha çok. Bir sürü şeyi daha hatırlıyor beyin, ama bunları hiç unutmuyor. Bazılarını unutmak istese de unutamıyor.
Konu buraya gelince birbirimize sormaya başladık, "Sen bunu hatırlıyor musun, peki sen?" diyerek.
Tıpkı yukarıda yazdığım gibi herkes aynı olayları ya değişik hatırlıyor ya hiç hatırlamıyordu.
Mesela, daha önce bir yazımda yazmıştım, annemin baskısıyla bir yıl kadar istemeden başımı örtmek zorunda kalmış, sonra babamın yardımı ve desteğiyle bu durumdan kurtulmuştum. Yemekte, kız kardeşimin kayınvalidesi Hüsniye teyze, "Sen evden başın örtülü çıkar, sokağı geçince açardın başını" demez mi? Allah Allah, inanın bunu da hiç hatırlamıyordum. Zaten o dönemi hiç hatırlamak istemiyorum, orası ayrı. Yalnız şöyle bir şey var, insan başını örtünce saçları basılıyor ve şekilsiz oluyor, benim gibi saçlarının şekline çok önem veren ve bu şekilde görünmek istemeyen biri bunu niye yapsın? Ama Hüsniye teyze bunu hatırlıyorsa demek ki yapmışım.
Gerçekten ilginç.
Hatırlamak ve unutmak...
Bence insan istediğini hatırlıyor ya da unutuyor. Tamamen kendi iradesiyle.
Ben arkadaşlarımla koruya gezmeye giderken annemden zorla izin aldığım için pek de keyifli değilmişim ki hatırlamak istememişim o günleri. Aynı şekilde baş örtme konusu da öyle. Sıkıntı içinde geçirdiğim bir yıldı o, niye hatırlamak isteyeyim?
Keyifli olayları hatırlıyor benim beynim daha çok. Üzücü olanları çabuk unutuyor. Hep mutsuzluğa mahkum olmaktan korkuyor çünkü.
Yemekte konuşulan eski anılarla anladım ki, Ben Çocukken dizisine ekleyecek daha çok yazı var.
Bakalım.