14 Temmuz 2016 Perşembe

AYHAN IŞIK (TAÇSIZ KRAL)


Sinemanın Taçsız Kralı Ayhan Işık'ın ölüm haberini Hürriyet gazetesinden öğrendim. 1979 yılı haziran ayının ortalarında; ortaokulu henüz bitirmiştim. Yaz tatilime başlamanın heyecanını buruk bir acı kesti.
Ayhan Işık ölmüştü, nasıl olurdu bu? Daha gencecikti. Ölüm yaşlı insanlar için değil miydi? Bu duygu ve düşüncelerle satır satır okuduğumu hatırlıyorum haberi. Ayhan Işık'ın gencecik olduğunu düşünüyordum, ama ondan sadece sekiz yaş küçük olan babam benim için yaşlıydı. Babalar çocuk kızlarının gözünde böyle görünüyor demek ki, yahut ben öyle görüyordum. Zaten bu ölümden sonra babamı kaybetme korkusu sarmıştı beni. Ya bir gün babam da ölür bizi yalnız bırakırsa diye yıllarca korktum.



Ayhan Işık'ı çok seviyordum, aşıktım ona. Haliyle ölüm haberi beni çok sarstı.

Bu sıcak yaz günlerinin serin akşamında evimde oturmuş bilgisayar ekranımda pürdikkat onu seyrederken bile, kalbim pırpır, içim titrek, gözlerim dopdoluydu. Tıpkı Üsküdar'daki Işık sinemasının yıllar önceki koltuğunda otururken olduğu gibi.

Nebil Özgentürk'ün televizyonda dokuz yıl süren Bir Yudum İnsan belgeselinin bir kısmını takım halinde Boyut Yayıncılık satışa sunmuştu. Bilmem kaç yılında kitap fuarında edindiğim bu takımı ara ara yerinden çıkartır seyrederim. Bayram televizyonunda NTV kanalında Nebahat Çehre ile yapılan söyleşide filmlerinden parçalar gösteriliyordu, Ayhan Işık çarptı gözüme, benim sevgili Ayhan Işık'ım.
Belgeseli tekrar seyretmek için sabırsızlanmama rağmen ancak bu akşam fırsat bulabildim.

Daha başlarken ekrandaki ağır ağır yürüme sahnesi bile onun farklılığını gösteriyordu.
Gerçekten çok farklıymış Ayhan Işık, sinemada bir çığır açmış. Türk sinemasının ilk yıldızı olmuş. Ondan önce jön kavramı yokmuş, yıldız hiç yokmuş.
Altı çocuklu bir ailenin sonuncusu olarak İzmir'de doğan sanatçı, babasını altı yaşında kaybedince eğitim hayatını çalışarak sürdürmüş. Az biraz İzmir'de, sonra İstanbul'daki ağabeyinin yanında. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde dönem arkadaşları arasında Zeki Müren, Semih Balcıoğlu ve Günseli Başar varmış. Akademi'de Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan resim dersleri almış. Sinemaya adım atmadan önce Bab-ı Âli'de çizgi roman yaparak para kazanmış.
Bir dergide açılan artist yarışmasında Belgin Doruk ile birlikte birincilik kazanınca artık resmi bırakmış, ancak akademiye de devam edip mezun olmayı başarmış. (Belgin Doruk da benim için ayrı yeri olan gerçekten hanımefendi bir aktristir.)

İlk filmlerinden itibaren yapımcıların alışık olmadığı bir profesyonellik sergileyip kendi kurallarını koymuş. Öncelikle çok dakikmış, arkadaşları ve sinema yapımcı ile yönetmenler onun kadar dakik bir aktör görmediklerini söylüyorlar. Sete saatinden en az beş dakika önceden gelirmiş. Daha ilk filminde diğer aktörler film başına 600-700 lira alırken Ayhan Işık 1.500 lirayı kabul ettirmiş.
Bu para işinde halkın onu çok sevmesi ve yaptığı filmlerin çok iyi iş yapması gösterilse de düzgün fiziğinin, efendiliğinin de etkili olduğu söyleniyor. Ben de öyle düşünüyorum.
Halk onu o kadar çok severmiş ki, perdede dayak yemesine dayanamazmış. Bir keresinde yönetmen bunu dikkate almayıp filmin bir sahnesinde esaslı dövdürtmüş Ayhan Işık'ı. Filmin vizyona girdiği ilk gün sinemalarda kuyruklar oluşmuşken, ikinci gün sinek avlanmış. Bunun üzerine yönetmen dövüş sahnelerini tekrar çekmiş ve Ayhan Işık adamları bir güzel pataklamış. İnanılmaz, yeni çekilen sahnelerle tekrar vizyona giren film gişe rekorları kırmış. Ne kadar ilginç halkımız var değil mi?

Köyden kente göçün en yoğun olduğu 50'li 60'lı yıllarda İstanbul'da umduğunu bulamayan, hayal kırıklıkları içindeki insanlar için bir ışık olmuş soyadı gibi. Perdeden "Ben de sizlerdendim." diye bakarmış, halk onun bakışından bu mesajı alırmış.

Sinema sektörüne can getirdiği gibi, sinema emekçileri için de örnek olmuş prensipleriyle. Özellikle yakın arkadaşlarından Suphi Kaner'in kötü çalışma şartları, yokluk ve vefasızlıktan intihar edişinden sonra bir takım kurallar koymuş.
Pazar günleri asla çalışmamış. Film oyuncularının gişede bilet bile satmak zorunda kaldığı galalara gitmeyi reddetmiş. Akşam çalışmalarına fazla ücret istemiş ve arkadaşlarına da bu konuda önayak olmuş.
O sıralarda yılda çekilen bir sürü film olmasına ve sinema sektörü altın çağını yaşamasına rağmen oyuncular hâlâ setlere minibüsle gider, kılık kıyafetlerini sokakta değiştirirlermiş. Bunların değişmesinden setlere kaliteli yemeklerin getirilmesine kadar bir sürü yeniliği başlatmış Ayhan Işık.
Starlık sadece görüntüyle olmuyor tabi.

Hollywood'a da gider 1959 yılında, şansını bir de orada denemek için, ancak yapamayıp geri döner. Sorulduğunda, "Orada benim gibi 5000 kişi sırada bekliyor, üstelik türlü türlü marifetleri var, bir çoğu anadili gibi İngilizce konuşuyor, yani bize orada ekmek yok." der.

Filmlerde eski İstanbul'u seyrettim bol bol. İnanılmaz yeşil bir İstanbul ve inanılmaz estetik bir şehir. Sahnelerdeki sahici karakterler, dürüstlük, nezaket, asalet. İnsanın gözü doluyor nereden nereye gelindiğini görünce.

Ve Sadri Alışık, Ayhan Işık'ın kadim dostu.
Sadri Alışık'ın hayatını anlatan bir kitapta okuyup öyle şaşırmıştım ki; Ayhan Işık'ı meğer ne çok, ama ne çok severmiş. Ölümünün ardından adeta kendinden geçip her gün hatta geceleri mezarına gitmek dahil çılgınca şeyler yapmış. Beni Ayhan Işık'ın yanına gömün ölünce diye vasiyet etmiş. Bir anlamda gerçekleşmiş vasiyeti; gittim gördüm, çok yakınlar birbirlerine.

Televizyonun gelmesiyle zayıflayan sinema sektörü seks furyasına dalmışken o bu furyaya katılmayı reddetmiş, Münir Nurettin Selçuk'tan ders alarak zamanın modasına uyup gazinoya çıkmış.
Daha sonra kendi film şirketini kurmuş, yabancı ortaklı filmler yapmış kısa süreliğine.

1979 yılının 16 haziran günü.
Evinin balkonunda güneşlenirken beyin kanaması geçirip üç gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybediyor Ayhan Işık.

Cenazesi ne kadar kalabalıkmış. Şişli'den Zincirlikuyu'ya kadar insan seli oluşmuş adeta. Ben ilk kez Barış Manço'nun cenazesinde görmüştüm büyük kalabalığı. Meğer Ayhan Işık neredeyse daha kalabalık. Üstelik tabutunun üzerine de bir taç koymuşlar (!)
Cenazesindeki resimde her zamanki star bakışı, cool ama aynı zamanda mütevazı gülüşü.

Arkadaşları diyor ki:
'Bazı adamlar çok özel. Ayhan Işık onlardan biriydi. Onunla arkadaş olmak insana onur verirdi.'
Memduh Ün onu anlatırken dayanamayıp ağlıyordu.
Türkan Şoray, bu dünya güzeli adamın karşısında her zaman nasıl heyecandan titrediğini; cenazesinin olduğu gün hastaneden çıkarılmadan önce kimse yokken, tesadüfen içeri girip onun beyaz çarşaf altında yatan cansız bedenine bakıp şaşkınlık içinde kaldığını anlatıyordu.


Erken göçmesi belki de iyi oldu. Ben her şeyde bir hayır olduğuna inanırım, zirvedeydi, kraldı, hep öyle kaldı.
Krallar Ölmez isimli filmindeki gibi.




4 yorum:

  1. Baştan sonra soluksuz okudum Nurten'ciğim, filmlerde dayak yedi diye seyircinin gelmemesine çok güldüm ve şaşırdım:)))ne ilginç hakikaten:)ben ona bakınca Türk Clark Gable'ı diyorum, karizmatik, asil, insana güven veren bir yüzü vardı, Belgin Doruk da öyle, mekanları cennet olsun hepsinin.
    Sevgilerimi bıraktım canım.

    YanıtlaSil
  2. Ben de Clark Gable ile özdeşleştirirdim hep. Ayhan Işık'ın yıldızı parlamadan önce Türk erkekleri Clark çekmeye bayılırken onunla birlikte bunu bırakıp onun gibi gülümseyip onun gibi sigara yakmaya hatta onun gibi söndürmeye başlamışlar:)
    Öptüm canım, sevgiler

    YanıtlaSil
  3. Harika anlatmışsınız bir sonraki satırı merak ederek okudum gerçekten taçsız kraldı Ayhan Işık mekanı cennet olsun.

    YanıtlaSil
  4. BU NE KEYİFLİ NE LEZZETLİ BİR YAZIDIR! KALEMİNE SAĞLIK.

    BAHAR

    YanıtlaSil