21 Ağustos 2016 Pazar

UMUTSUZUM, AMA UMUT EDİYORUM


'Gaziantep, eski ve halk arasındaki adıyla Antep, Türkiye'nin bir ili ve en kalabalık sekizinci şehri. 2016 itibarıyla 1.931.836 nüfusa sahiptir. Güney Doğu Anadolu Bölgesi'nde sanayi ve gelişmişlik bakımından birincidir. Ayrıca Gaziantep, Türkiye'nin hâlâ yaşanılan en eski kenti olup dünyanın da hâlâ yaşanılan en eski kentlerinden biridir. Bunların yanında Gaziantep, Türkiye sanayisi ve ticaretinde de çok önemli bir yer tutar. Bunun sebepleri arasında Gaziantep'in Anadolu ile Orta Doğu arasında bir konumda bulunması ve liman kentlerine yakınlığı sayılabilir.'

Sanal ansiklopedi Vikipedi böyle diyor Gaziantep için.

Bugünlerde ise terörle anılıyor. 'Suriye'nin başkenti' de deniliyor (!)

15 Ağustos 2016 Pazartesi

HAFTA SONU RESMİ GEÇİDİ (!)


Epeydir böyle sıkılmamıştı içim.
Çok sıcak, ama berbat sıcak günlerden sonra serin ve hafif yağışlı bir güne uyanınca ne kadar mutlu olmuştum. Tek üzüntüm sabah, arkadaşlarımla Beylerbeyi Saray'ının bahçesinde yapacağımız kahvaltının yağmur nedeniyle kapalı kısımda olacak olmasıydı.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

İSTANBUL'UN GİZLİ GÜZELLİKLERİ


Bir pazar günü Taksim'e gitmeden önce geçiş yaptık Karaköy'e.
Öylesine bir geçiş değildi, Karaköy'ün apartman kiliselerinden Aya Andreas'ı gezecektik.
Yolumuzun üstündedir diye düşündüğümüz Yeraltı Camii'ni elimizle koymuş gibi bulduk. Adını hep duyup da bir türlü gidemediğim yerlerdendi. Ve hep merak ederdim yeraltında nasıl cami olur, neden olur?

1 Ağustos 2016 Pazartesi

KADIN PAZARI


İstanbul,
Gez gez bitmiyor. Her seferinde de bir sürprizle karşılaştırıyor.
Görüp bildiğim, daha önce defalarca gittiğim yerlere tekrar gitmek de güzel oluyor ama, ben en çok hiç görmediğim yerleri keşfetmekten büyük mutluluk duyuyorum.
Bu pazar günü de öyle yaptım. Ablam gelmişti Bursa'dan, bir televizyon belgeselinde öğrenmiş. Fatih'te Kadın Pazarı (yahut Kadınlar Pazarı) diye bir yer olduğunu ve çok da ünlü olduğunu, hatta ününün dışarılara taştığını. New York Times seyahat ekine konu olduğunu. On yıl önce hayvanların kesildiği açık bir mezbaha gibiymiş oysa.

14 Temmuz 2016 Perşembe

AYHAN IŞIK (TAÇSIZ KRAL)


Sinemanın Taçsız Kralı Ayhan Işık'ın ölüm haberini Hürriyet gazetesinden öğrendim. 1979 yılı haziran ayının ortalarında; ortaokulu henüz bitirmiştim. Yaz tatilime başlamanın heyecanını buruk bir acı kesti.
Ayhan Işık ölmüştü, nasıl olurdu bu? Daha gencecikti. Ölüm yaşlı insanlar için değil miydi? Bu duygu ve düşüncelerle satır satır okuduğumu hatırlıyorum haberi. Ayhan Işık'ın gencecik olduğunu düşünüyordum, ama ondan sadece sekiz yaş küçük olan babam benim için yaşlıydı. Babalar çocuk kızlarının gözünde böyle görünüyor demek ki, yahut ben öyle görüyordum. Zaten bu ölümden sonra babamı kaybetme korkusu sarmıştı beni. Ya bir gün babam da ölür bizi yalnız bırakırsa diye yıllarca korktum.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

BAYRAMDAN SONRA


Uzun bir bayram tatili geçti.
Oldum olası sevmediğim bir uzun bayram tatili daha.
Dinlenmek?
Yok canım daha neler, hem kafam hem bedenim yorgun döndüm. Bilmiyor muydum? Elbette biliyordum, ama işte zorunluluklar...

27 Haziran 2016 Pazartesi

PAZAR SOHBETİ KÜBA


Keyifsiz bir sabaha uyanıp da günü keyifli bitirmek güzel.
Sabah boyun tutulması ve baş ağrısı ile uyandım. Ne yaptıysam geçmedi, hafifler gibi olup tekrar başladı. Arkadaşlarımla programım vardı Kadıköy'de. Uzun zamandır üçümüz bir araya gelememiştik. Çok iyi gelecekti bana emindim, ama yine de bu ağrılarla nasıl olacak diye düşüne düşüne gittim.
Geçirdiğim son haftanın sıkıntılarıydı sebep ağrılara biliyorum. Çok şükür attım sıkıntıları, ancak bende hep böyle olur; sıkıntılar içinde boğuşurken ne ağrı ne sızı, rahatlayıp gevşeyince hadi bakalım gelsin ağrılar.

Her zamanki neşeli buluşmalardan biriydi. Derdimiz tasamız bile olsa güleriz biz. Biliriz ki hepsi bitecek ve geriye dönüp baktığımızda, "Ne günlerdi be!" diyeceğiz.

Bu seferkinin farkı, arkadaşımızın Küba seyahatinden yeni dönmüş olmasıydı.
Hep hayalimdeki ülke Küba. Bir gün gitmenin nasip olmasını dilediğim.
Bir çok Küba seyahati yazısı okudum, Che Guevara'nın hayatıyla, Küba devrimi ile ilgili yazılar da dahil. Salsalar, purolar ülkesi Küba olarak kafamda hayal ettim. Yoksulluğun olduğunu biliyordum. Ancak bugün öğrendiğim kadar sefalet içinde yaşadıklarından haberim yoktu.
Muhteşem bir doğa var, dedi arkadaşım, delirirsin öyle güzel. Ormanlar, kıyılar, plajlar.
Halk ise yokluk içinde; sanki biri bir düğmeye basmış ve devrim gününde kalmışlar. Zaman hiç ilerlememiş. Tek bir çivi çakılmamış eski binalar harap bir durumda ve içindeki insanların yaşadığı sefalet. Televizyon devlet kanalı ve her şey süzgeçli, devlet ne isterse onu öğrenebiliyorsun dünyada olup bitenlerle ilgili, aslında öğrenemiyorsun.
Her şey ithal, tavuk, balık vs. Ekmek karne ile dağıtılıyormuş, patates bile yokmuş, yetiştirilmesine izin verilmiyormuş toprakları verimli olduğu halde. Tekneyle balıkçılığa izin yokmuş insanlar kaçar diye, dolayısıyla adada balık da yok yani. Sokakta gördüğün her insan bir şekilde senden para istiyormuş. Adres sordun para, bir konuda bilgi sordun para yahut direkt üzerindeki giysiyi isteyebiliyorlarmış. Afrika'daki açlar kadar bir deri bir kemik insan o kadar çoktu ki dedi.
Ama her şeye rağmen müzik baş köşedeymiş. Her evden müzik sesi geliyormuş.

Şaşkındım, elbet şimdi daha çok görmek istiyordum Küba'yı. Eve döner dönmez araştırma yaptım, hiç okumadığım Fatih Altaylı'nın Küba seyahati yazısına rastladım, Küba Gerçeğini Anlatacağım başlıklı bir yazı. Arkadaşımın anlattıklarına çok benzer şeyler okudum.
Üzerinde düşünüyorum, bir yerde bir yanlış var, Tunceli'deki Komünist partili belediye başkanı halka ücretsiz hizmet götürmekte çok başarılıyken, Küba neyi yanlış yapıyor?
Halk yoksul olabilir, ama sefalet neden? Evet, bir yerde yanlış var. İlk fırsatta önce Fidel Castro'yu detaylı araştırmalıyım. Yanlışın onda olduğunu düşünüyorum. (düşünüyoruz)

Ben bunları düşüne durayım, günüm keyifli bitti sonunda.