17 Nisan 2017 Pazartesi

KÖY ENSTİTÜLERİ


Genç Türkiye Cumhuriyeti'ndeki aydınlanmanın öncüsü, Hasan Âli Yücel.
İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte eğitim sisteminde eşi benzeri görülmemiş devrime imza atan adam.
Bu devrimin adı, KÖY ENSTİTÜLERİ.



17 Nisan, Köy Enstitüleri'nin 77.nci  kuruluş yıldönümü. Bu enstitülerin kuruluş amacı, kurucuları, uygulamalarının sonuçları ve kapanış nedenleri ile ilgili bildiğim, yıllardır araştırıp biriktirdiğim kadarını anlatmaya çalışacağım.
Bunu önemsiyorum. Ülkemizin yakın tarihindeki yarım kalmış eğitim devrimi sonlandırılmasa neler olabilirdi hayal edebiliyorum. Eğitimin insan hayatındaki en önemli şey olduğuna ve ölene kadar her yaşta öğrenecek çok şeyimiz olduğuna yürekten inanan biri olarak; bu okulların ışığının tüm yurda yayılacağını ve çağdaş seviyeye çoktan çıkmış olacağımızı hayal edebiliyorum.

"Devletimiz halka hizmet etmek zorunda mıdır? Evet. Halkımızın çoğunluğu köylü müdür? Evet. Köylümüzün büyük çoğunluğu kara cahil midir? Evet. Anayasamızda ilköğretim mecburi olduğuna göre devletçe, milletçe ilköğretimi bütün köylülere ulaştırmak zorunda mıyız? Evet. Ne duruyoruz öyleyse? Kafa, yürek, para gücümüzü bu işe yöneltmek, ilk eğitim seferberliği yapmak için ne bekliyoruz?"

Dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç (öğrencilerinin Tonguç Baba'sı) 1936 yılında böyle haykırıyordu.

Okuryazarlık oranı yüzde onun altında olan ülkede okuryazarlığı arttırmak için Atatürk'ün emriyle askerde onbaşı ve çavuş olanlardan bazılarına altı ay süren öğretmenlik kursu verildi. Bunlar, köylerine öğretmen olarak gönderildi. 1937 yılında çıkan Köy Eğitmenleri yasası ile ilk olarak Eskişehir Çifteler'de ilk köy öğretmen okulu açıldı. Ancak yeterli değildi bu öğretmenler. Atatürk'ün ölümünden sonra kurulan Celal Bayar hükumetinde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç elele verdiler. Önce 17 Nisan 1940 tarihinde Köy Enstitüleri Kanunu çıktı. Daha önce açılmış olan Köy Öğretmen Okulları Köy Enstitüsü adını aldı ve artarak kapanışlarına kadar yirmi bir sayısına ulaştı.
Aslında bu yeni okulun ipucunu bir çavuş vermişti. Tonguç, Atatürk'ün istediği ilköğretim raporunu hazırlamak üzere çıktığı bir köy gezisinde hiç öğretmen görmemiş bir köyde okuryazar çocuklar bulur. Bir kaç yıl önce ordudan dönen bu çavuş çocuklara kendiliğinden tarlada, değirmende okuma yazma öğretmiş, "Cumhuriyet'in padişahlık olmadığını, Atatürk'ün neler yaptığını, hastalıkların mikroptan geldiğini, trenin su buharıyla işlediğini anlatmış.

Köy enstitüleri yurdun çeşitli bölgelerinde şehirden uzak, ancak demiryoluna yakın, tarıma elverişli geniş arazisi bulunan köylerde açılıyordu. Tamamen Türkiye'ye özgü bu eğitim projesinde öğretmenler hem müfredata uygun temel eğitim verecek hem de modern tarım tekniklerini öğretecekti. Kitaba ve deftere dayalı öğretimin yerine iş içinde eğitim uygulanıyordu. Her Köy Enstitüsü'nün kendine ait tarla, bağ, arı kovanı, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin % 50'lik kısmı temel örgün eğitim, kalanı ise uygulamalı eğitimdi. Şehirli okuryazarların bile ulaşamadığı bir özgürlük ortamı içindeydiler, Türk ve Dünya edebiyatının sayısız örneklerini okudular.
Buradan yetişip mezun olan öğretmenler köylerinde geri dönmek ve 20 yıl mecburi hizmet yapmak zorundaydı. Köyün öğretmeni olmanın yanında, sağlık memuru, tarım uzmanı, marangozu, yapı ustası vs. gibi niteliklere sahip oluyorlardı. Yani köyün kalkınması için gerekeni yapmak konusunda tam donanımlıydılar. Bu sayede köylerine gittiklerinde köylülerle işbirliği içinde kendi okullarını kendileri yapıyorlardı. Tıpkı, her köyün kendi camiini kendisinin yaptığı gibi. Böylece devletin okul yapmasına gerek kalmıyordu.

Köylerden alınan zeki ve çalışkan kız-erkek öğrenciler 114 hafta kültür dersleri, 58 hafta ziraat dersi ve uygulamaları, 58 hafta da teknik ders ve uygulamaları görüyorlardı. Hasan Âli yücel'in kurduğu Tercüme Bürosu'nda dilimize çevrilen dünya klasikleri ve diğerlerinden yılda en az 25 kitap okumak zorundaydılar. Her öğrenci mutlaka bir müzik aleti çalardı. Her sabah erkenden kalkar, jimnastik olarak topluca halk oyunları oynarlardı. Sonrasında, kendilerinden erken kalkan arkadaşlarının fırında pişirdiği ekmekle kahvaltı ederlerdi. Savaş yıllarıydı, yokluk had safhaya çıkmış, ekmek bile halka karne ile dağıtılıyordu. Çok iyi beslendikleri söylenemezdi, hastalananlar olurdu. çok da çalışırlardı, bu yönden eleştiriler çok olmuştur. Boğaz tokluğuna öğrencilerin çok çalıştırıldığı söylenmiştir. İlk mezunlardan şair ve yazar Talip Apaydın bu soru sorulduğunda, "Elbette çok çalışıp çok yoruluyorduk, ancak köylerimizde kalsaydık ağalara ırgatlık yapacaktık. Hiç değilse kendimiz için çalıştık." diyordu.

1940-1946 yılları arasında köy enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. 750.000 yeni fidan dikilmişti. 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmenevi, 20 uygulama okulu, 360 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirilmişti.
1942-1943 yılında köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla, Ankara'da Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kuruldu. Enstitülerden mezun olanların tamamı bu okula alındı. Burada Türkiye'nin en seçkin eğitimcileri, üniversite öğretim üyeleri ve devlet yöneticileri görev aldı. Kısa sürede bir kültür merkezi haline geldi. 1947 yılında kapatılmasına kadar 209 mezun verdi.

Köy enstitüleri, tamamen kapatıldıkları 1953 yılına kadar 1.398 kadın ve 15.943 erkek olmak üzere toplam 17.341 köy öğretmeni yetiştirdi.

II.Dünya savaşı biterken 1945 yılında Sovyetler Birliği lideri Stalin, Türkiye'den Kars, Artvin, Ardahanı ve Boğazlarda askeri üs istedi. Bunun üzerine İsmet İnönü de ABD'den yardım istedi. Yardımın şartları vardı, Türkiye'de çok partili döneme geçilmesi, Milli Şeflik, 5 yıllık kalkınma planları ve Köy Enstitüleri gibi Sovyet sistemine benzer uygulamaların kaldırılmasıydı bu şartlar. CHP içindeki örgütlü muhalefetin de kampanyasıyla, müfredatlarında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. Sonraki yıllarda 'İş için iş içinde eğitim' ilkesinden uzaklaştırıldı. Öğretmen okullarına dönüştürüldüler ve 1953 yılında tamamen kapatıldılar.

Okulların kapatılmasına neden olan eleştirilerin başında komünistlik suçlamaları vardı. Öğrenciler ve okul müdürü tek tip üniforma giyiyordu. Öğrenciler yönetime katılıyordu, söz hakları vardı. Karma eğitim dedikodulara neden oluyordu. Köylere atanan öğretmenler toprak ağalarıyla sorun yaşıyorlardı. Toprak ağaları, seçtirdiği milletvekillerine bunları şikayet olarak götürüyordu. Köylünün yetişip kalkınması elbette toprak ağalarının işine gelmiyordu.

Köy enstitüleri kapatılmayıp baştaki hızlarıyla devam etmiş olsalardı, Tonguç'un planına göre 1960 yılında Türkiye'nin değişik bölgelerine uygun kız-erkek biner öğrencili kırk enstitü işler, toprağını işletir, belki de kendi kendini besler halde olacak, kırkbin köyün her birine en az bir öğretmen, bir de sağlık memuru yerleşmiş, enstitülerin sürekli yardımlarıyla her ihtiyaçları sağlanmış olacaktı. Hesap edilmiş, örnekleri denenmiş, her geçen gün biraz daha kolaylaşacak bir plandı.

77 yıl geçmiş, artık bu okulların tekrar hayata geçme şansı olduğunu sanmıyorum. Ancak eğitim sistemimizin çağın gereklerine uygun büyük bir reforma ihtiyacı var. Düşünen, sorgulayan, dünyadan kopmayan çağdaş insanlar yetiştirecek eğitim kurumlarına ihtiyaç var. Birilerinin kendi yerine düşünmesini kabul edip oturmak kolaydır, zor olan çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak için çalışmaktır. Her insan hayatı boyunca kendi çıtasını biraz daha yukarıya çıkartmak için çalışmalıdır.
Zaten, insanlar neden yerinde saymayı kabul eder, hiç anlamadım, anlamayacağım.

KAYNAK:
-HASAN ÂLİ YÜCEL (Kültür Bakanlığı Yayınları)
-MAVİ ve KARA - Sabahattin EYÜBOĞLU
-KÖY ENSTİTÜLERİ BELGESELİ (Can DÜNDAR)



1 yorum:

  1. köy enstitülerini çok sonradan duymuş ve ne olduğunu okumuştum ama sizin anlatımla daha derin hoş bililer edindim.. kapanmasına şaşmamalı.. gelişmişliğimizi istemeyen abd her bulduğu fırsatta önümüze set çekmiş saolsun.. o dönemin yöneticilerine de kızamıyorum bu yüzden.. kabul etmeselerdi kimbilir başımıza neler gelecekti düşünmek dahi istemiyorum.. belki de gelmezdi birşey ama ne yaparsın o zaman feda edilmiş güzelim enstitüler.. köylü milletin efendisi yerine uşağı olmuş.. şimdiler de fark yok zaten ezdikçe eziyorlar köyler inşaat alanlarına dönmeye başladı.. betonlaşarak çiftçiliği bitiriyorlar.. biraz siyasi bir yorum gibi düşünseniz de öyle değil inanın.. ben ülkemin kalkınmasını istiyorum, tarihe yada günümüze baktığımızda bunun hep aynı şekilde engellendiğini görüp üzülüyorum..

    YanıtlaSil