BURSA'DAN ABLAM GELDİ

 

Evet Bursa'dan ablam geldi bu hafta sonu. O gelince benim için de işe güce mola verip gezme zamanı oluyor ve ben bundan çok mutlu oluyorum. İstanbul'u geziyoruz birlikte. Bazen daha önce görmediğimiz yerleri (Ne kadar gezersek gezelim mutlaka görülmeyen yer kalıyor İstanbul'da.) bazen de çok sevdiğimiz yerleri tekrar geziyoruz. 

Cumartesi öğlen Şehir Hatları vapuru ile Anadolu Kavağı'na gittik. Bir saat kırk dakika süren yolculukta Boğazın Anadolu kıyısındaki iskelelere uğrayarak, inci gibi dizilmiş yalıları seyre dalarak denizin mavisine de doyduk. Üstelik şansımıza uluslararası 25.Bosphorus Cup yarışlarının finaline denk geldik. Onlarca yelkenlinin deniz üzerindeki görüntüsü muhteşemdi. 

Anadolu Kavağını çok severim, Boğazın sonunda küçük bir balıkçı köyüdür. Kıyıdaki lokantalardan birinde yemeğimizi yedikten sonra her zamanki gibi denize sıfır özel mülklerin bulunduğu küçük sahili gezdik. Dönüş otobüsünün vaktine daha var diyerek köyün sokaklarını dolaşmaya karar verdik. İnsan burada zamanı unutuyor, şehrin kargaşasını, gürültüsünü, derdi tasayı ne varsa... 

Otobüste yanıma bir kadın oturdu, her haliyle buralı olduğu belliydi; sordum, Samsun'dan gelin gelmiş kırk dört yıl önce. On altı yaşındaydım, şimdi çocuk gelin diyorlar dedi. Hesap yaptım aynı yaştayız fakat kadında üçü erkek biri kız dört çocuk var, birini de evlendirecekmiş bir ay içinde. Nereye yolculuk dediğimde, Paşabahçe'ye konsere dedi. Kimin konseri diye sordum ne bileyim ben, amaaann, kimse kim kafa dağıtmaya gidiyorum, evde bunaldım, tepem attı, ne haliniz varsa görün dedim çıktım dedi. Kocası buranın yerlisiymiş, peki dedim Samsun nere Anadolu Kavağı nere, nasıl tanıştınız? Ne tanışması görücü usulü işte ne olacak diye adeta gürledi. Kırk dört yıldır çekiyormuş, mutlu değilmiş, senin bildiğin kocalara hiç benzemez, dünya yansa bir kalbur samanı yanmaz bir adam, hiçbir şeyin ucundan tutmaz her şey bende deyip kocası yüzünden beyninde ur, sağ lobunda sıvı birikmesi sonucu küçülme olduğunu, arada körlük yaşadığını söyledi. Kafaya takmasa hastalık falan olmayacakmış ama nasıl takmazmış ki, elinde değilmiş. Evleri yukarıda orman içinde, altı evlik bir mahallede oturuyorlarmış. Anlattığı onca sıkıntıya karşın bu köyü ve mahallesini çok seviyormuş, mutluymuş komşularıyla. Eski usul çat kapı gelip gideriz birbirimize, mahalleli değil aile gibiyiz dedi. Büyük oğlu fırıncıymış, bütün köyün ekmeğini o dağıtırmış. Kızı Acarkent'te güvenlik görevlisi, bir oğlu makine mühendisiymiş. Evlenecek olanın ne iş yaptığını söyledi galiba ama unuttum. Paşabahçe'de inince sona erdi sohbetimiz, ben meraklı o anlatmaya teşne biraz daha uzun sürseydi sanırım tüm hayatını öğrenecektim. 

Pazar günü de öğlen çıkıp Taksim'e gittik. Bakına bakına Galatasaray'a kadar yürüdük. Önce balık pazarındaki Mercan kokoreçte karnımızı doyurduk. Beyoğlu Sahaflar Çarşısını ve Nevizade'ye kadar balıkçı esnafını şöyle bir dolaştıktan sonra Yapı Kredi Müzesi'ne girdik. Daha önceleri girişteki daimi sergiyi gezmiştik, burada paranın tarihi ve örnekleri sergileniyor. Üst kata çıkalım dedik iyi ki. Cumhuriyet, KOÇ ailesi ve Yapı Kredi bankasının tarihi ile ilgili belge ve fotoğraflar ve Yapı Kredi Koleksiyonundaki resimler sergileniyor burada da. Hayranlıkla gezerken artık son salona geldiğimizde gördüğüme inanamadım, Aliye Berger'in ödül alan resminin orijinali tastamam karşımdaydı. 1954 yılında Yapı Kredi Bankasının düzenlediği İş ve İstihsal konulu yarışmada Güneşin Doğuşu adlı eseriyle birinciliği alan Aliye Berger'in bu resmini dergi ve kitaplarda her gördüğümde hayranlıkla incelerdim. Ne kadar mutlu oldum anlatamam karşımda görünce. Bir mutluluğu da Eren Eyüboğlu tablosunun önünde yaşadım. Her iki sanatçı da benim için son derece önemli, saygıdeğerdir. 

 Bunun üzerine bir Türk kahvesi içilirdi ki öyle yaptık. Ayhan Işık sokağında güzel bir kafede keyfimizi tamamladık. Fakat tabi rutin bir Mis Sokak ziyaretimiz vardı ki asla atlanmamalıydı: İnci Profiterol. 

Artık yeterdi; felekten iki gün çalmıştık ve yarın pazartesiydi. 










Yorumlar

Popüler Yayınlar