HAYDARPAŞA NUMUNE, KOĞUŞTA KADIN KONSEYİ

Ben yine sizlere hastane odasından sesleniyorum arkadaşlar.
2015 yılında ilk ameliyatımı yaşadığım bu hastanenin bahçesine hayran olup ta, "Bu ne güzellik yarabbim, iyileştikten sonra da ara sıra gelir keyif yaparım" demek gafletinde bulunmuştum. Sağlıklı iken gelip hiç keyif yapmadım, ama Allah'tan gelene diyecek bir söz yok maalesef, sık sık hastalanıp ziyaret etmek zorunda kaldım. Kimisi muayene, kimisi de şimdi olduğu gibi yatılı ziyaretler oldu. Bu sene de en çok yatılı...

Artık sevmiyorum, hiç ama hiç sevmiyorum!
Geçtiğimiz pazartesi öğlenden başlayan sıkıntılarım çarşamba öğleden sonra dayanılmaz hale gelince soluğu acilde aldım. Tansiyon 17, ateş 38,5 halsizlik, mide bulantısı, baş ağrısı ne ararsan var. İki gündür başımı yastıktan kaldırıp gözümü açamamış, açtığımda da ağzıma bir lokma koyamamışım.
Allah'tan, acilde öncelik verdiler; biliyorsunuz orada da sıra var artık. Her türlü tahlil, tetkik ve bir poşet serum sonrasında kendimi Üroloji servisinde buldum. İşte ilk ameliyatımda yattığım servis. İşte karşımda o zamanki doktorum Serdar bey. Ne güzel bir nostalji😊
Kısa süren bir 'neyim var acaba' heyecanı, 'nasıl yani, olamaz 7 ila 10 gün arası mı?' paniğine dönüştü.
Taşa bağlı ciddi bir böbrek enfeksiyonu geçiriyormuşum. Çıkmadı gitti hayatımdan şu taşlar. Yatarak, kontrol altında antibiyotik tedavisi görecekmişim. 7 gün de 10 gün de sürebilirmiş ve sonrasında nasıl bir yol izleneceğine toplanıp karar vereceklermiş. Bir de bana ilk yattığım zamanki odayı ve aynı yatağı vermezler mi? Artık güleyim mi ağlayayım mı gerçekten bilemedim.
En az bir hafta. Ben artık ne mesleğimi, ne ne kadar yoğun olduğumu, ne bu yıl henüz tatil yapamadığımı falan hiç anlatmayayım, bütün işinizi gücünüzü bırakır, oturup benim için ağlarsınız maazallah😊 Ben kendime ağlarım boş bir vakitte nasıl olsa, siz yorulmayın🐽
Hastanedeki ilk 2 günüm seruma bağlı tansiyon yüksekliği ve şiddetli baş ağrıları ile geçti. Bu şiddetli baş ağrılarının şiddetini hiç sormayın, ben ki ağrı eşiği yüksek biriyim, hayatım zindan oldu resmen. Ağrı kesicilerin bile faydası olmadığı oldu bazen. Gerçi dün anladım ki bu ağrılar psikolojik, tansiyonun çıkması da öyle. Dışarıda sorun yok, içeriye girince ufak ufak daralmalar başlıyor. Hayır gece uykularım haram oldu. O kadar kitap da getirdim, daha otuz sayfa okuyamadım.
Ama iş devam ediyor tabi, bilgisayar başucumda hazır ve nazır. (Buna da son vereceğim, yeni kararlar aldım, en önemlisi, önce BEN)
Ağrılarımın olmadığı zamanlarda ise müthiş eğleniyorum. Çok eğlenceli bir hasta koğuşundayım.
4 kişiyiz, arkadaşlarım çok komik.
30 ağustos cuma günü çarşı izni kopardım hastanenin nöbetçi doktorundan ve eve gidip, ilk işim banyo ve oğlumla kahve keyfi yapmak oldu. Sonrasında attım kendimi önce kuaföre, ardından sokaklara.
Motora binip Kabataş'a, oradan fünikülere binip Taksim'e çıktım. Tüm karamsar havam dağıldı. Dışarıda müthiş güzel bir hava ve devam eden bir hayat vardı. Üstelik Zafer Bayramı'nı her adım attığım yerde hissediyordum ve tüylerim ürperiyor, içimde ılık ılık bir şeyler akıyordu. Bu heyecanı yaşamayalı ne çok zaman olmuş. Dilek Pastanesi'nin bahçesinde içtiğim limonata da keyfimi tamamladı. Saat beşte evde olmam gerekiyordu, eşyalarımı toparlayıp akşam altıda dakika sekmeden teslim oldum. Gerçi Hemşire Murat 'istediğin zaman gel, yedi, sekiz, dokuz, yeter ki seruma yetiş' demişti, ama benden böyle bir gecikmeyi kimse beklemez, o da beklememeli idi.
Koğuşa neşeyle girdim, giderken ki halimden eser göremeyen yatak komşularımı da neşeme ortak ettim.
O akşam saat dokuz serumundan sonra toplandık oda kapısına yakın iki yatağın etrafında. Kurduk dörtlü kadın konseyini.
Efendim benim karşımdaki yatakta Canan hanım var, aynı semtte yaşıyormuşuz ve aynı burçtanmışız, öğrendik. Her gelene de tanıştırırken yada tanıştırılırken bunları hiç atlamadan söyledi sağolsun. Gündüzleri kızı geliyor Dilek. Önüne gelene yardım ediyor, dur durak yok, geçen yıl her ay hastaneye geldiklerinden bilmediği de yok.
Başımın arkasında, pencere kenarındaki yatakta Fahriye Teyze var. O sabah hemşire, tansiyonunu ölçüyordu, elindeki akıllı telefonda açık olan sayfaya bakıp 'Aa, senin Instagram  hesabın mı var Fahriye Teyze? Valla bi yaşıma daha girdim. Tansiyon ilacını içtin mi sen?' dedi. Hangisiydi ki o cevabını alınca 'Instagram'da cirit atmayı biliyorsun ama tansiyon ilacının adını unutuyorsun he, ne diyim sana ben? diye payladı. Fahriye Teyze kıkır kıkır gülüyordu. Bu arada söylemeden geçmeyeyim, Fahriye Teyze 79 yaşında ve bizim mesleği yakinen takip ediyor. Evde birlikte kaldıkları torunu mali müşavirmiş. Bütün beyanname zamanlarını biliyor, dün akşam da e-defter beratı öğrendi😊
Fahriye Teyze'nin karşısındaki yatakta ise 26 yaşındaki Urfalı Songül yatıyor. Benimle aynı tedaviyi görüyor, ancak o çok daha fazla hasta ve maalesef bezgin suratıyla dünyadan çok uzak bir şekilde sadece yatıyor, tuvalete gidip geliyor o kadar. Hiç bir şey yiyemiyor, yediğini anında çıkarıyor. Annesi Zeliha sabah akşam başında. İlk geldiklerinde kocası ve oğulları da vardı, gittiler. Kadıncağız kötü refakatçi koltuklarında yata yata her tarafı tutuldu. Bir iki kez eve gidip evini toparlayıp geldi.
Durmaksızın akrabalarıyla konuşuyor telefonda, Kürtçe. Türkçe konuşurken de sözcükleri yuvarlıyor zaten, anlamakta zorlanıyoruz.

O kadar çok şey konuştuk ki akşam, o kadar güldük ki Hemşire Murat, 'Ooo, saat 11'i geçti siz hala dedikodu derdindesiniz' dedi. Sonra Fahriye Teyze'ye dönerek, 'Teyze, bunlar seni de baştan çıkarır, dikkat et. Aldın mı tansiyon hapını?' dedi. Almadım cevabını duyunca, 'Ben sana demedim mi, baştan çıkarmışlar bile' diyerek hepimizi kahkahaya boğdu.

Akşamın tek akılda kalanı ve en trajikomik olanı, Fahriye Teyze'nin bağlı olduğu Süleymancılık Tarikatı ile ilgili anlattıkları oldu. Neden tarikata ihtiyaç duyduğunu sordum, ibadetini daha iyi yapabilmek içinmiş. Tarikat olmasa ibadetini yapamıyor muydu? Yapamıyormuş, iş güç ve başka gailelerden dolayı aksatabiliyormuş. Hocaları dersler verince mecburen dünya işlerini bırakıp o dersleri yapıyor böylece günaha girmekten kurtuluyormuş. Yani, Allah'tan değil tarikat hocasından korkuyorum demek istiyor ezcümle. Bir şey diyemedim, 79 yaşında kadına ne denir ki?
Oğlu karısından ayrılacakmış yakında. Torunları da varken olacak iş miymiş? Sebep yemek yapmamak dedi. Gelin, gündüzleri tarikata gidiyor, akşam geç geliyor, yemek yapmıyormuş ve ne bulursan yersin diyormuş. 28 şubat döneminin Fadime Şahin olayları sırasında tarikat şeyhi Ali Kalkancı'ya bütün ziynet altınlarını kaptırmış. Asıl o zaman boşamalıymış oğlun bu kadını dedim, o da öyle diyor dedi. Gelin kara çarşaflıymış, torun da. Bırak o tarikatı bize katıl demiş Fahriye Teyze, gelin ne demiş? Olmaz, sizin tarikat sosyetik! Dayanamadım kahkahayı patlattım
İlk defa böyle bir şey duyuyorum, tarikatın da sosyetiği oluyormuş demek. Allah'ım sen akıl fikir ver bu insanlara.

Bu yazının yazılmaya başladığı akşamın ertesi sabah Canan hanım ve Fahriye Teyze ameliyat oldu. Fahriye Teyze'nin kızı ve torunu başka bir hastanın ziyaretine gelir gibi geldiler, birkaç saat durup gittiler. Tarikat arkadaşları onlardan daha çok geldi ziyarete. Ameliyat sabahı kadıncağızı bizler soyup giydirdik. Diğer torunları yurt dışında. Akşam görüntülü telefon konuşması yaptı onlarla. Zavallım, biraz daha göreyim diye uzattıkça uzatıyor konuşmayı, hasretle bakıyor uzun uzun.
Yine de hep güler yüzlü, olsun diyor, işleri var onların.

Ve yazıyı maalesef bir seferde bitiremedim, ağrılar, kalabalıklar derken pazar akşamı başlamıştım, salı akşamı bitiyor.
Ayrıca bu zaman içinde değişiklikler oldu, taburcu ettiler beni. Çünkü tansiyon sorunum düzelmedi bir türlü, dahiliye doktoru getirttiler, muayene sonunda kısa süreli bir ilaç tedavisi uygulanmasına karar verildi. Sonrasında anestezi raporu tamamlanmış olup ameliyat günü alacağım inşallah. Antibiyotik tedavim sona ermişti bugün, dolayısıyla yeni hastalara da yer açmak ve 'BUNALDIM' şikayetlerimden kurtulmak için salıverdiler beni.
Ne iyi ettiler.
Bugün yat, yarın ameliyat ol, ertesi gün taburculuk iyi de, günlerce hastanede yatmak öyle böyle değil, zor ki zor...

Yorumlar

Popüler Yayınlar