8 Temmuz 2017 Cumartesi

"ŞİZOFRENİM BEN, ŞİZOFREN EMEKLİ ÖĞRETMEN"


Ne çok seviyorum bu serin yaz akşam üzerlerini. Böyle garip, değişik bir huzur doluyor içime. Hele deniz kıyısında bir yerlerdeysem.



Minibüsle Çengelköy'e giderken pencereden görünen türkuaz renkli suyuyla boğaz, aynı hissi uyandırdı bende. Bu yaz boğazın suyuna bayılıyorum; o nasıl güzel bir renk öyle. Bu zamana kadar duymamıştım, türkuaz renk, Karadeniz'deki bir çeşit bitkisel organizma olan fitoplanktonların patlamasından olurmuş. Bunlar, beyaz kalsiyum karbonat içerdiğinden Karadeniz'in kopkoyu rengini türkuaza çevirirlermiş. Bayramda Bartın'daydım, inanın ağzım açık kaldı, gözlerim gördüğüne inanamadı. Uçsuz bucaksız görünen Karadeniz'in rengi tamamen türkuazdı. Bu yaz daha öncekilerden uzun süren patlamalar bereketin simgesi diyor profesörler. Gözlerimize büyük bir şölen yaşatıyorlar; üstelik hamsinin çok olacağının da belirtisiymiş. Kışın bol bol hamsi yiyeceğiz anlaşılan.

Oooof, şimdi dolmuşa para verecek değilim, yürümeye de halim yok, otobüs bekleyeyim şurada. Epey de kalabalık var durakta, demek ki yakın gelmesi otobüsün. Kadının biri bağırdı:
-Geliyooor
Avare kalabalık hareketlendi, oturanlar ayaklandı. 6 numaraymış gelen, boşalan yere oturayım bari. Bir kişi kalmış oturma yerinde; elindeki sigarayı acayip bir keyifle tüttüren, başını sımsıkı örtmüş, iri yarı uzun boylu bir kadın. Aramızda bir kişilik yer bırakarak oturdum yanına.
-Herkesler Çamlıca'ya gidiyormuş, kimse kalmadı durakta.
-Öyle görünüyor.
-İkinci kere otobüse biniyorum ben. Geç gelir mi 12  numara?
-Sık seferi var, on dakikada bir geliyor, gelir birazdan.
-Kartım da yok, şoföre söylesem bindirir beni herhal. Adana'dan gelirken kaybettim çantamı, kimlik, kart ne varsa gitti. Kimliği çıkarttım da kartı daha çıkartamadım. Çok lazım oluyor, kızım da faydalanıyor, bana bakıyor ya, bakıcı olaraktan o da kullanıyor. Engelliyim ben. Her yerde geçiyor, sinemada, tiyatroda, müzede, otobüste, motorlarda.

Adanalıymış.

-Her şeyi bıraktım geldim, apar topar. Kızımın yanında oturuyorum şimdi.

Durak yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladı. Kocaman iki poşeti elinden durağın baş tarafına yere bırakan yaşlı bir kadın yanımıza yanaştı. Engelli kadının öbür tarafına oturacak sanırken benim yanıma geldi.

-Biraz kayar mısınız oturayım?
-Buyurun.

Buyur ettim ama, neredeyse tost arası peynir gibiyim aralarında, o kadar yakın mesafe oturuyoruz. Aldırmadım, nasıl olsa birazdan gelir otobüs.
Yaşlı kadın pek afili. Eski bir İstanbul hanımefendisi, belli. Biraz da burnu havada oturuyor yanımızda. Başında çok şık, açık renk bir şapka var. Sarı saçları ensesine doğru dışarıya kıvrılmış, yüzü makyajsız, ama duru bir görünümde.
Neresinden engelli olduğunu henüz anlayamadığım kadın, sigarasından yine o acayip keyifle derin bir nefes aldı ve dumanını üfürdü. Duman İstanbul hanımefendisinin yüzüne geldi.

-Ayy, tıkadın beni kadın.

Engelli kadın anlamadı, boş boş baktı.

-Sana diyorum, sigaranın dumanı bana geliyor.
-Gelir, rüzgar var, kusura kalma.
-Ne çok içiyorlar bu sigarayı ne çok. Yazık!
-................
-Kızım bak, çok büyük günaha giriyorsun bu sigarayı içmekle. (Başının örtüsü ile ilişki kurup söyledi sanırım)
-Ne dedin, anlamadım.
-Günaha giriyorsun dedi.
-Yok, ben çok dindarım, namaz kılarım, oruç.....
-Öyle değil, peygamberimiz bile demiş ki.....
-Ay ne demişse demiş, tövbekarım ben. Beş yıldır ne cinsel ilişki ne içki falan. Her akşam tövbe istiğfar ediyom, Allah bunu affeder (sigarasını bize tutup söylüyor) Nerede oturuyosun sen teyze?
-Çiçekçi'de. Sen?
-Doğancılar'da inecem ben. Yakın aslında ama, yürüyemiyom ki. Kalp ritmi bozukluğu var.

Dayanamadım:
-Kalp ritmi bozukluğun var, yürüyemiyorsun, hâlâ sigara içiyorsun, niye?
-Hee, koah da vardı astıma çevirdi, kalp de olunca tıkanıp kalıyom.

Hışımla döndü İstanbul hanımefendisi:
-Hasbinallaaah, venimelvekil. Kızım sen manyak mısın? Kaç yaşındasın sen?
-Yok, şizofrenim ben. Şizofren emekli öğretmenim. Elli sekiz oldum, ama herkese altmış yaşındayım diyom.

Öğretmenmiş (?) Eyvah!

-Niye ki?
-Öyle, yaşlı sansınlar, yaşlıyım zaten.
-Yok göstermiyorsun da, bu gidişle genç yaşında ölürsün. Bak ben altmış yedi yaşındayım, ağzıma koymadım sigarayı. Hepsi koah oluyor eninde sonunda. Bırakamıyor musun? Bir paket içiyorsundur.
-Yok bırakamam. Ne paketi? Bir iki üç, bazen dört.

İstanbul hanımefendisinin fal taşı gibi açılan gözleri henüz kapanmamıştı ki, neresinden engelli olduğunu öğrendiğimiz şizofren kadın bitirdiği sigarasının sonunu fırlattı attı caddeye.

-At at, çöpçüler de süpürsün dursun durmadan, her yer izmarit. Yurt dışında böyle yapmıyor kimse.
-Napıyor?
-Sigarasını içen yanında kül tablasını taşıyor.
-Almanya'da mı?
-Hayır İtalya'da.
-Allah Allah, koca kül tablası taşınır mıymış?

Çantamın arka gözünün fermuarını açtım. Biraz aradıktan sonra bulduğum kapaklı küçük kül tablamı uzattım şizofren kadına. Çok şaşırdı, açtı kapadı, bir daha açtı kapadı. Sonra o da çantasından kapaklı aynasını çıkarıp ikisini yan yana koydu.

-Ne güzelmiiiiş. Desenleri de uydu bak.
-Al, senin olsun. Bir daha yerlere sigara atmazsın.
-Sahi mi? Bana mı verdin şimdi sen bunu?
-Sana verdim, ama sigarayı yerlere atmamak şartıyla.

Durak yine hareketlendi, otobüsün gelmekte olduğunu anladık. İstanbul hanımefendisi birden kalktı yerinden.

-Şu hale bak, gene doldular en öne, sıra düşünen yok. Bak şimdi en son gelen en önce binecek. Heyyy, bana bakın gençler, çekilin çabuk oradan. Ben sizden önce geldim. Ne sıra biliyorsunuz ne yaşlı, hasta. Çabuk çabuk, aferin, gebertirim sizi valla.

Şizofren emekli öğretmene iyi akşamlar dileyip bindim otobüse. İstanbul hanımefendisi hâlâ gençlerle cebelleşiyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder