ADA SEFERİ


Bu yıl da ada seferimizi yaptık, çok şükür...
Beni sürekli okuyanlar bilir, her yıl Büyükada'da Aya Yorgi tepesine tırmanırız arkadaşımla. Mümkünse baharda, olmadı yaz başında mutlaka gideriz. Çok kolay değil, hatta pek meşakkatli bir tırmanıştır, ama değer. Şimdiye kadar fire vermişliğimiz yok.
Eski yıllarda faytonla Küçük Tur bölgesine gider, faytoncuyu bekletir, bi tırmanır dönerdik. zamanla da yarışırdık faytoncunun verdiği süreyi kaçırmayalım diye. Dört beş yıldır faytona binmiyoruz, atların çektiği eziyeti öğrendiğimizden beri. İskeleden başlıyoruz yürümeye, Küçük Tur bölgesine gelince bir çay molası veriyoruz; şirin çay bahçesinde hoparlörlerden yayılan nostaljik müziklerin eşliğinde. Sonra başlıyoruz Aya Yorgi'ye çıkan dik yokuşu tırmanmaya. Hiç dinlenmeden, arkamıza bile bakmadan adımlıyoruz Arnavut taşlı yokuşu. tepeye varınca da kendimizi tebrik ediyoruz, bu sene de aynı süreyi tutturduk diye. Yani henüz formumuzdan bir şey kaybetmemişiz şükür.
Bu yıl üç kişiydik, arkadaşımız ilk kez çıkıyordu, başta biraz söylendiyse de tepeye çıktığında gördüğü manzara ile büyülendi adeta. O zaman biz de bu yıl bir değişiklik yapalım yemeğimizi burada yiyelim dedik. Daha önceleri küçük çay bahçesi varken burada, şimdi yanına bir de lokanta eklenmiş. Açık havada, tahta masalarda İstanbul'un Dragos Tepesi'ne karşı keyifle yeniyor yemek. Zaten yeşil kalan bir Dragos; sağı solu, önü arkası beton.

Her sene aynı söylemi tekrarlar dururuz. Ah burada bir evimiz olsa; kiralık bile olsa, ama mutlaka olsa. İster yorgunluk atmak, ister keyif çatmak için arada gelip kalsak.
Öyle değişik öyle büyüleyici bir atmosferi var ki; hem İstanbul'dasın hem de çok uzağında bir tatil yöresinde.
Prens Adaları'nın hepsini seviyorum. Belki en çok Burgazadası'nı. Yıllarca Sait Faik'i ziyarete gittik müze evine. Kalpazankaya'ya yürüdük onun yürüdüğü yollardan.
Ya Heybeli? Sevgili Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı da es geçmedik. Bu muhteşem romancımızın da müze evinde hayranlık dolu saatler geçirdik. Miralay Hulusi bey ile son uykularını uyudukları mezarlarını ziyaret ettik.
Bir tek Kınalıada'da hatıramız yok sayılır. Nedense ona hep üvey evlat muamelesi yaptık. Ziyaret edilecek yazarı şairi yok diye mi kim bilir?
Keşke Büyükada'daki Reşat Nuri Güntekin evi de müze yapılsaydı da orayı da görebilseydik.
Çok kalabalıktı ada; sabah 9:30 vapuruyla geldiğimizde biraz tenha sayılırdı, ama dönüş için iskele meydanına indiğimizde insan kaynıyordu ortalık. İskeleden sürekli, on beş dakika sonra kalkacak Kadıköy vapurunun yolcu limitinin dolduğu anonsu yapılıyordu. Neyse ki Bostancı vapuru da var ve o henüz o kadar kalabalık değildi. 18:05 vapuru 18:20 gibi kalkabildi. Üstelik oturacak yer bulabildik, bulamasaydık zordu işimiz. O kadar çok yürümüştük ki, akşam yattığımız yeri bilemeyecek kadar diyeyim size.
Seneye kalmadan sonbahar başında da tekrar gelebilme ümidiyle ayrıldık.
Nefes aldığımız, harika bir pazar günüydü. Şahsımıza dair, ülkemize dair canımızı sıkan her ne varsa unuttuğumuz bir geziydi.
Zaten her ada seferi böyle olmaz mı?

Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar